İçeriğe geç

Doña Gracia Mendes ile Josef Nasi'nin 1492'de "Kovma Fermanı" ile Lizbon'da Başlayıp İstanbul'da Biten Uzun Yolculuğu - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Doña Gracia Mendes ile Josef Nasi'nin 1492'de "Kovma Fermanı" ile Lizbon'da Başlayıp İstanbul'da Biten Uzun Yolculuğu - Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

1492 yılının Temmuz ayının son günleriydi. İspanya’nın bütün limanlarında büyük bir kargaşa yaşanıyordu. Kargaşanın nedeni, ikisi de bağnaz Katolik olan Kastilya Kraliçesi Isabella ve Aragon Kralı II. Ferdinand’ın Hristiyan inancı uyarınca vaftiz olmayı kabul etmeyen Yahudilerin İspanya'dan ayrılması için tanıdığı sürenin sonuna gelinmiş olmasıydı. 31 Mart 1492’de yayınlanan “Kovma Fermanı”nda (Elhamra Fermanı da deniyor), Krallık sınırları içinde yaşayan Yahudilerin, karılarının, çocuklarının ve hizmetkarlarının, yaşları ne olursa olsun Katolikliği kabul etmeleri” isteniyor, aksi takdirde "iyice düşündükten, salim kafa ile mütalaa ettikten sonra emrediyoruz ki Krallığımızda yaşayan tüm Yahudiler kovulsun ve bir daha hiç dönmesinler...” deniyordu. 

Isabella ve Ferdinand’ın İspanyası

Modern İspanya'yı yaratan 1469 tarihli evlilik ittifakına kocası Ferdinand’ın Aragon'daki küçük topraklarını dahil eden Isabella, Avrupa'nın ilk gerçekten büyük kadın hükümdarıydı. Etkisi ülke sınırlarının çok ötesine yayılan ve İngiltere'nin I. Elizabeth ve Victoria'sı, Rus imparatoriçesi Büyük Katerina ve Avusturya-Macaristan İmparatoriçesi Maria Theresa'yı da içeren küçük bir kadın hükümdarlar grubunun kurucu üyesiydi.

Evlendiklerinde Isabella, Ferdinand'ı kendisine ondan çok daha fazla yetki veren aşağılayıcı bir anlaşmaya zorlamıştı. Ancak savaş çıktığında fiilen eşit olarak gücü paylaştılar; bu da asker toplamak, müttefikleri harekete geçirmek ve düşmanlarını taciz etmek için ayrı ayrı hareket etmelerini sağladı.

Kendi kendine Latince öğrenen ve dört kızı ile bir oğlunun İtalyan hümanistler tarafından eğitilmesini sağlayan Isabella, Fransızların efsanevi Jeanne d'Arc'ının öyküsünü kitaplığında saklıyordu. Kendisi cephede savaşmayı gelenekçi biri olarak erkek işi olarak görüyordu, ancak savaşın zorluklarından zevk alıyordu. Nitekim kendi ordusunun levazım subayı ve silah ustası oldu, Ferdinand ile birlikte seferler planladı, Ortaçağ savaş sanatını alt üst eden güçlü bir topçu birliği kurdu. Daha önce güvenliğin garantisi olan kalın kale duvarları, onun topları karşısında yıkıldı.

2 Ocak 1492'de Granada’nın son Müslüman Nasrid kralı 12. Muhammed ya da Batılı ismiyle Boabdil hala "Mağribi'nin Son İç Çekişi Geçidi" (veya “Moor’un Son Nefesi Geçidi”) olarak bilinen yerden geçirerek Elhamra'yı terk etmek zorunda kaldı. Hristiyan dünyası bundan çok memnundu. Londra'da VII. Henry, Aziz Paul Katedrali'nde bir övgü ilahisi okunmasını emretti. Roma'da, Rodrigo Borgia (ünlü Cesare ve Lucrezia'nın babası) adlı bir İspanyol kardinal, boğa güreşleri ve geçit törenleri düzenledi. Sekiz ay sonra Borgia, Papa VI. Alexander oldu ve Vatikan'a bir İspanyol'u getirdi.

