Geçenlerde 2012’de çekilmiş bir Hannah Arendt filmini yeniden izledim. İlk izlediğimden daha çok düşündüm belki de izlerken, çünkü benim için çok karmaşık bir meseledir Hannah Arendt. Doğum adıyla Johanna Arendt (14 Ekim 1906-4 Aralık 1975) “Alman asıllı Amerikalı tarihçi ve filozof” olarak 20. yüzyıla damgasını vuranlardan biridir. Benim için Nazileri desteklemiş felsefeci hocası Martin Heidegger’i gönül ilişkisi, Amerikan devrimine hayranlığı, katılmakta zorlandığım “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, Nazizmle Stalinizmi aynı kefeye koyması, özel olanla toplumsal olanı ayırması bir yandadır; hiçbir halkı, grubu değil sadece tekil insanları sevme eğilimi, tabulara dokunma cesareti, “put kırıcılığı”, saldırılara karşı durma kararlılığı, “herkesin aşındırdığı yolun ötesine yönelen bakışı”, “başlangıç/doğuş felsefesi”nin iyimserliği ve Amor mundi‘si bir yandadır.
Bir süredir bu gibi konular yüzünden Arendt’le meselem olmasına rağmen bazı saptamalarını çok önemsiyorum. Fatmagül Berktay’ın “Eichman Kudüs’te” adlı yazısından (Toplumsal Tarih, Mayıs 2010, sayı 197, s. 18-22) aktarıyorum:
“Arendt insan hangi kimlikle ya da kimliğinin hangi yanıyla aşağılanıyorsa gene kendini onunla savunması gerektiğini daha çocukken öğrenmişti, ama aynı zamanda o kimliğe saygı göstermenin, onu yani bizzat kendisini eleştirebilmekten ve sabit bir kimliğe çakılıp kalmak anlamına gelen kimlik yüceltmelerine ya da mağdur söylemine kapılmamaktan geçtiğini düşünmekteydi.
Arendt, düşünmenin kayıtsız şartsız taraf tutmak değil, en başta kendi tarafını, kendi ait olduğu kimliği ve onun eylemlerini eleştiren bir değerlendirmeye tabi tutmak olduğu kanısındadır. Düşünen insan ‘hakikat anlatıcısı’ (parhessiastes) olmak zorundadır, ama unutmamak gerekir ki, başkası hakkındaki hakikati anlatmak görece kolayken, kişinin kendisi ve kendi tarafı hakkındaki hakikati anlatması çok daha zordur ve dolayısıyla daha değerlidir.”
Şu saptamalar da doğrudan Arendt’den:
“Nazi Almanya’sında [hiçbir belgede] ‘öldürmek’ten, ‘gaz odaları’ndan, ‘imha’dan, ‘soykırım’dan kesinlikle bahsedilmiyordu. Hiçbir resmi belgede bu tarz ‘kötü’ ifadelere rastlanmıyordu. Zira bu işler için belirlenen kod adları ‘nihai çözüm’, ‘tahliye’ ve ‘özel muamele’ idi. Bu dil sisteminin asıl etkisi, söz konusu insanları yaptıklarından bihaber tutması değil insanların yaptıklarını, cinayet ve yalanlarla ilgili eski, ‘normal’ bilgileriyle aynı kefeye koymalarını önlemesiydi.”
Bence Hitler’in barbarlığın adına “Nasyonal Sosyalizm” demesiyle başladı bu saldırgan tersyüz etme. Batı dillerinde “euphemism/öfemizm”, Osmanlıcada “hüsn-ü tabir”, yeni Türkçede “örtmece” diye adlandırabileceğimiz bu yaklaşım, kaba, çirkin, kötü, istenmeyen, sakıncalı nesneleri, olayları, kavramları yumuşatarak, gerçek anlamını perdeleyerek aktarma, bir nevi “aklama” kurnazlığıdır.
Yine Arendt diyordu ki “İmkânsız mümkün kılındığında, artık kişisel çıkarla, hırsla, açgözlülükle, hınçla, iktidar arzusuyla ve ödleklikle anlaşılıp açıklanamayacak ve bu yüzden öfkenin öç alamayacağı, aşkın katlanamayacağı, dostluğun affedemeyeceği, cezalandırılamayacak, affedilmeyecek mutlak bir kötülük haline geldi. Tıpkı ölüm fabrikalarındaki ya da unutma hücrelerindeki kurbanların, cellâtlarının gözünde artık ‘insan’ olmamaları gibi, bu yeni suçlu türü, beşerî günahkârlıkla ilgili dayanışmanın sergileyebileceği sınırların dışında kalır.”
Eichmann Davası ve “kötülüğün sıradanlığı”
Arendt, benim açımdan Nazi suçlarını anlatmakta yetersiz olan “Kötülüğün sıradanlığı” kavramını 11 Nisan 1961-1 Haziran 1962 arasında Kudüs’te görülen Eichmann Davası sırasında geliştirmişti. Otto Adolf Eichmann, Nazilerin 20 Ocak 1942 günü, Berlin’in Wannsee banliyösünde karar verdikleri “nihai çözümün” en önde gelen “beyni” ve uygulayıcısı olan SS subayı idi. Savaşı Nazilerin kaybedeceğinin anlaşıldığı Aralık 1944’te, Eichmann Budapeşte Yahudilerinin sürgününü tamamlayamadan ve Macaristan başkenti Kızıl Ordu’nun eline geçmeden birkaç gün önce, aceleyle Almanya’ya geri dönmüştü. Kısa süre sonra Amerikalılar tarafından Otto Eckmann sahte ismiyle yakalanan Eichmann, Ocak 1946’da Amerikan toplama kampından kaçtıktan ve birkaç ay boyunca bir çiftlikte saklandıktan sonra, ödünç aldığı Otto Henninger kimliğiyle İngiliz işgal bölgesinde yaşamaya devam etmişti. Dört yıl sonra birçok Nazi suçlusu gibi, 1950’de Nazi işbirlikçisi Katolik Kilisesi tarafından kendisine bir “Af Belgesi” verildi ve bu belge, “Ricardo Klement” sahte kimliğiyle İtalya’dan Arjantin’e gizlice yelken açmasını sağladı. Eichmann’ın Mossad ajanlarının başlattığı bir “sürek avı” sonrasında 11 Mayıs 1960’ta yakalanarak İsrail’e getirilmesi ve yargılanması modern dönemin en önemli hesaplaşmalarından biri oldu. Arendt davayı yerinde izledikten sonra 1963’te yayımlanan Eichmann in Jerusalem kitabının sonunda şöyle demişti:
“Eichmann’ın sorunu tam da onun gibi çok sayıda insanın olmasıydı ve birçoğu da… ne sapık ne de sadistti, korkunç ve dehşet verici derecede normaldiler ve hala da öyleler… bu normallik, tüm vahşetlerin toplamından çok daha korkunçtu… devasa ölçekte işlenen ve hiçbir kötü niyete bağlanamayan kötü eylemler olgusu… kötülüğün sıradanlığı.”
Bu kısaca şu anlama geliyordu: Arendt Eichmann’ı izlerken beklediği “canavar”ı veya “şeytan”ı bulamamıştı. Onun gördüğü Eichmann, ideolojik bir fanatik değil, kariyerist, düşünmeyen, klişelerle konuşan, sadece “iyi bir memur” olmaya çalışan sıradan bir insandı. Kötülüğün kaynağı nefret, sadizm ya da derin ideolojik tutku değil; düşünmemek, vicdani muhasebe yapmamak, “emir emirdir” diye sorumluluğu başkasına atmaktı. Yani kötülük “kökten/şeytani” olmaktan çıkıp, korkutucu bir şekilde bayağı, yüzeysel ve yaygın hale gelmişti. Arendt’i bu kavramı geliştirmeye yönelten Eichmann Davası’nın ilginç hikayesini davanın görülmeye başlandığı Nisan ayına bırakıp, “kötülüğün sıradanlığı”nın ya da “şeytani kötülüğün” izini bir başka Nazi suçlusunun hikayesinde sürmeye çalışacağım.
Rudolf Höss kimdir?
Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik imha kampı olan Auschwitz’in ve daha sonra başkalarının planlanması, yönetilmesi ve 3,5 milyona yakın kişinin gaz odalarında imhasından sorumlu olan Rudolf Hoß’ün (Höss)’ün hikayesi bu. 2023 yılında Jonathan Glazer tarafından yazılıp yönetilen ve Martin Amis’in 2014 tarihli romanından uyarlanan The Zone of Interest (İlgili Alanı) filmine de konu olmuştu bu “şeytani hikaye”.
14 yaşında gönüllü olarak, babasının ve dedesinin eski alayı olan Alman Ordusu’nun 21. Alayına başvuran, 15 yaşına geldiğinde, Kutü’l Amara’da, Filistin’de ve Bağdat’ta Osmanlı 6. Ordusu ile beraber savaşan, 17 yaşındayken orduda en genç astsubay olan, savaşta üç kez yaralanan ve sıtma hastalığına yakalanan; Osmanlı Ordusu tarafından Harp Madalyası ve Alman Ordusu’ndan da birinci sınıf Demir Haç ve ikinci sınıf Demir Haç madalyası alan Höss, 1922’de Hitler’in Münih konuşmasından etkilenip Nazi Partisi’ne üye olmuş, 1923-1928 arasında cinayet suçlusu olarak hapiste kalmış, 1929’da SS lideri Himmler ile tanışmış, 1933’te SS birliğine kaydolmuş, o yıl Dachau “temerküz kampı” ile başlayan kariyerine, Sachsenhausen ve Auschwitz’te devam etmişti.

Yargılanması
Rudolf Höss savaş sonrasında geç ele geçen katillerden biri. Bir sene yer altında kalmayı başardıktan sonra kendisinden önce yeri tespit edilen karısı Hedwig’in baskı ile verdiği bilgilerin ışığında küçük bir İngiliz birliği tarafından 11 Mart 1946’da, bir çiftçi kılığında ve Almanya doğumlu, Yahudi asıllı Franz Lang ismiyle yakalandıktan sonra 15 Nisan 1946 tarihinde Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesinde sorgulanmıştı. Burada suçları ile ilgili ayrıntılı ifade veren Höss, 5 Nisan 1946’da Nürnberg’de yaptığı beyanda şunları söyleyecekti:
“Auschwitz’e 1 Aralık 1943’e kadar komuta ettim ve orada en az 2.500.000 kurbanın gaz verilerek ve yakılarak idam edildiğini ve yok edildiğini, en az yarım milyon kişinin de açlık ve hastalığa yenik düştüğünü ve toplamda yaklaşık 3.000.000 kişinin öldüğünü tahmin ediyorum. Bu rakam, Auschwitz’e mahkûm olarak gönderilen tüm kişilerin yaklaşık %70 veya %80’ini temsil ediyor, geri kalanı, toplama kampı endüstrilerinde köle işçiliği için seçilip kullanılıyor. İdam edilen ve yakılanlar arasında, normal Wehrmacht subayları ve adamları tarafından işletilen Wehrmacht nakliye araçlarıyla Auschwitz’e teslim edilen yaklaşık 20.000 Rus savaş esiri de vardı. Toplam kurban sayısının geri kalanında yaklaşık 100.000 Alman Yahudisi ve Hollanda, Fransa, Belçika, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yunanistan veya diğer ülkelerden çok sayıda vatandaş vardı. 1944 yazında Auschwitz’de tek başımıza yaklaşık 400.000 Macar Yahudisini idam ettik.”
Mahkeme heyeti tarafından 3,5 milyon insanı öldürmekle suçlandığında Höss şu cevabı vermişti: “Hayır. Yalnızca 2,5 milyon, geri kalanı hastalık ve açlıktan öldü.”
25 Mayıs 1946’da Höss, Polonyalı yetkililere teslim edildi ve Polonya’daki Yüksek Ulusal Mahkeme onu cinayetten yargıladı. Höss, yargılamayı beklerken Krakow’da yazdığı “Auschwitz’deki Nihai Çözüm” hakkındaki makalesinde(!) daha önce verdiği ölü sayısını 1,3 milyon olarak revize etti. Verilecek cezayı beklerken hapishanede yazdığı hatıratında hiçbir zaman zalim olmadığını ve hiçbir mahkûma kötü muamelede bulunmadığını belirten ve kendisini “Üçüncü Reich’ın yarattığı büyük imha makinesinin çarkındaki bir dişli” olarak gördüğünü söyleyen Höss, 2 Nisan 1947 günü Polonya Yüksek Mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edildi ve 16 Nisan 1947 günü “suç mahalli” Auschwitz’de asıldı.

Kant’tan ilhamla “radikal/şeytani kötülük”
Rudolf Höss, Hannah Arendt’in Adolf Eichmann’ın 11 Nisan 1961-1 Haziran 1962 arasında Kudüs’teki yargılanması sırasında geliştirdiği “sıradan kötülük” kavramının cisimleşmiş hallerinden biri miydi?
Bence değil. O “radikal/şeytani kötü” idi. Bu kavram da aslında Kant’a referansla Hannah Arendt’e ait. Alman filozof Immanuel Kant, 1793 yılında Hristiyan terimi olan radix malorum’u (“kötülüğün kökü”) kavramını “radikal kötülük” (Almanca “das radikal Böse”, Türkçede “radikal/şeytani kötülük”) olarak yeniden tanımladı. Kant kestirme yoldan söylersem, insanların doğal olarak kötü olma eğiliminde olduğuna inanıyordu. Arendt bu kavramı ilk kez 1940’ların sonunda, nihayet 1951’de yayımlanan The Origins of Totalitarianism (Totalitarizmin Kökenleri) kitabında kullandı.
Totaliter rejimlerin (örneğin Nazi Almanyası ve Stalinist SSCB’in) yaptığı şeyin insanlık tarihindeki daha önceki hiçbir kötülükle kıyaslanamayacak kadar yeni ve korkunç olduğunu söyleyen Arendt, insanları “lüzumsuz fazlalık” haline getirmek, onları öldürülebilir bile değil, yaşamaya değmez varlıklar haline getirmek (toplama kampları, gulaglar)…“radikaldir/köktendir”dir çünkü insanlığın temel varlık koşullarını (çoğulluk, bireysellik, spontanlık) yok etmeyi amaçlar diyordu. Böylece Arendt, Kant’ın bireysel ahlak felsefesini aşarak, kötülüğü sistematik ve metafizik bir boyuta taşımıştı. Kant’ta bireysel iradenin ahlaksız tercihi, Arendt’te totaliter sistemin insanlığın kendisini imha eden yeni icadı olmuştu. Arendt’in Eichmann Davası’ndan sonra bu kavramı terkederek “kötülüğün sıradanlığı”nı temel izlek haline getirmesi yazının başında da belirttiğim gibi benim açımdan üzerine tekrar tekrar düşünülmesi gereken bir sorundur. Bunu muhtemelen Eichmann Davası’nı konu edindiğim zaman daha iyi anlatabileceğim…
Kendiyle hesaplaşmanın zorluğu ve değeri üzerine
Şimdilik burada noktalı virgülü koyup, Hannah Arendt’i Ocak 1964’te sevgili dostu, din bilgini Gershom Scholem’le yaptığı yazışmasındaki bazı önemli saptamalarıyla uğurlayalım. Aşağıdaki bölüm yine Fatmagül Berktay’ın yukarda andığım makalesinden:
“Scholem Arendt’e ‘Yahudi halkına karşı sevgi göstermemesinden dolayı duyduğu üzüntüyü yazdığında Arendt kendisi için sorunun Yahudileri ‘sevmek’ ya da onlara ‘inanmak’ olmadığını , kendisinin ‘hiç tartışmasız onlara ait olduğunu’ belirtir. Bu tartışmasız aidiyet onun Holokost hakkında yazdığı her şeyin gerekçesidir. Çünkü Arendt, insanın hangi kimlikle ya da kimliğinin hangi yanıyla aşağılanıyorsa gene onunla kendisini savunması gerektiğini daha çocukken öğrenmişti, ama aynı zamanda o kimliğe saygı göstermenin onu -yani bizzat kendisini- eleştirebilmekten ve sabit bir kimliğe çakılıp kalmak anlamına gelen kimlik yüceltmelerine ya da ‘mağdur söylemine’ kapılmamaktan geçtiğini düşünmekteydi. Yahudi konseylerinin (Judenrate) tavrına dikkat çekmesinin nedeni Arendt’in ‘kendinden nefret eden bir Yahudi’ olması değil, vizyonunu belirli bir sabit kimlikle sınırlı olmayan bir düşünürün sadece totalitarizmin, sadece suçluların ve muktedirlerin değil, mağdurları dönüştürme potantiyeli olduğunu saptamasıdır. Nitekim Arendt, düşünmenin kayıtsız şartsız taraf tutmak değil, en başta kendi ‘tarafını’, kendi ait olduğu kimliği ve onun eylemlerini eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmak olduğu kanısındadır. Düşünen insan, hakikati söylemek, ‘hakikat anlatıcısı’ (parhessiastes) olmak zorundadır, ama unutmamak gerekir ki, başkası hakkındaki hakikati anlatmak görece kolayken, kişinin kendisi ve kendi tarafı hakkında hakikati anlatması çok daha zordur ve dolayısıyla daha değerlidir.”