Papa 14. Leo’nun, 325 yılında toplanan Birinci İznik Konsili’nin 1700. yıldönümü vesilesiyle ülkemize yaptığı üç günlük ziyaret, bazı çevrelerde sevinçli bir heyecan, bazı çevrelerde ise şüpheci bir gerginlik yarattı. Konsil 324 yılında Doğu Roma İmparatoru olan kayınbiraderi Licinius’u tahttan indirerek Roma İmparatorluğu’nu kendi yönetimi altında yeniden birleştiren I. Constantinus tarafından toplanmıştı. Temel meselesi “Teslis” inancını sorgulayan Ariusçuluğu mahkum etmekti. Ortodoks Hıristiyanlığın devlet dini olduğu 380 yılından sonra ise Bizans, Yahudiler için zorlu bir imparatorluk oldu.
Civitas dei / civitas terrara
İlk insan topluluklarında görülen “Tanrı-Kral” anlayışının “Tanrı’nın oğlu-Kral” anlayışına evrilmesi çok uzun zaman almıştı. Konumuzun geçtiği Roma İmparatorluğu ise, başlangıçta çok tanrılı (Pagan) bir devletti ve herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Yani Roma “seküler” (dünyevi) bir devletti. Laikliğin ilk işareti sayılan Matta İncili’ndeki “Kayzer’in şeylerini Kayzer’e ve Tanrı’nın şeylerini Tanrı’ya ödeyin” (ya da Türkçeye geçtiği şekliyle “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya”) ayeti Roma’da 1. yüzyılda Neron döneminde, Hıristiyanlığa yönelik ağır baskılar sonucu ortaya çıkmıştı.
Hristiyan-Katolik doktrinine göre, dünya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasından bu yana Civitas Dei (Tanrı Sitesi/Devleti) ve Civitas Terrara (Yeryüzü Sitesi/Devleti) olarak ikiye ayrılıyordu. Katolik Kilisesi ise, Yeryüzü Devleti’ndeki Tanrı Devleti’nin temsilcisiydi. Devletle Kilise arasındaki gerilimi devlet lehine ilk çözen, (16. yüzyıldan itibaren) Bizans diye anılacak olan Doğu Roma İmparatorluğu’nun başı I. Consantinus’un 313 tarihinde yayımladığı ‘Milano Fermanı’ oldu. Bu fermanla Hıristiyanlık resmen tanındı ve din özgürlüğü güvenceye alındı. Bunun karşılığında da Papalık, Constantinus’u ödüllere, iltifatlara boğdu. Halbuki Constantinus, babası gibi Marcus Aurelius’un Invictus Sol (Fethedilmemiş Güneş) inancına bağlıydı.
325 İznik Konsili ve sonrası
Bir rivayete göre 312 yılında Hıristiyanlığı kabul eden, ama vaftiz olmayı reddeden I. Constantinus’un başkanlığında 325 yılının 20 Mayıs – 25 Temmuz arası toplanan (1700. yıl anmasının 27-30 Kasım 2025’te olması Papalığın yıllardır takip ettiği seremoniler takvimi ile ilgilidir) Birinci İznik Konsili Hristiyan kilisesinin ilk ekümenik Konsili’dir. Konsil İsa’nın Baba-Oğul ve Kutsal Ruh olarak Üçlü Birliğini (Teslis inancını) reddeden İskenderiyeli münzevi ilahiyatçı Arius’un görüşlerini (Ariusçuluğu) mahkûm etmek üzere toplanmıştı. Bu misyon imparatorun ağırlığını koymasıyla başarı ile tamamlandı ancak “Teslis” hakkındaki tartışmalar onlarca yıl sürdü. I. Theodosius, İznik Konsili’nin inanç esaslarını ülkesi için standart olarak belirledi ve formülü netleştirmek için 381’de Birinci Konstantinopolis Konsili’ni topladı. Bu konsil ile kendini Roma’dan sonra ikinci sıraya yerleştiren Bizans Ortodoks Kilisesi, 451 Halkedon (Kadıköy) Konsili’nde Papalığın Hıristiyan dünyasındaki diğer dört piskoposluğa (Konstantinopolis, İskenderiye, Antakya ve Kudüs) karşı üstünlüğü doktrinine rağmen, Papalıkla eşit statüde olduğunu ilan etmesi, ilk ciddi gerilimdi.
