İçeriğe geç

Hitler için “Tanrının verdiği işaret”: 27 Şubat 1933 Reichstag Yangını - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Hitler için “Tanrının verdiği işaret”: 27 Şubat 1933 Reichstag Yangını - Ayşe Hür
Ekran Resmi 2026-02-27 01.15.38
Yayınlanma tarihi:

Almanya ve müttefiklerinin ağır bir hezimete uğradığı Cihan Harbi'nin yarattığı moral ve fiziki yıkım ortamında, 1919'da kurulan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (kısaca Nazi Partisi) Mayıs 1928'de 500 kişilik Alman parlamentosunda yani Reichstag'da sadece 12 sandalyeye sahipti. Ancak 1929 Dünya Buhranı’nın da etkisiyle 1930'daki Federal seçimlerde 107 sandalye ile zafer kazanmışlardı. Sokak kavgaları ve ölümlerle sonuçlanan birahane savaşlarının eşliğinde yapılan 1932 seçimlerinin Mart'taki ilk turda, Hitler 11 milyondan fazla oy almıştı ama yine de rakibi General Hindenburg'un gerisindeydi. 10 Nisan'da ikinci turda Hitler 13,5 milyon (yüzde 36) Hindenburg 19,4 milyon (yüzde 53), Komünist Parti adayı Ernst Thälmann 3,7 milyon (yüzde 10,2) oy kazandı. Ancak bir türlü hükümet kurulamayınca ülke kararnamelerle yönetilmeye başladı.

Hitler’in Cumhurbaşkanı Hinderburg tarafından 30 Ocak 1933'te Alman Şansölyesi olarak atanmasının ardından (1924 yılında hapishanede yazdığı) Mein Kampf/Kavgam adlı kitabının popülerliği hızla arttı. Sadece o yıl 850 binden fazla kopya satılmıştı. Böylece sadece yazarı Hitler milyoner olmakla kalmadı, halkın gözünde sıradan bir asker ve politikacıdan, yanılmaz, yenilmez, ilahi niteliklere sahip bir lidere dönüşmeye başladı. (Hitler diktatörlüğünün inşa sürecinin kilometre taşları hakkında: 9 Kasım 1923 Münih Birahane Darbesi’nden 9 Kasım 1938 Kristal Gece’ye – Ayşe Hür)

Nazilerin çılgın planı

Halk “Demokratik teamüller işletiliyor” yalanıyla uyutulurken muhalefet Hitler’in bu süreci fazla götüremeyeceğini düşünüyor, sendikalar, komünistler grevlere ve sokak gösterilerine hazırlanıyordu. Ama Nazilerin planı çılgıncaydı. Hitler hem faşist iktidarını pekiştirmek hem de devrimci muhalefetten kurtulmak için 22 Şubat 1933 günü Şansölye olarak yetkilerini kullanarak 50 bini bulan SA’yı (Sturmabtellung: Fırtına Birliği mensubunu) yardımcı polis olarak kaydettirdi. İki gün sonra, İçişleri Bakanı ve Hitler'in en yakın adamlarından Hermann Göring, Komünist Parti karargahına baskın emrini verdi. Baskının ardından Naziler güya komünistlerin kamu binalarına saldırmayı planladıklarına dair kanıtlar bulduklarını iddia ettiler. Ama bu propagandanın kitleleri ikna etmesi için kışkırtıcı bir olaya ihtiyaç vardı. O da çok gecikmedi.

Reichstag yanıyor!

27 Şubat 1933 gecesi saat 21.00 civarında Reichstag (parlamento binası) yakınındaki yayalar cam kırılma sesleri duymuştu. Kısa süre sonra binadan alevler yükselmişti. İtfaiye araçlarının, genel kurul salonunu ve Reichstag'ın yaldızlı kubbesini yok eden yangını söndürmesi saatler sürecekti. Polis olay yerinde Marinus van der Lubbe adında işsiz Hollandalı bir inşaat işçisini tutuklanmıştı. Genç adam, elinde bir takım yangın malzemeleriyle binanın dışında nefes nefese ve terli halde bulunmuştu.