Conversolar ve Marranolar

Sıra Yahudilere gelmişti. Aslında 15. yüzyıl başından sonuna kadar İspanyol Yahudileri için çok zor bir yüzyıldı. Fanatik Hristiyan topluluklarının Yahudilere karşı baskıları giderek artıyor, “kan iftiralarını” kitlesel kıyımlar izliyor, Yahudilerin toplumsal yaşamdan dışlanmaları, mahallelerinde tecrit edilmeleri olağan hal alıyordu. Bu saldırılarından korunmak amacıyla bir bölüm Yahudi Hristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştı. İspanyollar tarafından Converso (=dönme) diye adlandırılan bu “Yeni Hristiyanlar” tehlikeyi savuşturmuş görünüyorlardı ancak Hristiyanlığı kabul etmiş gibi görünüp gizlice Yahudiliğin gereklerini yerine getirmeye devam eden marrano'ların (=Gizli Yahudiler) durumu kötüydü. Orta İspanyolca'daki “kirli” ya da “pespaye” sözcüklerinden veya Portekizce'deki marrar=zorlamak fiilinden gelme marrano (domuz) terimi hem Yahudilerin hem de Hristiyanların dilinde aşağılama içeriyordu. Bu gruba karşı saldırılar 1473 yılında Toledo’da “dönme” bir kızın pencereden attığı pis suyun Hristiyan bir kadının üstüne sıçramasıyla çığrından çıkmış, olaylar şehirden şehire yayılmış, katliamları yağmalar izlemişti. Ardından Engizisyon'un emriyle 18 bine yakın marrano yakılmış ve malları müsadere edilmişti. İşte “Kovma Fermanı”, bu sürecin zirvesini oluşturuyordu.

Fermandan sonra İspanyol Yahudilerinin bir kısmı kerhen de olsa din değiştirdi, bir kısmı sığınabilecekleri bir yurt aramaya başladı. Sadece yurt bulmak değil, İspanya’dan güven içinde çıkmak da sorundu. Çünkü karadan gitseler, Engizisyonun emirlerini uygulamak için fırsat kollayan fanatiklere, denizi tercih etseler Cezayir korsanlarına ya da Malta Şövalyeleri'ne esir düşeceklerdi. 

Bayezid’in gemileri

Yahudi sürgünleri Cadiz Limanından alan gemilerden ikisini Osmanlı Sultanı II. Bayezid göndermişti. Bu mütevazı filonun başında Kemal Reis vardı. Dönemin kaynakları, İsabella ile Ferdinand’ın himayesinde dünyayı keşfetmek üzere yola çıkmayı bekleyen Cenevizli denizci Kristof Kolomb’un gemilerinin Yahudi göçmenler yüzünden İspanya’nın güney sahillerindeki küçük Palos de la Frontera limanından ayrılmakta büyük zorluk çektiğini kaydeder. Yüzyıllar boyu sürecek göçler sonunda bazı kaynaklara göre 150 bin, bazılarına göre ise 800 bin kadar İspanyol Yahudi’sinin 60 bini Osmanlı ülkesine, 23 bini Portekiz'e, geri kalanların ise Hollanda, İtalya, Fransa, Kuzey Afrika ve Yeni Dünya'ya gitmek zorunda kalmıştı. (Bu Yahudilerin Osmanlı ülkesindeki ilk Yahudiler olmadığını ve bugün ülkemizde yaşayan Yahudilerin varlıklarını II. Bayezıd’ın üç gemilik şefaatine borçlu olmadıklarını yine bu sayfalardaki “Ortodoks Bizans’ta Yahudi Olmak” başlıklı şu yazımda anlatmıştım. https://www.avlaremoz.com/325-tarihli-birinci-iznik-konsilinin-1700-yildonumu-vesilesiyle-ortodoks-bizansta-yahudi-olmak-ayse-hur/)

Moriskoların sürgünü

Yahudilerden sonra sıra İspanya ve Portekiz’den sürülmemek için Hristiyanlığa geçen Müslümanlara geldi. Hristiyanların Ortaçağdan beri Müslümanlar için kullandıkları “Moro” teriminin sonuna “sco”ekinin getirilmesiyle Morisko diye adlandırılan bu gruplar, 1502-1509 yılları arasında (1504’te Isabella’nın ölümünden sonra da) aynen Yahudiler gibi İspanya’dan sürüleceklerdi.