Bunu 553 tarihli İkinci Konstantinopolis Konsili’nde Bizans Patriği’nin kendini ‘ökümenik’ olarak tanımlaması, 726-843 yılları arasındaki ‘İkonaklazma’ (tasvir kırıcılık) dönemi, 864’te Hıristiyanlığı kabul eden Bulgarların Konstantinopolis Patriklik makamına bağlanması, aynı yıl Papalığın Bizans Patriği Fotios’u tanımaması, Fotios’un da Papa I. Nicolaus’u aforoz etmesi izledi. Bu olaydan sonra Bizans, Patrikhane’nin atası “Byzantion Piskoposluğu”nun kurucu havarisi olarak Andreas’ı benimsediğini açıkladı. Kurucu havari olarak Andreas’ın seçilmesi akıllıca bir manevraydı, çünkü Yuhanna İncili’ne göre Andreas ilk havariydi ve dolayısıyla onun kurduğu kilise “birinci kilise” sayılırdı!
İlişkilerin geriye dönülmez biçimde bozulması ise 1054 yılında Bizans Patriklerinin Papalıktan bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle oldu. Bunda, Bizans Patriği Mikhail Kerullarius’un fevri kişiliği ile Papalık temsilcisi Kardinal Umberto’nun kibirli tavırlarının rolü büyüktü ama bu tarihçeden de görüleceği gibi bu sonuç adeta kaçınılmazdı. Artık Papalık ve Ortodoks Kilisesi birbirinin can düşmanıydı. Bu tarihten itibaren Doğu’da kilise devlete tabi bir şekilde gelişirken, Batı’da 11. yüzyılda formüle edilecek olan “İki kılıç” doktrinine göre, Tanrı’nın Hıristiyanlığı korumak için kullandığı iki kılıçtan biri Regnum’u (Dünyevi iktidar), diğeri Sacerdotium’u (Ruhani iktidar) Papalık elinde tutuyordu.
Ortodoks Bizans’ta Yahudi olmak
Peki, Hıristiyanlığın bir devlet dini olduğu 380 yılından itibaren Bizans İmparatorluğu’nun Yahudi tebaası neler yaşadı?
Yazılı kaynakların sınırlılığı dolayısıyla temkinli konuşmak gerekse de Batı Roma’nın aksine Doğu Roma’da (bundan böyle Bizans diyeceğim) Yahudilerin veya diğer azınlıkların statüsüne dair ister fiili ister hukuki olsun kesin kurallar dizgesinin olmadığını anlaşılıyor. Ancak imparator, Bizans’ın diğer tebaasında olduğu gibi Yahudilerin de hukuki, sosyal ve ekonomik kaderlerini belirleyecek otoriteye sahipti. Dolayısıyla tarih içinde Bizans Yahudilerinin statüsü hem imparatorların kişisel tavırları, hem imparatorluğun yaşadığı siyasal ve sosyal sorunlara bağlı olarak büyük dalgalanmalar yaşadı. İkinci bir etken büyük bir coğrafyaya yayılmış tüm imparatorluklarda olduğu gibi Bizans’ta da çevresel güçlerin merkezle ilişkilerindeki görece özerkliğiydi.