O akşam Nazilerin ileri gelenleri, Berlin’de Joseph Goebbels’in evinde bir ziyafette idiler. Davetliler arasında henüz Şansölye olmuş Adolf Hitler de vardı. Yemek sırasında eve bir telefon gelmişti. Telefondaki kişi Putzi lakabıyla tanınan Alman-Amerikalı basın danışmanı Ernst Hanfstaengl idi. Putzi’nin karısı Helen’in iddiasına göre Hitler’in hapse girmesiyle sonuçlanan 9 Kasım 1923’teki başarısız Birahane Baskını’nında yaralanan Hitler, Münih dışındaki Uffing'de Putzi’nin evine sığınmıştı. Polis onu tutuklamaya geldiğinde Putzi Hitler'i intihardan vazgeçirmişti. O tarihten sonra da Hitler’in adeta sırdaşı olmuştu. Putzi heyecanlı bir ses tonuyla telefonda "Reichstag yanıyor! Reichstag yanıyor!" diye bağırmakta idi. Ziyafet yarıda kesilerek Hitler, Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick gibi faşist büyükler yangın yerine gittiler ve orayı miting alanına çevirdiler. Hitler daha o akşam suçluyu tespit edecekti: Enternasyonal komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı! Hitler olay yerine vardıklarında 1939-1944 arasında Ankara sefiri olacak Franz von Papen'e "Bu Tanrı'nın gönderdiği bir işaret!  Eğer bu yangın, komünistlerin işiyse ki buna eminim, o zaman bu öldürücü belayı demir yumrukla ezmeliyiz" demişti.

Terör başlıyor

Birkaç saat sonra, Cumhurbaşkanı Mareşal  Paul von Hindenburg, Anayasanın 48. maddesini yürürlüğe koydu ve kabine "Halkın ve Devletin Korunmasına İlişkin Reich Başkanı Kararnamesi"ni çıkardı. Kararname ile ifade, toplanma, mahremiyet ve basın özgürlüğünü ortadan kaldırıldı, telefon dinlemenin ve yazışmaların dinlenmesinin yasallaştırıldı ve Bavyera gibi federe devletlerin özerkliği askıya alındı. O gece yaklaşık 4 bin kişi SA tarafından tutuklandı, hapsedildi ve işkence gördü. 1932’de Reichstag'a seçilen 81 komünist milletvekilinin çoğu yangının ardından süresiz olarak gözaltına alındı. Yangından dolayı Van der Lubbe’nin yanısıra Alman Komünist Parti Genel Sekreteri Ernst Thälmann ve partinin Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ile 1923’ten beri Almanya’da sürgünde olan Bulgar Komünist Partisi üyeleri Georgi Dimitrov ve Blagoi Popov, Vassily Tanev de tutuklandı. İki gün içinde bütün “vatan hainleri” toplandı, bir iki hafta içinde her kentte toplama kampları kuruldu. İlk temizleme dalgasında öldürülmemiş, “kaçarken vurulmamış” veya yurtdışına kaçamamış bütün komünistler, her renkten solcular, liberaller, entelektüeller, muhalifler, “milli örf ve âdetlere uymayan” Yahudiler bu kamplara tıkıldılar. Lider diye tanımlanan çoğu, o kamplarda enselerine birer kurşun sıkılarak veya ağır işkencelerle öldürüldü.

Yangının Türkiye’deki yankısı

27 Şubat 1933 gecesi Reichstag (Parlamento) binasının güya Hollandalı komünist Marinus van der Lubbe tarafından yakıldığı iddiası, 1 Mart 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Büyük bir ihtilal teşebbüsü patlak vereceği sırada bastırıldı!” başlığıyla duyurulmuştu. Yazar, “Hitler hükümetinin yalnız Almanya’yı değil, yalnız Avrupa’yı değil, hatta bütün dünyayı muhakkak bir ihtilal tehlikesinden kurtarmak vazifesile meşgul olduğu anlaşılıyor” diyordu.