Sonuç olarak Isabella'nın saltanatı iki açıdan “başarı” öyküsüydü: Birincisi, Müslümanların yayılması karşısında Batı Hristiyanlığının on yıllarca süren küçülmesini durdurmak bir yana tersine çevirmesi, ikincisi küresel gücün gelişmiş, zengin Doğu'dan Atlantik kıyısı ülkelerine doğru istikrarlı ama durdurulamaz bir şekilde kaymasının başlangıcı olmasıydı. Bu kayma İspanya ile başlayıp, ardından Büyük Britanya ve nihayetinde ABD ile devam edecekti. 

Portekiz’deki zor yıllar

1492’de İspanya’dan Portekiz'e göç eden Yahudi ailelerden birinin oğlu olan João Miguez ve halası Beatriz'in hikayesi o dönemin tarihine ışık tutacak çok özel bir hikayedir. 1497’de Portekiz Engizisyonu’nun da İspanya’dakine benzer bir karar alması yüzünden “dönme” olmak zorunda kalan bir ailenin oğlu olan João Miguez 1524’te doğmuştu. Ailenin Yahudi soyadı Nasi, Hristiyan soyadı la Luna idi. João Miguez’in aile içinde kullandığı Yahudi adı Josef idi. Portekiz Sarayı’nda sevilen bir doktor olan babası o daha üç yaşındayken öldüğü için Josef’in bakımı, 16 yaşındaki halası Beatriz’e kalmıştı. 

Yahudi adı Gracia Hannah olan genç kız, 18 yaşında kıymetli taş ticareti yapan ve kendisi gibi marrano olan Fransisco Mendes’le evlenmişti. Ancak kocası 1536’da (veya 1538’de) ölünce, giderek Yahudiler için zor bir ülke haline gelen Portekiz’den ayrılmaya karar verdi. O günlerde Yahudilerin sadece kuzey ülkelerine gitmelerine izin verildiğinden, aile Mendes şirketinin bir şubesinin bulunduğu Hollanda'nın Antwerp (Anvers) şehrine göçetti. Flanders kontluğuna bağlı olan Antwerp o yıllarda önemli bir ticaret ve finans merkeziydi ve Doña Gracia’nın 1536’da ölen kocasının kardeşi Diego burada baharat, kıymetli taş, fildişi, şarap, zeytin, reçine, incir, şeker, pamuk, kumaş ticareti ve bankerlikle uğraşmaktaydı. Bu işlerden edindiği büyük servet sayesinde Mendes ailesi birçok ülkenin borsasını kontrol ediyor, krallara borç veriyordu.

La Señora 

Doña Gracia, kızı Reyna ve yeğeni Josef Nasi ile 1537 yılında Antwerp’e geldi. Hem Diego’nun şirketinin yönetimine katıldı hem de şehirdeki Yahudi cemaatinin hamiliğine soyundu. Aslında muhafazakar bir topluluk olan Yahudilerin bir kadına böylesine saygı göstermeleri ve böyle öne çıkmasına göz yummaları pek alışılageldik bir olay değildi ama, Doña Gracia sıra dışı bir kadındı. 

Yahudiler arasında kısaca La Señora olarak anılan Doña Gracia, 1540, 1542 veya 1544’te kayınbiraderi Diego'nun ölümü üzerine 100 bin duka kefalet bedeli ödedikten sonra daha güvenli olduğuna inandığı Venedik şehrine göç etti. Bu arada yeğeni Josef Nasi hukuk tahsili görmüş ve Avrupa'nın kraliyet aileleri ile ilişkilerini pekiştirmişti. Dostları arasında İngiltere Kralı VIII. Henry, Portekiz Kralı Manoel, Fransa Kralı II. François, Habsburg kralı V. Charles ve müstakbel Alman kralı Maximillan vardı. Josef, bu ilişkilerin de yardımıyla zamanla Antwerp, Lyon, Venedik, Lizbon gibi birçok Avrupa şehrinde banker olarak tanınmış ve büyük bir serveti yönetmeye başlamıştı. Onun özellikle ipek böceği ticaretinin merkezi olan Lyon’da kurduğu ticaret ağı çok önemliydi.