Örneğin özellikle Balkanlarda, İlirya, Trakya ve Moesia gibi bölgelerde yaşayan Yahudi toplulukları başından itibaren kimliklerini korumuşlar, fiscus Judaicus adı verilen vergiyi ödemeleri kaydıyla inançlarını uygulama hakkından yararlanmışlardı. Bu İslam hukukundaki “zımmi” statüsünün neredeyse aynısıydı. Bu bağlamda Yahudi olmayan bir çocuk üzerinde yapılırsa ölümle, Yahudi olmayan bir yetişkine yapılırsa sürgünle cezalandırılan sünnet Yahudilere izinliydi. Yahudi bayramları ve Şabat’a saygı duyuluyordu. Hukuk davalarında Yahudi mahkemeleri yetkiliydi. Sinagoglar keyfi olarak ihlal edilmeyecek ibadet yerleri olarak kabul ediliyordu.
Farklı statülerin uygulandığı bölgeler 390 yılından itibaren fethedilen Afrika ve Mezopotamya topraklarıydı. Kaufman Kohler ve Samuel Krauss, 1906 tarihli Jewish Encyslopedia adlı eserdeki Ariyanizm maddesinde bu konuda şöyle diyor: “Doğu ve batı Gotları, Franklar, Lombardlar, Sueviler ve Vandallar gibi çoğu Cermen halkının Ariusçu Hristiyanlığa vaftiz edildiği ve bu kabilelerin eski Roma imparatorluğunun geniş bölgelerine yerleştiği gerçeği göz önüne alındığında, bu topraklarda zaten ikamet eden çok sayıda Yahudi, Ariusçu egemenliği altına girdi. [Konstantinopolis merkezli] Ortodoks kilisesinin egemenliğinin aksine, Ariusçuluk, diğer inançlara mensup kişilere karşı bilgece bir hoşgörü ve ılımlı bir muameleyle ayırt ediliyordu. Bu davranış, esas olarak doğa çocuklarını karakterize eden ilkel adalet duygusundan kaynaklansa da bir dereceye kadar Ariusçuluk doktrini ile Yahudilik arasındaki, Ortodoks inancında tamamen eksik olan bazı ortak noktalara da dayanıyordu. Oğul’un -yani Mesih’in- Vaftiz Baba’ya daha ikincil bir ilişki içinde olduğu konusundaki ısrar, İznik’te dile getirilen Oğul’un tam tanrısallığı anlayışından çok, Yahudi Mesih doktrinine daha yakındır. Özünde Mısır Süryaniliğinden sapan bu Cermen Ariusçuluk biçimi, putperest olmaktan çok Yahudi’dir…”
Merkezde Yahudiler nasıl muamele gördü?
Konstantinopolis’te ve Anadolu eyaletlerinde ise durum çok daha istikrarsızdı. Bazı kaynaklara göre I. Constantinus döneminde başkentte Halkopatreia (bugünkü Fatih bölgesinde Bakırcılar Çarşısı) civarında bir sinagog kuracak kadar güçlü ve bağımsız bir cemaat oluşturan Yahudiler, aynı dönemde 321 ve 337 tarihli fermanlarla “curia” denen şehir meclisi yükümlülüklerinden muaf tutulmuşlardı. İlk kısıtlama, oğul II. Konstantinos döneminde (artık Grek transliterasyonu kullanılıyordu) gelmişti. Artık Yahudilerin Hıristiyan köle edinmesi yasaktı.
Ayasofya’nın temelini oluşturan basilikanın da büyük zarar görmesine neden dinsel kargaşaların yaşandığı 404 yılında belli hükümet görevlerinden menedildiler. Bağnaz Hıristiyan kızkardeşi Pulcheria’nın etkisinde kalan II. Theodosius, 415 yılında Yahudileri askeri görevlerden (militia) men etti, 418’de avukatlık yapmalarını yasakladı, 425 yılında her tür devlet görevinden men etti. 438’de Yahudilerin kamu görevinde bulunma yasağını, yeterince uygulanmadığı için yeniden teyit edildi. Yeni sinagoglar inşa etmeleri yasaklamış, ancak eski sinagogları onarmalarına izin verilmişti. İlginçtir bu dönemde dahi Yahudilerin üstlenmesinin yasak olmadığı bir makam vardı. Bu, vergi tahsildarı olan ve tüm açıkları kendi cebinden ödemekle yükümlü olan decurion makamıydı. Konu vergi toplamak olunca, “öteki”lerin de işe koşulması gerekiyordu çünkü.