1 Mart 1933 tarihli Milliyet de ilk günden komünistleri suçlu ilan etmişti: “Alman Millet Meclisi binası komünistler tarafından yakılmıştır. Bütün Almanya heyecan içindedir. Bir ihtilalin önüne geçmek için hükümet tedbir almaktadır. Polis tahkikatına göre Millet Meclisi binasının yakılması için tertibat Komünist fırkası merkezi olan Karl Liebknecht binasının yer altı mahzenlerinde hazırlanmıştır. Bu suikast ile birçok adamlar, kadınlar ve hatta çocuklar alâkalıdır. Suikastçılar Millet Meclisi binasına Hitler fırkası mensupları kıyafetinde girmişlerdir. Meclis binasının yakılması bütün Almanya’da bir tedhiş hareketinin başlangıcı idi. Komünist fırkası merkezinde alınan tertibata göre, bütün resmî binalar yakılacak, köprüler berhava edilecek, şimendifer istasyonları yıkılacaktı. Hükümet erkanı ve yüksek memurlar katledilecekti.”

Hitler’in Reichstag Yangını’nı bahane ederek 23 Mart 1933’te çıkardığı “Halkın ve devletin sıkıntısını gidermeye dair kanun” (kısaca Ermächtigungsgesetz/Yetki Yasası) ile hükümet, dört yıl boyunca, parlamento onayına gerek duymadan yasa çıkarmaya ve uygulamaya tam yetkili olacaktı. Komünist parti yasaklı olduğundan, sosyal demokratlar hariç bütün partilerin onayladığı bu kanun ile Almanya’da parlamenter demokrasinin tabutuna son çivi çakılmıştı. 25 Mart 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesi, haberi “Hitler Almanya’nın Hâkimi mutlakı!” başlığıyla duyurmuştu. Haberde Hitler’in, birinci hedefine ulaştığı, bundan sonra Alman milletine eski hürriyetini, büyüklüğünü ve şerefini yeniden kazandırmak amacıyla ikinci hedefe doğru yürüyeceği yazılmaktaydı.

Soruşturma ve yargılamalar

Polisin iddiasına göre yangının faili olarak tutuklanan 24 yaşındaki Marinus van der Lubbe, gözü pek, atılgan bir gençti ve Hollanda komünist çevrelere girer çıkardı. Polise göre Marinus kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlatmıştı. Oysa Marinus daha sonra ortaya çıkacağı gibi ne binayı tanıyordu ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek beceriye sahip biriydi. Kaldı ki, Almanya’da veya Berlin’de yaşamıyordu, Almanya’da kimseyle bir ilişkisi de yoktu. Aynı şekilde o gece tutuklanan Alman ve Bulgar komünistlerini de tanımıyordu. Hollanda’da yaşadığı evin sahibesine göre Marinus kendisine Berlin’deki komünist çevrelerden bir posta kartı aldığını söylemişti. Kartta Berlin’de illegal bir görevin kendisini beklediği yazıyordu. Marinus bunun üzerine 18 Şubat’ta Berlin’e gelmişti ve komünist mücadele uğruna Reichstag’ı yakmaya karar vermişti. Ya da Alman polisine bunları anlattığı söyleniyordu.

"Arazi temizlendikten sonra", yangınla ilgili yargılamalar 21 Eylül 1933’te Leipzig’de başladı. Van der Lubbe’nin yanısıra Alman komünist liderler Ernst Thälmann, Ernst Torgler ile Bulgar komünistler Dimitrov, Popov ve Tanev de kundakçılıkla suçlandı. Birbiriyle konuşması yasaklanan sanıklar gece-gündüz elleri zincirli olarak hücrelere kapatılmıştı. Öyle ki Tanev kötü muameleye dayanamayarak intihara teşebbüs etmişti.

İddia makamının tanıkları bir garson ve altı hırsız, tecavüzcü, morfinman ve kalpazandı. Özellikle olay tarihinde Berlin'de olmadığını savcının bile kabul ettiği Dimitrov’a yönelik sahte kanıtlar, yalancı şahitler üretilmişti. Rejimin en güçlü adamları Göring ve Goebbels dahi Dimitrov aleyhine şahitlik yapmak üzere duruşmalara gelecekti.

Daha önce enerjik ve kabına sığmayan bir genç olan Marinus duruşmalarda adeta ayaklı cenaze gibiydi. Yargılama boyunca sorulara evet ya da hayır dışında bir cevap veremedi. Bu hali zehirlendiği, uyuşturulduğu ya da hipnotize edildiği şeklindeki söylentilere yol açtı, ancak mahkeme bu iddiaları araştırmayı reddetti.

Dimitrov savunmuyor, yargılıyor

Dimitrov ise tarihe geçen bir “savunma” yaptı. Özellikle 16 Aralık 1933 günü yapılan son duruşmada son sözleri sorulduğunda Dimitrov’un konuşması hem yangın provokasyonunu açığa çıkaran hem de faşizmi yargılayan nitelikteydi. Dimitrov’un talebi sadece “delil yetersizliğinden değil” aynı zamanda ve esas olarak “bir komünist olarak bu tür eylemlerle ilgilerinin olamayacağı için” serbest bırakılmalarıydı. Kanıtlar o kadar sahte, gerçek o kadar aşikardı ki, Nazilerin açık biçimde yönlendirmesine rağmen mahkeme heyeti Dimitrov ve yoldaşlarına ceza veremedi. Ancak beraat kararı uygulanmadı. Dimitrov ve yoldaşları ‘ihtiyati tutukluluk’ adı altında aylarca hapiste tutuldular. Sonunda bir gün apar topar sınırdışı edildiler. (Dimitrov'un Savunması adlı kitap, 1994 yılında Evrensel Yayınları'ndan çıktı.)

Sadece Marinus van der Lubbe, Reichstag’ı yaktığını kabul ettiği için 10 Ocak 1934’te 25. doğum gününden üç gün önce, sabah 07:25'te Leipzig Bölge Mahkemesi'nin infaz yerinde giyotinle idam edildi. Leipzig'in Güney Mezarlığı'na isimsiz olarak gömüldü.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nürnberg yargılamaları sırasında Hitler muhaliflerinden General Franz Halder, 1942 yılında Hitler'in doğum günü kutlaması sırasında, Hermann Göring’in "Reichstag Yangını hakkında gerçeği bilen tek kişi benim çünkü Reichstag’ı ben ateşe verdim" dediğine şahitlik ettiğini anlatmış ancak Göring kendi savunmasında bunu yalanlamıştı.

Hobsbawn’a göre yangın

Bir de “öteki tarih” parantezi: Marksist tarihçi Eric Hobsbawm Kısa 20. Yüzyıl, 1914-1991 Aşırılıklar Çağı (adının aksine Everest'ten çıkan 2006 baskısı tam 788 sayfa olan) kitabında "Günümüz tarihçiliği bu olayın bir Nazi provokasyonu olduğu iddiasını desteklemez" dedi. Bir iddiaya göre Göring’in oturduğu Başbakanlık Sarayı’ndan Reichstag’a kalorifer borularını geçirmek için daha önceleri bir tünel kazılmıştı. Bazı SA’lar bir barda kundaklama hastası, yarı kaçık Hollandalı komünist Marinus van Lubbe ile tanışmışlardı ve Lubbe’yi ufak tefek parçalar yakması için tünelden içeri sızdırmışlardı. Buldukları kişinin komünist olması Naziler için inanılmaz bir şanstı ve bu şansı son derece iyi kullanmışlardı.

Doğrusu Lubbe’nin tüm Reichstag’ı yakacak kadar büyük yangınlar çıkarması akla yatmıyorsa da Hobsbawm’ı ciddiye almamak da doğru değil. Nitekim bugün Alman tarihçileri Marinus van der Lubbe'nin Şubat 1933'ün sonlarında Berlin'de dört yangın çıkardığı, sonuncusunun ise Reichstag binasında olduğunu kabul ediyorlar. Ancak kim çıkarırsa çıkarsın Naziler bu olayı (aynen bizdeki nasıl olduğu konusunda hala net bilgilere ulaşamadığımız 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü iktidar bloğunun kullanması gibi) "iyi kullandılar". 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı General Hindenburg ölünce, 19 Ağustos’ta Hitler'i “Führer” olarak olağanüstü yetkilerle donatan referandumun ardından korkunç Nazi diktatörlüğü başladı. Reichstag Yangını üzerinden devreye sokulan faşist terör, Ernst Thälmann (1933’te Gestapo tarafından tutuklanmış ve toplama kampındaki 11 yıllık hücre hapsinden sonra 1944’te Hitler'in emri ile kurşunlanarak öldürülmüştü) başta olmak üzere on binlerce komünistin ve ardından Hitler'in formüle ettiği yayılmacı Lebensraum/Yaşam Alanı konsepti uyarınca Naziler bir uçta Kuzey Afrika'ya, diğer uçta Moskova'ya kadar giderken 80 milyon kişinin hayatını sona erdirdiler.

Marinus’a iade-i itibar

20. yüzyıl Alman tarihinin belirleyici anlarından birinde günah keçisi ilan edilen işsiz bir Hollandalı duvar ustası kademeli olarak boynuna asılı “kundakçı” yaftasından kurtuldu. 1955 yılında Nazilerin paramiliter SA birliğinin eski bir üyesi olan Hans-Martin Lennings  Hannover mahkemesine yeminli bir ifade verdi. (1962 yılında ölen) Lennings, yangın gecesi Hollandalı komünist Marinus van der Lubbe'yi bir revirden alıp Reichstag'a götürdüğünü belirtiyordu. İfadeye göre, Lennings ve SA grubu Marinus’u Reichstag'a götürdüklerinde "garip bir yanık kokusu ve odalarda yükselen duman bulutları" fark etmişlerdi. SA birliğinin van der Lubbe'yi revirden Reichstag'a neden getirdiği belirsizdi, ancak ifade, vardıklarında yangının çoktan başlamış olduğunu gösteriyordu. İfadesinde kendisinin ve gerçeği bilen diğer meslektaşlarının van der Lubbe'nin tutuklanmasına karşı protesto ettiklerini belirten Lennings, kendisinin ve diğer tanıkların gözaltına alındığını ve olay hakkında hiçbir bilgileri olmadığını belirten bir kağıdı imzalamaya zorlandıklarını, Reichstag Yangını’na dair bilgisi olanların idam edileceğine dair uyarıldığını ve (o tarihte henüz bölünmemiş olan) Çekoslovakya'ya kaçtığını belirtiyordu. Son olarak Lennings, Reichstag yangını davasının tekrar yargılanması durumunda, 1955'te ifadesinin onaylanmasını istemişti.

Muhtemelen bu ifadeye dayanarak (emin olacak bilgiye ulaşamadım) Marinus’un kardeşi Johannes Markus (Jan) van der Lubbe 29 Eylül 1955'te Berlin Bölge Mahkemesi'ne, Marinus van der Lubbe aleyhine 23 Aralık 1933 tarihli Yüksek Mahkeme kararının bozulması için başvuruda bulundu. Bu başvuru zaman aşımı nedeniyle, Berlin Bölge Mahkemesi tarafından 3 Mayıs 1958'de esaslı bir inceleme yapılmaksızın reddedildi. Bu karara karşı yapılan itiraz da Berlin Yüksek Bölge Mahkemesi tarafından 27 Ağustos 1958'de reddedildi.

11 Kasım 1965'te Jan van der Lubbe, 5 Ocak 1951 tarihli Anayasa Hukuku Alanında Ulusal Sosyalist Haksızlıkların Giderilmesi Hakkındaki Berlin Yasası'na (WGG) atıfta bulunarak, yürürlükten kaldırma için yenilenmiş bir başvuru sundu. 21 Nisan 1967'de Berlin Bölge Mahkemesi, Alman İmparatorluğu Yüksek Mahkemesi'nin 23 Aralık 1933 tarihli kararını değiştirerek van der Lubbe'yi yalnızca insan hayatını tehlikeye atan kundaklama ve basit kundaklama girişiminden suçlu buldu ve cezasını sekiz yıla indirdi, medeni hakların geri alınması kararı ise iptal edildi. Kararda şu ifadeler yer almaktaydı:

Sanığın cezası, tüm kundaklama saldırılarının altında yatan niyet göz önüne alındığında hafifletilmelidir.

Hitler'in iktidar hırsına, totaliter tek partili bir devletin kurulmasına karşı halkı isyana teşvik etmeyi amaçlayan belirgin bir siyasi muhalefet gösterisiyle karşı çıkmak. Bu siyasi hedef ilkesel olarak takdir edilmeyi hak etse de, failin kullandığı yöntemler son derece kınanmaya değerdir. Saray, belediye binası ve Reichstag, son derece yüksek maddi değere sahip binalardı. Reichstag ve saray aynı zamanda tarihi öneme sahip, yeri doldurulamaz mimari anıtlardı. Kundaklama sırasında, Reichstag binası halk temsilinin merkezi olma işlevinden tamamen yoksun bırakılmamıştı. Sözde iktidarın ele geçirilmesi henüz tam olarak tamamlanmamıştı; 5 Mart 1933 için yeni seçimler planlanmıştı. Partizan siyasi anlaşmazlıklar hala devam ediyordu. Fail, Reichstag binasını ateşe vererek, tüm Alman siyasi partileri için belirlenmiş parlamento mekanını ateşe verdi. Kundaklama devam ederse, insanlar (belediye binası) ve binalar (belediye binası ve Reichstag) ciddi tehlikeye girecekti. Belediye binasında, fail doğrudan bir yaşam alanını ateşe verdi. Binanın tamircisi Kiekbusch yangını fark ettiğinde, bir yatak odasının bazı bölümleri zaten alevler içinde kalmıştı.

Şüpheli, özellikle Reichstag binasında oldukça aktifti ve binaya girişinden tutuklanmasına kadar geçen kısa süre içinde en az dört farklı yerde yangın çıkarmayı başardı. Bu yangınlar kendiliğinden yanmaya ve yayılmaya devam etti. Bu son kundaklama eylemi ilkel olarak nitelendirilemez. Aksine, şüpheli kendiliğinden tutuşan bir kimyasal kullanarak büyük bir ustalıkla hareket etti.

Basit kundaklama girişiminde, mahkeme, sosyal hizmetler dairesinin kışlasının nispeten düşük maddi değerini hafifletici bir unsur olarak değerlendirdi ve girişimin daha hafif cezalandırılmasına ilişkin hükümleri uyguladı. Alman Ceza Kanunu'nun 51. maddesinin II. fıkrası ile Alman Ceza Kanunu'nun 44. maddesi birlikte ele alındığında, [daha fazla] ceza indirimi uygulanamaz. Uzmanların psikiyatrik raporlarına göre, yapılan çok sayıda muayenede van der Lubbe'nin cezai sorumluluğunun azaldığına dair hiçbir belirti bulunmamıştır.

“Berlin’de hukukçular var” dedirten 40 yıllık süreç

Hem van der Lubbe ailesi hem de Başsavcılık bu kararı Berlin Temyiz Mahkemesi'ne temyiz etti. Her iki temyiz başvurusu da 17 Mayıs 1968'de reddedildi. 1979'da, Üçüncü Reich'te zulüm görmüş, göç etmiş ve Nürnberg Mahkemelerinde Amerika Birleşik Devletleri Başsavcı Yardımcısı olarak görev yapmış olan avukat Robert MW Kempner davayı üstlendi. Ağabey Johannes adına, 25 Temmuz 1979'da yeniden yargılama ve beraat talebinde bulunarak, van der Lubbe'nin "gerçek failler tarafından manipüle edildiğini, uyuşturulduğunu, buna göre yeniden yönlendirildiğini, öne sürüldüğünü ve yalnızca akılsız bir araç olarak rol oynamaya zorlandığını" savundu.

Berlin Bölge Mahkemesi 10. Ceza Dairesi bu talebi 15 Aralık 1980'de kabul etti ve Marinus van der Lubbe’yi beraat ettirdi. Ancak savcılık bu karara karşı itirazda bulundu. Kempner'in 23 Nisan 1981 tarihli Berlin Temyiz Mahkemesi kararına karşı yaptığı itiraz, 10 Temmuz 1981'de Federal Yüksek Mahkeme tarafından kabul edilemez bulunarak reddedildi. 1983 yılına kadar taraflar itiraz dilekçeleri verdiler ama her seferinde karar Lubbe aleyhine çıktı.

Kardeşinin itibarının iadesi için on yıllarca mücadele eden Jan van der Lubbe 1984'te öldü. Avukat Kempner ise 1993'te öldü ve o zamandan beri davayı kimse üstlenmemiş gibi görünüyordu.

Yaklaşık 15 yıl sonra hukuk mücadelesi yeniden başladı. Bu sefer Lubbe dostlarının daha güçlü bir dayanağı vardı. 25 Ağustos 1998'de Ceza Adaletinde Ulusal Sosyalist Haksızlık Kararlarının Kaldırılması Hakkında Kanun Bundestag tarafından Bundesrat'ın onayıyla kabul edilmiş ve son olarak 23 Temmuz 2002'de değiştirilmişti. Bu kanuna dayalı kararların bozulması, 30 Ocak 1933'ten sonra verilen herhangi bir mahkeme kararı söz konusu olduğunda mümkündü. Bu değişikliğin van der Lubbe Davası’na da uygulanacağı ancak dokuz yıl sonra akıl eden Berlinli avukat Reinhard Hillebrand oldu. 7 Şubat 2007'de Karlsruhe'deki Federal Adalet Divanı'nda Federal Başsavcıyı van der Lubbe davasını yeniden incelemeye çağıran Hillebrand, herhangi bir akrabasını temsil etmediği için resmi bir başvuru yapamasa da, önerisinde tarihi bağlamı temel alarak şu argümanı öne sürdü: Alman İmparatorluğu Yüksek Mahkemesi'nin, önde gelen Nasyonal Sosyalistlerin (Göring, Dr. Goebbels) mahkemede ifade vermesinin ardından van der Lubbe'ye verdiği ölüm cezası, Nasyonal Sosyalistlerin temel hakları (örneğin, kişi dokunulmazlığı ve ifade özgürlüğü) ortadan kaldırmasını haklı çıkarmak için uygun bir gerekçeydi; bu da yangından bir gün sonra, 28 Şubat 1933'te çıkarılan olağanüstü hal kararının konusuydu. 23 Mart 1933 tarihli Yetkilendirme Yasası ile birlikte bu, diktatörlüğün yasal temelini oluşturuyordu.

Bu argümanı haklı bulan Federal Savcılık, Reichstag yangınından neredeyse 75 yıl sonra, 6 Aralık 2007'de Leipzig'deki Alman İmparatorluğu Yüksek Mahkemesi'nin Marinus van der Lubbe hakkındaki kararını re’sen bozdu ve ilgili ceza davasını sonlandırdı. Ancak bu beraat kararı sembolikti ve van der Lubbe’nin mirasçılarına tazminat ödenmesine yol açmayacaktı.

Reichstag’ın itibar kaybetmesi ve kazanması

İkinci Dünya Savaşı sırasında, pencereleri duvar örülerek kapatılmış olan bina, hava saldırılarına karşı bir sığınak olarak kullanıldı. AEG firması orada elektron tüpleri üretti. Binada bir hastane kuruldu ve 1943'ten 1945'e kadar yakındaki Charité Tıp Fakültesinin kadın hastalıkları ve doğum bölümü burada barındırıldı. Yaklaşık 60 ile 100 kadar çocuğun Reichstag binasında doğduğu tahmin ediliyor.

Savaşın bitiminde Sovyet Kızıl Ordusu zafer bayrağını bombalamalar sonucu yıkıntı haline gelmiş Reichstag’ın çatısına dikti. Şehrin abluka altına alınması ve bölünmesi, 1947'de birleşmiş Berlin şehir meclisi tarafından kararlaştırılmış olan yıkımı engelledi. Sadece çökme tehlikesiyle karşı karşıya olan kubbe 1954'te yıkıldı. Batı Berlin'de bulunan tarihi bina, şehrin bölünmesinden sonra hızla Alman birliğinin sembolü haline geldi. Özellikle bu sembolik anlam nedeniyle, Bonn'daki Alman Federal Meclisi 1955'te Reichstag binasını korumaya karar verdi, ancak gelecekteki kullanımını açık bıraktı. Binanın artık çok küçük olduğu düşünüldüğü için, parlamento binası olarak yeniden inşası tartışmalıydı. Bununla birlikte, Berlin Temsilciler Meclisi 1956'da binayı "yasama organları amacıyla" yeniden inşa etmeye karar verdi. 1957'de federal hükümet, Federal Bina İdaresi'nin gözetiminde, Reichstag cephesinin bir bölümünü ilk olarak yeniledi. Bu "stilistik sadeleştirme", süslemelerin ve cephe dekorasyonlarının kaldırılmasıyla sonuçlandı.  Tamirat yıllarında Alman Federal Meclisi (Bundestag) oturumları, Berlin Teknik Üniversitesi Fizik Enstitüsü'nün büyük konferans salonunda ve daha sonra Tiergarten'deki yeni inşa edilen Kongre Salonu'nda gerçekleştirildi.

1960 yılında, federal hükümet nihayet Reichstag binasının yeniden tasarımı için bir yarışma başlattı ve bu yarışmayı mimar Paul Baumgarten kazandı. Reichstag'ın yeniden inşası, 1884'ten 1894'e kadar süren orijinal inşaatından daha uzun sürdü. Binanın sınırlı kullanımı 1963 gibi erken bir tarihte mümkün olsa da, tüm yeniden inşa 1973 yılına kadar tamamlanmadı.

Yenilemenin temel mimari özellikleri arasında, eski binanın anıtsallığına çağdaş, net ve şeffaf yapılarla karşı koyma çabası yer alıyordu. Amaç, modern bir parlamento için bir buluşma yeri yaratmaktı. Baumgarten'ın vizyonuna göre, bu öncelikle iç mekanda aydınlık ve havadar bir mimariyle gerçekleştirilecekti. Kumtaşı duvarlar kaplandı ve beyaz sıva ile boyandı, kemerli geçitler yeni ofis ve konferans salonlarıyla değiştirildi, asma katlar mekansal düzenlemeyi temelden değiştirdi ve süslemeler kaldırıldı.  Önemli ölçüde genişletilmiş genel kurul salonunun camları, demokratik şeffaflığı ifade etmeyi amaçlıyordu. Baumgarten'ın kubbeyi yeniden inşa etme çabaları, mimara diğer alanlarda da kısıtlamalar getiren Federal Yapı Otoritesi tarafından engellendi.

Ancak ayağa kaldırılması için bunca emek ve para harcanan bina parlamento olarak hizmet vermedi. Sadece bazı komisyon toplantılarına ve sergilere ev sahipliği yaptı. Çünkü 1971'den beri Dört Güç Anlaşması, Alman Federal Meclisi'nin Berlin'de toplanmasını yasaklamıştı, ancak bu durum Reichstag binasının önemini azaltmadı: Berlin Belediye Başkanı Klaus Schütz'e göre, Alman ulusunun durumu en iyi boş bir Reichstag'da yansıtılıyordu.

İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Reichstag’ın rolü değişti. 3 Ekim 1990 günkü sembolik toplantıdan sonra parlamento binası olarak kullanılmasına karar verildi. 1999 yılında Almanya’nın birleşmesini sembolize etmek üzere mimar Norman Foster’ın tasarımı olan cam kubbe eklendi. Kubbenin içinde, yerden 50 metre yukarıda, 360 aynadan oluşan bir koni doğal ışığı aşağıdaki yasama salonuna yansıtıyor. Geceleri içeriden aydınlatılan kubbe, Berlin'e unutulmaz bir gece lambası ve iyi yönetimi kutlayan bir fener kazandırıyor. Yapıldığında Şeffaflık, Halkın üstünlüğü ve Denetim sembolizmi iyimserlik aşılamayı hedefliyordu. Bugün Cam Kubbe ile ilgili iyimser yorumlar duymak zor. Örneğin yaygın bir deyişe göre “Kubbe camdan yapılmıştır, böylece insanlar politikacıların ne yaptığını görebilsinler. Ne yazık ki, politikacılar da camdan yukarı bakıp artık orada kimsenin olmadığını, sadece kuyrukta bekleyen turistlerin olduğunu görebilirler.” Bu ise daha distopik bir yorum: “Cam kubbe, dev bir ters çevrilmiş dürbüne benziyor: Aşağıdan bakıldığında insanlar mikroskopla bakıyormuş gibi yukarı bakıyor, yukarıdan bakıldığında ise politikacılar insanlara böcekmiş gibi bakıyor.”

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör