Makaleler

Vahşetten Direniş Çıkar Mı? – Melike Karaosmanoğlu

Tarihçi Eric Hobsbawm tanıklık ettiği 20. yüzyılın aşırılıklar çağı olduğunu söylemişti. Parçası olduğumuz 21. yüzyıl ise aşırılıklar çağından savaş, katliam ve insanlık trajedilerini miras aldı.

7 Ekim Cumartesi gününden itibaren yaşananlar da vahşet çağında olduğumuzu tartışmasız olarak doğrular nitelikte. Hamas yüzlerce sivili öldürmüş, yaşlı, bebek, kadın ayırt etmeksizin yüzlerce kişiyi rehin almıştı. Neler olduğunu tam olarak anlayabilmek, doğru haberlere ulaşabilmek için sosyal medyaya bakmak ise ayrı bir işkence haline geldi o gün. Dezenformasyon, şiddet ve antisemitizm hızla normalleştirildi. Öldürülüp çıplak bırakılmış, bedeni teşhir edilen bir kadının videosu Filistin direnişi olarak coşkuyla paylaşıldı. Daha sonra bu talihsiz kadının festivale gelmiş bir Alman vatandaşı olduğunu öğrendik. Kadının bedenini şiddet mahali haline getirip tahakküm kuran, onu aşağılayan ve düşmanına gözdağı nesnesi haline getiren bir vahşeti direniş olarak tanımlayabilmek içler acısıydı. Şiddet görselleri yaygınlaştıkça “Siyonistler, Yahudiler” bunların çok daha fazlasını hak ediyor korosunun sesi de yükseliyordu. Türkiye’de uzun zaman sonra sağcılar ve solcular bu koroda birleşmişti. Tarihi bir an olarak kayıtlara geçmiştir.

Amerikalı sosyalist siyasetçi Bernie Sanders Hamas’ın sivillere yaptığı katliamı eleştirdiği için linç edildi. Sanders’ın İsrail’in politikalarını her zaman eleştiren bir siyasetçi olması dahi kitlelere yetmemiş anlaşılan. Çünkü vahşeti direniş olarak kutsamayana yer yoktu.

Filistinlilerin haklarını savunduklarını sanan sosyal medya aktivistleri Filistinlileri şiddet uygulayan görsellere hapsedip, onları insanlıktan uzak birer vahşet mekanizması olarak onayladılar. İnsani duygusu olmayan şiddet robotları her şeyi yapmakta özgür olmalıydı. “Direniş” Hamas’tan ibaret değil diyenler öyle ya da böyle İran’nın finansörlüğünde yaşananların başrolünde Hamas’ın olduğunu kabul etmeliler. Halkı fakirlikten kırılırken katliama para ayıran, Mahsa Amini’lerini acımasızca katleden İran sivil ölümleri havai fişeklerle kutladı.

Yine aynı koro tüm İsrailli Yahudilerin birer Netanyahu olduğundan zerre şüphe etmiyordu. İsrail’de -diğer ülkelerde olduğu gibi- birbirinden farklı düşünen insanların yaşadığı akıllarına bile gelmiyordu. Onlara İsrail’de de Filistin’de de Netanyahu’dan ve Hamas’tan sıtkı sıyrılmış insanların yaşadığını söylesek çok tatları kaçar sanırım.

Bu yaşananların ertesi gününde Şişli Beth İsrael Sinangog’unun olduğu sokağın araç trafiğine kapatıldığını ve polis koruması altına alındığını gördüm. Önlem amaçlı yapılmış bir şey olsa gerekti. Türkiyeli Yahudilerin tanıdığı bir durum. İsrail-Filistin arasında yaşanan en ufak gerginlikte Türkiye’de bir Yahudi’nin hedef haline gelmesi mümkündür. Daha önce ibadethaneler saldırıya uğramıştı. Türkiye’de insan hakları aktivistlerinin çok azının ilgisini çekmiştir bu saldırılar, tepki veren azdır.

Şimdi bu satırları yazarken hala savaş devam ediyor. Rehinelerin akıbeti henüz bilinmiyor ve Gazze bombalanıyor. En kısa sürede ateşkes imzalanması ve vahşetin son bulmasını diliyorum. O gün bu “direnişin” kime ne faydası olduğunu soralım istiyorum. Masum insanların katledilmesinden başka ne kaldı geriye?

Cesare Pavese’nin ifadesiyle:

“Savaş bir gün biterse, şunu sormalıyız kendimize: ‘Peki ya ölenleri ne yapacağız? Neden öldüler?!”

Neden öldüler? Düzeldi mi bir şeyler? Yoksa zaten cılız olan barış’ın sesi daha da mı kısıldı? Kana kan, dişe diş tamtamlarının sesi her iki tarafta da daha çok yükselmiş olmasın?

Barışa bir defa yaklaşılmıştı o coğrafyada. Barış için cesur adımlar atan İzak Rabin bu çabasını canıyla ödedi ve suikasta uğradı.

Yıllardır İsrailli ve Filistinli barış yanlılarının mücadelesini takip ediyorum. Yeni bir hayat kurmak için çaba gösteren ve bu ağır günleri dayanışmayla aşmaya çalışan bir avuç insandan bahsediyorum. Azlar ama varlar. Ben de sesimi onların sesine katıyorum. Biz Türkiyeliler barış isteyenlerin ödedikleri bedelleri iyi biliyoruz. Bu yüzden barış hemen şimdi.