Yeniden göç yollarında

La Señora ile Kanuni Sultan Süleyman’ın yolları o sırada kesişti. Rivayete göre Yahudi doktoru Josef Hamon’dan Mendes ailesinin hikayesini dinleyen Kanuni, ailenin İstanbul'a göçüne izin vermişti. Bazılarına göre bu izin tamamıyla hümanist nedenlerle, bazılarına göre ise dönemin en etkili ve zengin ailesi olan Mendes'lerin İstanbul'da olmalarının Osmanlı Devleti’ne güç katacağı öngörülerek verilmişti. Ancak, Mendes’lerin İstanbul’a gelmesi kolay olmadı. Kanuni, Venedik Dükü’nden Doña Gracia'nın serbest bırakılmasını talep etti. Dük Mendeslerin aile servetini Venedik’te bırakması koşuluyla bu teklifi kabul etti. Ancak Doña Gracia'nın bunu kabul etmeye niyeti yoktu. 1550’de Yahudilere karşı daha hoşgörülü olduğu bilinen bir başka İtalyan şehrine, Ferrera'ya göç etti. Burada yine Yahudi cemaatinin koruyuculuğunu üstlendi, hatta  ünlü Sefarad (Ferrera) Tevrat'ının basımını finanse etti. Ancak bu tarihlerde İtalya'da politik ve dinsel iklim hızla değişmekte ve gizli Yahudi cemaatine karşı baskılar giderek artmaktaydı. Aile, Kilise’nin egemen olduğu bölgelerde baskılardan bunalınca, servetlerini 1549-1552 yılları arasında peyderpey İstanbul’a aktarmaya başladı. Sonuçta La Señora inadı bıraktı ve yeğeni Josef ve kızı Reyna’yı Ferrera’da bırakarak 1553’te İstanbul'a göç etti. 

Ankona Boykotu

1555'de Yahudi düşmanı Kardinal Giovanni Caraffa, IV. Paul adıyla Papa olduğunda, bu sefer İtalya Yahudiler için bir cehenneme döndü. Yeni Papa döneminde İtalya’daki Yahudiler bir gettoya kapatıldı, ticaretleri kısıtlandı, ağır vergilere tabi tutuldu. Din değiştirmeyi reddeden Yahudiler Ankona’ya gönderildi. Bunlardan 23'ü din değiştirmeyi reddedince asılıp yakıldı. Bu olay Avrupa’daki Yahudi cemaatini ayağa kaldırdı. İtalya ile derin bağları olan Doña Gracia İstanbul’daki bazı Yahudi dini liderlerin desteğiyle bir boykot eylemi planladı. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu'ndan İtalya'ya giden ticari mallar Yahudi düşmanı Ankona limanı yerine Yahudileri korumaya söz veren Urbino Dükalığının limanı olan Pesaro'ya indirilecekti. İlk başta boykotun sekiz ay sürmesi planlanmıştı ancak Selanik Rabbi'si Joshua Soncino, Avrupa ülkelerinde yaşayan diğer Yahudi cemaatlerinin cezalandırılmalarından korktuğu için boykota karşı çıktı. Urbino Dükü de ayak sürüyünce boykot başarısızlıkla sonuçlandı. Cezayı çeken de şehrin Yahudi halkı oldu. Ankona’dan ayrılmak zorunda kalanların bir kısmı korsanlar ve Malta Şövalyeleri'nin eline düştü ve köle olarak satıldı. Yine de bazı araştırmacılar boykotun uzun vadeli etkileri olduğunu düşünüyor çünkü Papa V. Paul (1605-1621) Papalık Devleti'ndeki Yahudileri sürmeye karar verdiğinde Roma ve Avignon Yahudileri ile birlikte Ankona Yahudilerini de bundan muaf tutmuştu. 

Taberiye’de Yahudi yurdu hayali

Doña Gracia ve Josef Nasi’nin bu yıllardaki en büyük projesi ise Filistin'deki Tiberias (Taberiye) şehrinde bağımsız bir Yahudi yerleşimi kurma girişimiydi. Bu hayali uzun yıllardır kurduğu anlaşılan aile aslında daha II.Selim'in şehzadeliği sırasında, kan davalı oldukları Venediklilerin kontrolündeki Kıbrıs'ın fethedilmesi ve Kıbrıs Krallığının Josef Nasi'ye verilmesi için girişimlerde bulunmuşlardı. Ancak bunun gerçekleşmeme ihtimalini de düşünerek 1558-1560 arasında Kanuni'nin izniyle Tiberias (bugün Taberiye) bölgesinde toprak satın almaya da başlamışlardı. 

Kudüs, Hebron (bugün El Halil) ve Safed'le birlikte Yahudilerin dört kutsal kentinden biri olan antik Tiberias/Taberiye yerleşimi o zamanlar tamamen harabe halindeydi. Saraydan 1561'de yılda 1000 cruzados karşılığında Taberiye ve civardaki sekiz köyün Josef Nasi'nin yönetimine verilmesi kararı çıktığında hayal gerçeğe dönüşmeye başladı.

1564-65 kışında şehrin duvarları yenilendi. Taberiye ekonomik açıdan bağımsız kılmak için koyun besiciliği ve ipek böçekçiliği ile uğraşan bir vakıf kurulduktan sonra sıra İtalya'daki marrano'lara, Tiberias'a gelip yerleşmeleri için bir davet mektubu gönderilmesine geldi. 1492'de İspanya'dan Ankona'ya göçetmek zorunda kalan Don Isaac Abravanel adlı Yahudi düşünür, Yahudilerin kurtuluşunun  yakında ortaya çıkacak mesih sayesinde olacağını söyleyerek İtalya'daki Yahudi cemaatinin kafası karıştırmıştı ama yine de pek çok ailenin Tiberias’a gelmesi ihtimali güçlüydü. Ancak 1569’da, bir süredir hasta olan Doña Gracia öldü. Hem hamisiz kalındığı için hem de bölgedeki Arap, Dürzi ve Bedevi çetelerin kıskançlık ve düşmanlıkları nedeniyle Yahudilerin “Tiberias’da bir koloni kurma” hayali 19. yüzyıla kadar ertelenmek zorunda kaldı.

Naksos ve Kiklad Adaları Dükü

Avrupa kraliyet aileleri ile gerekse İstanbul'da saray çevreleriyle kurduğu ilişkiler sayesinde Kanuni tarafından “Frenk Bey Oğlu” diye onurlandırılan Josef Nasi, II. Selim ile II. Beyazid arasındaki taht kavgasında Selim’i desteklemiş (hatta Selim’in içki arkadaşı olduğu söylenir) ve Selim tahta çıktıktan (1566) sonra Ege Denizi’ndeki “Naksos/Nakşa ve Kiklad Adaları'nın Dükü” ilan edilmişti. “Kiklad Adaları” Andros, Paris, Antiaros, Milo, Sira ve Santorini’den oluşuyordu. Ancak, adaların Ortodoks Rum halkı başlarına bir Yahudi’nin getirilmesine isyan edince yönetimi vekili Fransisco Cornel’e bıraktı, düklüğünü İstanbul'dan, Kuruçeşme’deki “Belvedere” adlı sarayından yönetti ve esas olarak politika, ticaret ve bankerlikle uğraştı. 

İstanbul’a gelmeden önce Avrupa aristokrasisi ile kurduğu ilişkiler sayesinde Osmanlı Devleti adına pek çok müzakerenin mimarı ya da imzacısı oldu. Başarıları arasında Osmanlı Devleti adına Lehistan (bugün Polonya) ile barış görüşmeleri yürütmek, Lehistan ile balmumu ticareti, Eflak-Boğdan (bugün Moldovya) ile yürütülen şarap ticaretinin tekelini almak, Eflak-Boğdan’ın veraset işlerini yönetmek, Felemenkleri Osmanlı’nın büyük rakibi İspanyollara karşı isyana kışkırtmak; kendi halkı adına başarısızlıkları arasında ise Kıbrıs'ın bazı bölgelerinin Yahudi kolonisi olması planları ortaya çıktığı için Kıbrıs’taki Yahudi cemaatinin Haziran 1568'de sınır dışı edilmesine neden olması vardı. 

1569’da halası Doña Gracia ölünce Josef Nasi’nin kolu kanadı kırıldı. Bir yandan Venedik ve Osmanlı gerginliği yüzünden giderek ısınan Akdeniz'de sefer yapan gemilerinin güvenliğini sağlamaya çalışıyor, bir yandan da İstanbul ve Avrupa'daki muhalifleriyle uğraşıyordu. Bu arada Avrupa kaynaklarına göre Josef Nasi, Kıbrıs’taki Venedikliler hakkında Osmanlı’ya istihbarat bilgisi vermekle kalmamış, Avrupa’daki Osmanlı casuslarını örgütlemiş ve nihayet 1569 yılında Venedik tersanesindeki yangını organize etmişti ve bunların sonucu olarak da Venediklilerin elindeki son mevzi olan Kıbrıs 1570-1571'de Osmanlıların eline geçmişti. Yardımları karşılığında Kıbrıs Dükü olmayı hayal eden Josef Nasi’nin talihi, Kıbrıs’ı kaybetmenin intikamını almaya yemin eden Kutsal İttifak donanmasının Osmanlı donanmasını 4 Ekim 1571’de İnebahtı denilen yerde denize gömmesiyle döndü, 1573’de Venedik ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan barış antlaşması ile iki ülke arasındaki ilişkiler tekrar iyileşince Nasi'nin Venedik düşmanlığı iyice göze batmaya başladı. Yine de Avusturya Sefiri ile birlikte, sefaret heyetinin vaizi olarak 1573’te İstanbul’a gelen Stephan Gerlach, hatıratında “sünnet olup Yosif Nasi adını alan” kahramanımız hakkında şöyle yazmıştı:

“Padişah, koca Yahudi diye adlandırılan birini, Ege denizindeki birçok adanın yöneticiliğine dük olarak atamış. Bu adaların en önemlisi Nakşa adasıdır. [Sokullu] Mehmed Paşa, bu adamın can düşmanı olsa da padişah ona çok itibar edermiş, hatta bu Yahudi’nin hazırlamadığı ya da kendisine sunmadığı yemeği yemezmiş. Üstelik padişahın, Yahudilerin Şabat’ını kutladığını da söylüyorlar. Bir rivayete göre, vaktiyle padişahın annesi, erkek çocuk doğurmayı umarken, kız doğurunca onun hayal kırıklığına uğramaması için, Yahudi olan ebesi, yeni doğan kızı bir Yahudi çocukla değiştirmiş.”

Ancak 1574'de hamisi II. Selim de ölünce Josef Nasi'ye Kuruçeşme'deki sarayına çekilmekten başka yol kalmadı. Ancak unvanlarını ve emeklilik ödeneğini ömrünün sonuna kadar (1579) korumasına izin verildi.

Yeni gözdeler: Allamanoğlu Solomon ve Ester Kira

Venedik’le iyi ilişkilerden yana olan ve Josef Nasi’den başından beri hoşlanmayan ancak dış politikada muhtaç olduğu için katlanan Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa, Josef Nasi’ninkine benzer bir rolü, çoktan bir başka Yahudi’ye, “Allaman Oğlu” diye tanınan Solomon ben Nathan Eşkenazi'ye devretmişti bile. 

1520 yılında İtalya’nın Udine şehrinde Alman-Yahudi bir ailede doğan, Avrupa’nın en eski üniversitesi olan (kuruluşu 1222) Padua Üniversitesi’nde tıp eğitimini tamamladıktan sonra önce Polonya Kralı II. Sigismund’un hekimi olarak Krakow’a taşınan, 1564’te de İstanbul’daki Venedik Büyükelçisi’nin doktoru ve tercümanı olarak çalışmaya başlayan Solomon ben Eşkenazi, II. Selim’in bir hamam kazasını takiben ölümü üzerine 22 Aralık 1574 yılında tahta çıkan III. Murad döneminde hamisi Sokollu Mehmed Paşa’nın sadrazamlığa devam etmesi sayesinde itibarını koruduğu gibi Sokollu tarafından “keşfedildiği” 1570 yılından 1602’deki ölümüne kadarki 32 yılda Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa, Lehistan, Eflak-Boğdan, İngiltere arasındaki pek çok görüşmede yetkili kişi olarak yer aldı.

Bu dönemdeki ilginç olaylardan biri, Padişahın bir Yahudi kadının 40 bin duka değerinde bir elmasla dolaştığını duyarak öfkelenmesi ve Osmanlı İmparatorluğu'ndaki tüm Yahudilerin öldürülmesini emretmesi sırasında Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa ve Yahudi iş kadını Esther Handali ile birlikte III. Murad’ı bu kararından vazgeçirmesi için Valide Sultan Nurbanu Sultan’ı etkilemesi ve başarılı olmasıydı. O dönemde  Yahudi kadınları Saray'ın harem dairesi ile yakın bir diyalog içerisindeydiler ve önemli görevler üstlenmişlerdi. Bu kadınlara, "ekonomik danışman'' anlamına gelen "Kira Kadın'' denilmekteydi.  “Ester Kira” diye anılan Esther Handali ise bu “Kira Kadın”ların en ünlüsüydü.

Eşkenazi’nin dul eşi Bula Eksati’nin de kocasından öğrendiği tıp bilgisi ile, III. Murad’ın ardından 14 yaşında tahta çıkan I. Ahmed’in "hiçbir hekimin iyileştiremediği" suçiçeği hastalığından kurtardığı rivayet olunacaktı.

Nasi’lerin son yıldızı: Doña Reyna

III. Murad Josef Nasi’nin 1579’da eceliyle ölümünden sonra kaderin bir cilvesi olarak aynı yıl 11 Ekim’de, ancak hançerlenerek öldürülecek olan Sokollu’nun etkisiyle eski dönemin bu hatırlı ailesine pek yüz vermediği gibi bir iddiaya göre Doña Gracia Mendes'in kızı Reyna'nın drahoması olan 90 bin dinar dışında kalan tüm servetine el koymuş, bir iddiaya göre Naksos ve Sakız adalarının cizyesini almasına izin vermişti. 

Anlaşılır nedenlerle uzun süre sessiz kalan Reyna, 1593 yılında servetinin bir kısmı ile önce Ortaköy’de, onun yanması üzerine Kuruçeşme’deki evinde bir matbaa kurdu. Bu matbaada Yahudi hahamların isteği üzerine  fetvalar, vaazlar, seyahat rehberi ve aile hukukuyla ilgili kitaplar basıldı. Bu arada anımsatalım, “ilk Osmanlı matbaası” sanıldığı gibi 1727 yılında İbrahim Müteferrika tarafından değil, 1492’de İspanya’dan sürülünce İstanbul’a göç eden Musevi asıllı David ve Samuel ibn Nahmias Kardeşler tarafından 1493 yılında kurulmuştu ve “ilk Müslüman matbaası”nın kuruluşuna kadar pek çok Yahudi matbaası faaliyet göstermişti. Bunların belki de en mütevazısı olan Reyna’nın matbaası, faal bir Yahudi matbaasının kalmadığı 1593 yılında kurulacak, Reyna Nasi’nin vefat ettiği 1598 yılına kadar 15 önemli Yahudi eserlerine hayat vermesiyle ünlenecekti. Bu matbaanın kapanmasından sonra yeni bir Yahudi matbaasının kurulması için 41 yıl beklenecekti…

Özet Kaynakça: Cecil Roth, Doña Gracia of the House of Nasi, Jewish Publication Society of America 1988; Norman Stillman, The Jews of Arab Lands, Jewish Publications Society, 1979; Jane S. Gardes, The Jews of Spain: A History of the Sephardic Experience, Toronto: Macmillan, 1992; Sondra Henry and Emily Taitz, Written Out of History: Our Jewish Foremothers, NY: Biblio Press, 1990; Jacob R. Marcus, The Jews in the Medieval World, NY: World, 1960, Abraham A. Newman, The Jews in Spain. NY: Octagon Books, 1969; Yasin Meral, “Nasi-Mendes Ailesi ve İstanbul’da Reyna Nasi Matbaası, Sahn-ı Semân’dan Darülfünûn’a, Osmanlı'da İlim ve Fikir Dünyası, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2017, s. 177-190, Stephan Gerlach, Türkiye Günlüğü 1577-1578, çev. Türkis Noyan, Kitap Yayınevi, 2010, Giles Tremlett, Isabella of Castile: Europe's First Great Queen, Bloomsbury, 2017,Catherine Clement, Muhteşem Senyora, çev. Nuriye Yiğitler, Everest Yayınları, 2001 (Roman). 

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör