İçeriğe geç

Il Duce’nin Doğuşu ve Margherita Sarfatti – Özlem Karakuş

Il Duce’nin Doğuşu ve Margherita Sarfatti – Özlem Karakuş
Yayınlanma tarihi:

On dokuzuncu yüzyıl, tıpkı dönemin yazarı Robert Louis Stevenson’un ünlü hikayesi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’da olduğu gibi, iyiliğin ve kötülüğün aynı anda yaşandığı bir çağdı. Bir yandan buhar gücü, elektrifikasyon, demiryolları gibi bilim ve teknolojideki sıçramalar gündeliği dönüştürdü; öte yandan bu ivmenin gölgesinde kalan hiyerarşiler, sözde-bilimler ve imparatorluk tahayyülleri kök saldı. On dokuzuncu yüzyıl insanı, Orient Express’in Batı’dan Doğu’ya uzanan seferleri ile başka dünyaları keşfederken Orient ve Occident arasındaki ayrım giderek netleşti. Batılılar, doğuda kalan şehirlerin kendilerinde var olmayan farklı ve egzotik güzellikleri ile adeta büyülenmişti. Bütün bu imkanların eşliğinde insanların bilime, sergilere ve değişik koleksiyonlara olan ilgisi artmıştı, örneğin “cabinet of curisities” (merak kutularında) nesnelerin toplanması ve sergilenmesi on dokuzuncu yüzyılı tam bir koleksiyon çağı yapmıştı.

Bir yandan İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in evrim tartışmaları yükselirken öte yandan Kongo gibi Afrika ülkelerinden getirilen kafataslarının antropometrik ölçümlerinin yapılmaya başlanmasıyla insanlık hiyerarşisi kurmaya çalışan bir zihniyet doğmuştu. Bu gelişmelerin yanı sıra, ilk olarak Darwin’in kuzeni Sir Francis Galton tarafından formüle edilmiş, sağlıksız insanları sağlıklılardan ayırarak sağlıklı canlılar yetiştirmenin yollarını arayan öjenik adı verilen o tekinsiz sahte bilim sonraki yüzyılın totalist ideolojilerine yakıt sağladı.

Kentleşme, basın ve eğitim, kadınların kamusal alanda daha görünür olmasını sağladı. Ancak hukuksal ve siyasal kısıtlamalar bu görünürlüğü dar sınırlar içinde tuttu. Aristokrasinin toprak gücü sürerken, işçi sınıfı fabrikaların disiplinine alışmaya başladı. Atlantik’in öte yakasında köleliğin kaldırılması uğruna verilen Amerikan İç Savaşı (1865) toplumun eşitlik ideallerinin bedelini kanla yazdı. Buna rağmen modernliğin ahlaki söylemi ile araçsal akıl yan yana yürümeye devam etti. Bu yüzyıl, yalnızca ilerlemenin değil; aynı zamanda ilerlemeyi taşıyan sınırların ve çifte standartların da adıydı. Yüksek ideallerle gündelik baskı, aynı yapının iki yüzü hâline geldi.

Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte bu gerilim daha da görünür hâle geldi. Savaşın ardından gelen ekonomik buhran, enflasyon ve işsizlik, toplumu derin bir umutsuzluğa sürükledi. Seçimlerin ardından kurulan parçalı koalisyonlar ve istikrarsız yönetimler, toplumdaki “kurtarıcı” lider arayışını besledi. Umutsuzluk arttıkça, her ülkede güçlü lider, düzen, aile ve ulusal birlik söylemleri giderek artış gösterdi. Katolik İtalya’da bu söylemler dini imgelemelerle birleşirken, Almanya’nın merkezine ırkçı bir mitoloji yerleşti. Üstelik İtalya’da durum daha da vahimdi çünkü İtalya savaşın “kazananları” arasında yer almasına rağmen, kendisine vaat edilen topraklar İtilaf devletleri tarafından verilmedi. Böylece “mutilata vittoria” yani “eksik zafer” duygusu,  toplumun kırılmış gururu ve rövanş arzusu ile birleşince faşizmin yükseleceği zemini hazırladı.

Fascism” sözcüğünün etimolojisinden başlarsak, faşizm antik Roma’da bir arada bağlanmış çubuk demetini simgeleyen fasces ya da İtalyanca fascio kelimesinden türemiştir. Bu sembol, “birlikten doğan güç” ve “tek yumruk olma” fikrini temsil eder. Yirminci yüzyılın kitle siyasetinde bu imge, estetik ve ritüel bir düzene dönüştü: üniformalar, geçit törenleri, marşlar ve koreografiler bu düzenin dili hâline geldi. Bireyler ancak aynı demetin çubukları gibi birbirine bağlanarak ve farklılıkları törpüleyerek düzgün bir toplum haline gelebilirdi. Siyaset, bu benzetmedeki kavramı gayet güzel kullandı. Ekim 1922 tarihinde İtalya’da Mussolini önderliğinde Kara Gömleklilerin Napoli’den başkent Roma’ya düzenlediği yürüyüşten sonra Ulusal Faşist Parti, İtalya’da iktidarı ele geçirmiştir. 1926’ya gelindiğinde Mussolini, “Il Duce” (lider) unvanıyla devletle özdeşleşmiş bir tek adam rejiminin simgesi hâline geldi. Halk gözünde o, hem dünyevi bir baba figürü hem de Katolik İtalya’nın neredeyse İsevi bir rehberiydi.

Fascio Littorio

Benito Amilcare Andrea Mussolini, 29 Temmuz 1883’te, nalbur ustası bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Bir diktatör ve faşizmin kurucusu olarak tarihe geçen Mussolini’nin isminde belirgin bir ironi vardır. İşçi sınıfından gelen babası, oğluna iki İtalyan sosyalistinin adını vermişti: devrimci Amilcare Cipriani ve politikacı Andrea Costa. Bu isimler, onun erken yaşamındaki ideolojik yönelimi yansıtırken, ileride temsil edeceği otoriter ideolojiyle keskin bir tezat oluşturacaktı.

Mussolini’nin siyasal yükselişini mümkün kılan entelektüel ve kültürel atmosferde, bir başka figürün etkisi belirleyici olacaktı: Margherita Sarfatti. 1880 yılında Venedik’te doğan Sarfatti, yirminci yüzyıl İtalyan entelektüel ve sanatsal hayatının en etkili isimlerinden biriydi. Yirmiden fazla kitabın ve binlerce gazete makalesinin yazarı olan Sarfatti, yalnızca üretken bir yazar değil, aynı zamanda dönemin kültürel yönelimlerini belirleyen güçlü bir figürdü. Onu kamuoyuna tanıtan ilişki ise, Benito Mussolini ile uzun yıllar süren yakınlığıydı. Bir dönem sevgilisi, uzun süreli yoldaşı olan Mussolini ile kurduğu ayrıcalıklı bağ, Sarfatti’ye Faşist rejimin resmî entelektüeli titri ve sanatsal çevrelerinde merkezi bir konum kazandırdı. Faşist kültür politikasının şekillenmesinde ve Duce mitinin inşasında üstlendiği rol, onu 1920’ler İtalya’sının en nüfuzlu kadını hâline getirdi. Ancak bu nüfuz, modernliğin estetik ve ideolojik yönlerini birbirine ekleyen o ikircikli zeminde, hem kurucu hem de yıkıcı bir güç olarak işledi.

1920’lerin ortasında diktatörlüğün yerleşmesiyle birlikte Sarfatti’nin etkisi en yüksek noktasına ulaştı. Il Duce’nin desteğiyle, dönemin sanatsal modernizmini yönlendiren en önemli figürlerden biri olarak öne çıktı. Milano’daki Novecento grubunun kurulmasında belirleyici bir rol oynadı; Giorgio Morandi ve Mario Sironi gibi isimlerin yer aldığı bu çevre, klasik biçimlerin modern yorumlarını öne çıkararak “ulusal bir sanat” ideali peşinde koşuyordu.

Sarfatti’nin etkisi yalnızca sanat dünyasıyla sınırlı değildi. 1924’te eşinin ölümünden sonra Roma’ya taşındı ve burada dönemin en etkili entelektüel buluşma noktalarından biri olan bir salon kurdu. Evinde düzenlediği haftalık toplantılarda yazarlar, sanatçılar, siyasetçiler ve düşünürler bir araya geliyor; Sarfatti, hem fikirlerin hem de ilişkilerin yönünü belirleyen merkezî bir figür hâline geliyordu.

Sarfatti tarafından kaleme alınan Mussolini biyografisi

Aynı dönemde Sarfatti, Mussolini’nin kişisel mitinin de mimarlarından biri oldu. Sarfatti’nin 1926’da yayımladığı Dux başlıklı kitap, Mussolini’nin resmî biyografisiydi. Kitap kısa sürede on sekiz dile çevrildi ve Mussolini’yi hem modern İtalya’nın kurtarıcısı hem de Antik Roma’nın Sezarlarının varisi olarak dünyaya tanıtan bir metin işlevi gördü. Bu eser, yalnızca bir biyografi değil, aynı zamanda bir rejimin kendi efsanesini yazıya dökme biçimiydi.

Sarfatti’nin tek romanı Il Palazzone (Büyük Saray) 1929’da yayımlandı. Eser, faşizmin geleneksel cinsiyet rollerini yeniden kurma arzusunu yüceltiyor ve kadının kamusal varlığını evin, erkeğin ve ulusun gölgesinde tanımlayan bir düzeni idealize ediyordu. Bu yönüyle roman, Sarfatti’nin kendi yaşamındaki özgürleştirici deneyimle keskin bir tezat oluşturdu. Entelektüel gücüyle bir ideolojiye yön vermiş olan bu kadın, kaleme aldığı metinde kadının yeniden “itaat” konumuna döndüğü bir dünyayı güzelleştiriyordu. Bu çelişki, Dr. Jekyll and Mr. Hyde’ın aynı bedende yaşayan iki ruhunu hatırlatır. Bir yanda yaratıcı, cesur ve entelektüel bir kadın; diğer yanda ise kendi yarattığı iktidarın gölgesinde duran, o iktidarı estetikle meşrulaştıran bir figür vardır. Sarfatti’nin romanındaki sessiz kadın ideali, onun kamusal alandaki güçlü sesiyle yan yana geldiğinde, modernliğin kadın üzerindeki ikiliğini bir kez daha görünür kılar. Özgürlük ile itaat, akıl ile mit, yaratıcı özne ile ideolojik araç arasındaki bu gerilim, yalnızca Sarfatti’nin kişisel çelişkisini değil, aynı zamanda modern çağın kadınlara yüklediği rolün sınırlarını da açığa çıkarır.

1930’ların ortalarına gelindiğinde, Margherita Sarfatti’nin gücü ve etkisi, değişen kişisel ve siyasal koşulların da etkisiyle azalmaya başladı. Dahası 1933 yılında Mussolini’nin ilgisi, çevresinde öne çıkmaya başlayan Clara Petacci’ye yönelmeye başladı. Aynı dönemde Faşist rejimin de giderek artan bürokratikleşmesi, Sarfatti’nin geçmişte olduğu gibi gayriresmî yollarla nüfuz kullanma ve himaye dağıtma imkânını ortadan kaldırdı.

Bir yıl sonra Mussolini, Sarfatti’yi iyiden iyiye reddetti ve Gerarchia dergisindeki editörlük görevinden alınmasını istedi. Mussolini’nin desteğini kaybeden Sarfatti’nin çevresindeki dostları ve destekçileri birer birer uzaklaştı. Böylece Sarfatti, faşist aşırıların saldırılarına karşı giderek daha savunmasız hâle geldi ve bu çevreler, onun sanatsal modernizme verdiği eserleri artık umursamıyorlardı.

1938’de Yahudi kökenli İtalyanlara karşı ayrımcılık getiren Irk Yasaları yürürlüğe girdiğinde, Faşist yetkililer Sarfatti’nin yazılarını yasakladı ve konumu artık sürdürülemez hâle geldi. Aynı yılın Aralık ayında İtalya’dan ayrılarak Paris’e gitti.

İkinci Dünya Savaşı başladığında, Mussolini’nin kendisine daha önce sağladığı bir pasaportla Portekiz’e geçti. Savaş yıllarını Uruguay, Arjantin ve Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdi. 1947’de tekrar İtalya’ya döndü ve yaşamının geri kalanını gözlerden uzak, sade bir hayatla sürdürdü. Margherita Sarfatti, 30 Ekim 1961’de, İsviçre sınırı yakınlarındaki Como Gölü kıyısında yer alan aile evi Il Soldo’da hayata veda etti.

Sonuç olarak diyebilirim ki, Sarfatti’nin hayatı, modern çağın en derin ironilerinden birine dönüştü; yani kendi kalemiyle yazdığı bu lider figürü, onu tarihin kenarına iten kişi oldu.

Bu kategoride daha fazla: Arşiv

Tümünü gör
Çikolata ve Sefaradlar -  İvet Acu Güney

Çikolata ve Sefaradlar - İvet Acu Güney

Yazan İvet Acu
/

Daha fazlası: Özlem Karakuş

Tümünü gör