Ünlü kanun yapıcı I. Justinianus döneminde (527-565) Yahudilik en rahat dönemini yaşamıştı. Codex Iustinianus, Yahudilerin Roma vatandaşı statüsünü (cives Romani) korurken, daha önce Yahudilerle ilgili dini pek çok kısıtlama teyid ediliyordu ama Yahudilik lehine düzenlemeler de yapılıyordu. Örneğin Yahudilerin kendi aralarındaki davalarda Yahudi hukukunun uygulamasına izin verilmişti, ama Hıristiyanlara karşı davalarda Roma hukukunun uygulanması devam ediyordu. Sinagogların kiliseye çevrilmesi durumunda Yahudilere tazminat ödenmesi maddesi konmuştu. Yahudilerin Paskalya’yı kendi takvimlerine göre kutlamasına izin verilmişti, Yahudilerin Grekçe Tevrat okumasına (Septuaginta) izin vardı, fakat Mişna ve Talmud gibi “ikinci gelenek” (deuterosis) okumalarının yasağı hala sürüyordu. Bu “yumuşatmalardan” amaç, elbette dinsel hoşgörü değil, Yahudileri güzellikle Hıristiyanlaştırmaktı. Ancak bu ılımlı dönem çok sürmeyecek, decurion yetkisi 537’de kaldırılacak, 545 yılında kiliseye ait topraklarda sinagog inşası yasaklanacak, Yahudileri putperestler ve sapkınlarla aynı kefeye koyan bir yasayla Kuzey Afrika’daki tüm Hristiyan olmayan ibadet yerleri yıkılacaktı. 553’te yeniden Yahudileri din değiştirmeye razı etme umuduyla dini törenlerle ilgili yasaklar biraz gevşetilmişti neyse ki.
“Düşmanla işbirliği” ve zorunlu din değiştirme
Ama durum Yahudiler açısından yeterli olmasa gerekti. 602-608 yılları arasındaki kargaşa döneminde imparatorluğun Mısır ve Suriye topraklarını kaybetmesiyle sonuçlanan Bizans-Sasani Savaşı sırasında Yahudiler, Bizans’a karşı “düşmanlarla” ittifak yapınca, imparatorluğun Yahudi politikası kökten değişecekti. 610 yılında iktidarı ele geçiren Herakleios, Yahudileri din değiştirmeye zorlayan ilk imparator oldu. Bütün baskılara rağmen dinlerini korumayı seçen Yahudiler, 680-741 arasında “İsauralı” III. Leon tarafından İslami saldırılara karşı birleşik bir cephe sağlamak amacıyla; 873-874’te “Bulgar Kasabı” lakaplı I. Basileios tarafından önce ikna yoluyla, bazı avantajlar (hediyeler, rüşvetler) sunularak din değiştirmeye davet edildiler, bu yöntem başarısız olununca da 884’te Hıristiyanlığa geçmeleri emredildi.
Bizans tarihinin bir başka “kanun yapıcısı”, “Bilge” namlı VI. Leon tarafından 890 yılında çıkarılmış kanunnamede Yahudilerin tabi olduğu kurallar şöyle sıralanıyordu:
Yahudiler sivil ve askeri hizmetlerde istihdam edilemezler.
Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki evlilikler zina cezasına tabidir.
Yahudiler, kendi içlerinde evlilik sözleşmeleri yapamazlar ve çok eşlilik uygulayamazlar.
Dini meseleleri içeren Yahudi davacılar arasındaki davalarda Bizans (Roma) mahkemeleri karar verebilir.
Yahudiler, Ortodoks Hıristiyanları içeren davalarda suçlanan taraf dahi olsalar ifade veremezler.
Bir Hıristiyan ile bir Yahudi arasında bir tartışma çıkarsa, bu Yahudi hahamlar tarafından değil, bir yargıç tarafından yargılanır.
Sinagoglar onarılabilir ancak yenisinin yapılması izne tabidir.
Kutsal metinler sinagogda Yunanca, tercihen Septuaginta versiyonunda [Tanah’ın en eski Yunanca çevirisi] okunmalıdır.
Yahudilerin İncil sonrası edebiyatı incelemesi yasaktır.
Yahudilerin kendi çocuklarını sünnet etmeleri caizdir, ancak eğer başkasınınkini sünnet ederlerse, başlarının kesilmesi ve mala el konulmasıyla cezalandırılırlar.
Yahudi olan Hıristiyan’ın malına el konulur.
Taş atan veya başka bir şekilde Hıristiyanlığa dönen bir Yahudi’yi rahatsız eden bir Yahudi yakılacaktır.
Bir Yahudi, bir Hıristiyan köle satın alamaz.
Bir Hıristiyan’ı Yahudiliğe dönüştürmeye çalışanın mallarına el konulur.
Yahudiler, 930’da I. Romanos tarafından, 935’te Romanus Lucapenus tarafından din değiştirmeye zorlandıklarında doğal olarak Yahudi katliamları yaşanmıştı. Bu tarihlerde Ortodoks ayinlerinde Yahudilerin ne kadar “lanetli bir halk” olduğundan, Yahudi tefecilerinden bahsetmek gelenek haline gelmişti. Yahudilere değmek “pisliğe değmek” olarak nitelenmiş, bulaşıcı hastalıkların Yahudilerden geçtiğine inanılmış, Yahudilerle birlikte oruç tutan, onlardan gelen bayram hediyelerini kabul eden, mayasız ekmek ziyafeti veya bunlardan herhangi birine katılan Yahudi olmayan kişiler aforoz edilmişti. Bu tür zulümlerin sonuncusu, 969’dan 976’ya kadar hüküm süren İoannes Tzimiskes döneminde gerçekleşti. Bu tarihten sonra Yahudiler yaklaşık 230 yıl kadar sakin bir dönem yaşadılar ve kültürel yenilenmelerini gerçekleştirebildiler.

Latin İmparatorluğu döneminde Yahudiler
11. yüzyılın başlarında, Yahudi nüfusu, öncelikle Suriye’deki istikrarsız koşullar ve Bizans başkentindeki iyileşen ekonomik koşullar nedeniyle doğudan gelen yeni gelenlerle arttı. Selçukluların 1071’deki Malazgirt zaferinin ardından yaşanan büyük nüfus hareketleri, Yahudileri de kapsadı. Karaizm’in imparatorlukta ilk kök saldığı dönem bu dönem gibi görünüyor. Bu dini hareket, öncelikle Talmud’da somutlaşan haham öğretileri olan “Sözlü Tevrat”ın ilahi otoritesini reddederek ve vahyin statüsünü İncil ile sınırlandırırken, aynı zamanda otoriteyi toplumsal uzlaşıya bağlayarak imparatorluktaki baskın “Rabbanite” Yahudilik biçiminin temellerine meydan okuyordu. Bu da muhtemelen merkezin işine gelmişti.
1204-1261 arasında Konstantinopolis’i işgal eden Dördüncü Haçlı ordularının kurduğu Latin İmparatorluğu döneminde işler Yahudiler için daha da kötüleşti. Başkentten atılan Komnenos Hanedanı’nın bir kolu Yunanistan’ın Epir ve Teselya bölgesinde, bir kolu İznik (Nicea) havalisinde, diğer kolu da Trabzon’da (Trebizond) egemen oldu. Her bir bölgede Yahudilere karşı farklı tutumlar takınıldı. Konstantinopolis’te Hıristiyan Avrupa’nın tüm anti-Semitik önyargılarını, Haçlı hararetiyle birleşince, sadece işgalciler tarafından değil yerleşik nüfus tarafından zulüm uygulanması kolaylaşmıştı. Konstantinopolis ve diğer büyük şehirlerdeki Yahudiler ise bir dizi saldırıya maruz kalmışlardı. Yahudi toplulukları içinde -özellikle Yahudi genç kızlar arasında- çok sayıda toplu intihar vakası kaydedilmişti. Selanik’de Yahudilere din değiştirmeleri emredilmiş, malları kamulaştırılmıştı. O tarihlerde Anadolu’da Müslüman Türkmenler ve Selçukluların yükselişinin yarattığı tehlike, hayatta kalan Yahudilerin Müslümanların Osmanlı İmparatorluğu’na yönelişine sempati duyduğuna dair korkuyu artırmış olmalı ki İznik’te de sert tedbirler uygulanmıştı.
Paleologos Hanedanı’nın Yahudi politikaları
1261’de Konstantinopolis’in bir tesadüf sonucu Haçlılardan kurtarılmasından sonra 1259’dan beri tartışmalı biçimde imparatorluğunu ilan etmiş olan VIII. Mihail Palaiologos, ana akım seçkinler ona karşı düşmanca bir tavır takındığında, devleti yeniden ayağa kaldırmak için ihtiyaç duyduğu ekonomik desteği sağlamak için Yahudilere ve diğer azınlıklara (özellikle Ermenilere) yöneldi. Mihail’in Yahudilere karşı ilk eylemi İznik hâkimi İoannes Vatatzes’in zorla vaftiz emrini iptal etmek oldu. Ancak aynı zamanda, Yahudilere yardımları için minnettarlıklarını göstermelerini beklediğini açıkça belirtti. Yahudilerin bir asır kadar rahatsız edilmediğini düşünebiliriz, çünkü V. İoannes döneminde 1345’te Yahudiler birçok yeniden yasal kısıtlamaya tabi tutulmuşlar. Bunlardan bazıları şöyle kaydedilmiş:
Bir kafir veya bir Yahudi, bir Ortodoks Hristiyan aleyhine tanıklık edemez, ancak birbirlerine karşı şahitlik edebilirler.
Hristiyan olarak doğan biri Yahudi olursa, onun tüm mal varlığı müsadere edilir.
Bir Yahudi, bir Hıristiyan satın alır ve onu sünnet ederse, başı kesilmelidir.
Eğer bir Yahudi, Hıristiyan inancını saptırmak için hareket ederse, yeni doğan bir Yahudi’nin başı kesilir…
1453’e kadar da ara ara bu tür “düzenlemeler” yapıldı ve Bizans, Yahudi düşmanlığına ara vermeden son nefesini verdi.
Özet Kaynakça:
Amnon Linder, The Jews in Roman Imperial Legislation, Wayne State Üniversitesi Yayınları, 1987.
Andrew Sharf, Byzantine Jewry From Justinian to Fourth Crusade, Routledge&Kegan Paul, 1971.
Barbara H. Rosenwein, A short history of the Middle Ages, Toronto University Press, 2009,
Elli Kohen, History of the Byzantine Jews: A Microcosmos in the Thousand Year Empire, Bloomsbury Academic, 2007
Robert Bonfil ve diğerleri, Jews in Byzantium, Dialectics of Minority and Majority Cultures, Brill, 2011.
Steven Bowman, Jewish of Byzantium, 1204-1453, Alabama University Press, 1985.
Stanford J. Shaw, “Christian Anti Semitism in the Ottoman Empire”, Belleten, Aralık 1990, sayı 211, s. 1073-1150.
Zvi Baras, “The Jewish Communities of the Balkans during the Roman Period”, Journal of Balkan Studies, vol. 14, no. 2, 1985, 103–122.
Kapak görseli: 14. yüzyıl minyatüründe Bizans imparatoru olarak resmedilen Büyük İskender, Yahudi hahamlardan oluşan delegeyi kabul ederken.