Göze Çarpanlar Holokost Röportajlar

Türkiye resmi tarih yazımı/söyleminde Yahudiler ve Holokost

Türk resmî tarih yazımında anlatılan: ‘Biz mert Osmanlılar, Yahudileri misafir olarak kabul ettik; dolayısıyla misafir olarak davransınlar, bize bir minnet borçları var, itiraz etmesinler.’

Kaynak: Söyleşiyi artıgerçek için Kazım GÜNDOĞAN* gerçekleştirilmiştir.

Türkiye düşün dünyasında üzerinde en az konuşulan ve tartışılan konulardan biri Türkiye Yahudileri ve Holokost sürecinde Türkiye devletinin tavrı  konusudur.  Bunun nedenleri konusunda net şeyler söyleyebilmem zor. Zira benimde içinden geldiğim sosyalist düşün dünyasında bu konu yeterince bilinen veya araştırılan bir konu olmadı.  Böyle olunca sağlıklı düşünce üretimi gerçekleşmedi ve üretilen fikirler de resmi tarih tezinin gölgesinde kurtarılamadı.

Pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da Türkiye resmi tarih yazımı/söylemi hakikatten uzak ve hastalıklı haliyle etkinliğini sürdürmektedir.

Bu konuya dikkatleri çekmek, hakikatin bilinmesini sağlamak ve yeni bir tarih bilinci ve yazımına katkı bulunmak amacıyla bu alanda uzun yıllardır çalışmalar yapan, eserler üreten yazar Corry Guttstadt ıle bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bu söyleşide her bir soruya verilen yanıtlar birer konferans konusu olabilecek kadar kapsamlı olmasının yanı sıra bu konuda son derece ufuk açıcı derslerle doluydu benim için. Teşekkürler Corry…

CORRY GUTTSTADT

1955 yılında Hamburg’da doğdu.

1980 askeri darbesinin arifesinde ve darbeden sonra Almanya’ya gelen Türk ve Kürt mültecilerle tanıştı.  Mültecilerle dayanışma faaliyetlerinde yer aldı ve bu vesilesiyle Türkçe öğrendi.

Almanya’da çeşitli ırkçılık karşıtı ve insan hakları kuruluşlarında aktif yer aldı ve hala bu alanda çalışıyor.

Türkçe-Almanca çevirmenlik ve gazetecilik yaptı.

2005 yılında Hamburg Üniversitesi Türkoloji ve Tarih Bölümü’nden mezun oldu,

 2009 yılında aynı üniversitede “Die Türkei, die Juden und der Holocaust” çalışmasıyla doktora aldı.

Bu doktora çalışması 2012 yılında Türkçe olarak İletişim yayınlarından ve İngilizce olarak 2013’te Cambirdge University Press’te yayımlandı.

2009 ile 2018 yılları arasında Hamburg Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde değişik zamanlarda öğretim görevlisi olarak çalıştı.

Corry Guttstadt, United States Holocaust  Museum, Fransa’daki  « Fondation pour le Mémoire de la Shoah” ve Israel’in Yad Vashem gibi kurumlardan çeşitli araştırma bursları kazandı…

1994 Temmuz ayinda Hamburg üniversitesinde 1993 Sivas katliamla ilgili 3 günlük bir koferens düzenlendi ve bu  (sonra kitaplastirldi)

Vedat Aydin öldürülmesinden sonra bu konuyla  ilgili bir  Avrupa’dan bir araştırma komisyonu bölgeye götürdü ve bir rapor hazırlayarak  yayınladı..

1990li yıllarında Kürtistandaki gelismeler üzerine yazılar yazdı

2008’de Almanca olarak çıkan “Türkiye, Yahudiler ve Holokost” kitabı, 2012’de Türkçe olarak ve 2013 ‘te İngilizce olarak yayımlandı.

Kitapları:
2014’te yayımlanan „Wege ohne Heimkehr“ – Die Armenier, Der Erste Weltkrieg und die Folgen, Bir Ermeni edebiyatı antolojisi,

2016’de IHRA dizisinde yayılanan (Thomas Lutz, Bernd Rother ve Yessica San Romanla birlikte) “Bystanders, Rescuers or Perpetrators? The Neutrals and the Shoah

2019 Kasım ayında Fransa’da çıkan  (Henirette Asseo ve Alain de Toledo’la beraber) “Muestros Dezaparesidos” , Fransa’dan ölüm kamplarına sürülen Sefarad Yahudiler için bir anma kitabı.

Şu an Türkiye’den göç eden Yahudilerin “Zwischen Aufbruch und Verfolgung” başlıklı bir biyografi kitabı üzerine çalışıyor. (Mayıs 2021’de yayınlanacak

Ve ayrıca

“Türkiye’de ve Türkiye’den Antisemitizm”  isimli bir derleme kitabı üzerine çalışıyor…

“Türkiye, Yahudiler ve Holokust” kitabı  Türkiye de bu konularla ilgili herkes tarafından bilinir…

TÜRK RESMİ TARİH YAZIMINDA VE TÜRKİYE’DE GENELLİKLE ANLATILAN ‘BİZ MERT OSMANLILAR, YAHUDİLERİ MİSAFİR OLARAK KABUL ETTİK; DOLAYISIYLA MİSAFİR OLARAK DAVRANSINLAR, BİZE MİNNET BORÇLARI VAR, İTİRAZ ETMESİNLER’

Türkiyeli Yahudilerin tarihine dair kısa bir bilgiyle başlayalım. Osmanlı İmparatorluğunda Yahudilerin ekonomik, sosyal ve siyasal durumu nasıldı? Yaklaşık ne kadar Yahudi yaşamaktaydı? Bir Hilafet devleti olan Osmanlı’nın Hıristiyanlar ve Kızılbaşlar’da olduğu gibi Yahudiler üzerinde de bir baskısı var mıydı?

Sorunuza bir itirazla başlamak istiyorum. “Osmanlı İmparatorluğu … bir hilafet devleti olarak” ifadesiyle, sanki tek tip, katı, sârih ve belli bir hedefe yönelik altı yüz yıllık bir politika varmış iması ediliyor. Bu yaklaşım tarih dışı ve yanlış bir yaklaşım. Osmanlı Devleti, kurulduktan iki yüz küsur yıl sonra hilafet ilan edildi. Ayrıca, İslamiyet’e verilen önem ve uygulamalardaki sertlik, dönemsel ve bölgesel olarak çok değişiyordu. Örneğin Alevilerin yöresel devlet temsilcileriyle iyi ilişkilerin olduğu dönem de vardı. Yani bu soruya genel bir cevap vermek mümkün değil.

Yahudilere gelince: Türk resmî tarih yazımında ve Türkiye’de genellikle anlatılan hikâye: “Biz mert Osmanlılar, Yahudileri misafir olarak kabul ettik; dolayısıyla misafir olarak davransınlar, bize bir minnet borçları var, itiraz etmesinler”.

Buna karşın ilk vurgulanması gereken husus, Anadolu’da veya bugünkü Türkiye topraklarında, Türklerden ve Osmanlılardan çok önceden beri Yahudilerin yaşadığıdır. Osmanlı’nın fethettiği her şehirde, mesela Bursa, Edirne’de, bir Yahudi cemaati mevcuttu. İkincisi, Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudilerin çok farklı grupları vardı. Eski Bizans topraklarında ilk Yahudi diasporası olarak adlandırabileceğimiz Romanyot Yahudileri yaşıyordu. Hemen hemen bütün Ege ve Akdeniz kıyılarında, Roma’dan, yani Bizans’tan kalma Yahudi cemaatleri vardı. Bugünkü Kürdistan topraklarında Aramca konuşan Yahudi cemaatleri vardı. Mesela, Hakkâri, Van ve bugün Irak Kürdistan’ında bulunan Akra’da…Arap bölgelerinde de yerleşik Yahudi cemaatleri vardı. Bağdat’taki cemaat çok önemliydi. 20. Yüzyılın başlarında dahi Bağdat’ın nüfusunun yüzde yirmisi Yahudi’ydi. Onun dışında 15. ve 16. Yüzyılda, Reconquista olarak adlandırılan Hıristiyanların İspanya’yı fethetmesiyle ve orada yaşayan Yahudi ve Müslümanları “ya ölüm ya vaftiz” sloganıyla zorla ihtida ettirip, öldürüp veya topraklarından kovması sonucunda 16. yüzyılda on binlerce Sefarad Yahudisi İber Yarımadası’ndan (önce İspanya sonra da Portekiz’den) Osmanlı topraklarına geldi. Bugün Türkiye’de veya başka ülkelerde yaşayan Türkiyeli Yahudilerin hemen hepsi Sefarad kökenli olduklarını, atalarının İspanya’dan geldiklerini iddia ediyorlar.

Sefarad göçü tabi ki çok çok önemlidir ancak tarih yazımında sayı veya oran olarak çoğu zaman abartılıyor. 17. yüzyılda örneğin Konstantinopolis (İstanbul) Yahudi cemaatinin ancak dörtte birini Sefarad’lar oluşturuyordu. Peki neden çok daha fazlası kendini Sefarad olarak algılıyor? Veya neden Türkiye’nin tarih yazımında hemen herkes bütün Türkiye Yahudilerini Sefarad olarak adlandırıyor? Cevabı şudur kanaatimce; Sefaradlar ilk geldikleri zaman ekonomik ve kültürel açıdan iyi durumda idiler. İspanya’dan o dönemin çağdaş bilimini, sanatını ve parasını getiriyorlardı. Dolayısıyla gelmeleri Osmanlı Devleti için faydalıydı. Bu sebeplerle, hekimlik gibi veya başka bilgi isteyen mesleklerde hatta idarede yer bulabildiler. Ancak Osmanlı idaresi bir ayırım yapıyordu. Osmanlı vergi ve idare kaynaklarında Yahudiler “sürgün” ve “kendi gelen” olarak ikiye ayrılıyordu. “Kendi gelen” ile İspanya’dan gelmiş, vasıflı, eğitimli – ve bazen varlıklı – Sefarad Yahudileri kastediliyordu. “Sürgün” olan ise Osmanlı idaresi tarafından devletin ihtiyaçlarına göre “sürgün” edilenlerdi. Örneğin Konstantinopolis fethedilirken şehrin büyük kesimi talan edildi ve Osmanlı yönetimi, şehre alışık, esnaf ve sanatkâr insanları şehre getirmek istedi. Selanik’te yaşayan Yahudileri ve başka etnik grupları bu amaçla toplayıp Konstantinopolis’e sürgüne tabi tuttu. “Kendi gelen” olarak sınıflandırılan grup hem vergi hem haklar açışından çok avantajlı bir durumdaydı. “Sürgün” olarak bir şehre sürülen Yahudilerin birkaç neslinin de o şehri terk etmesi yasaktı ve Osmanlı idaresinin onlara emrettiği mesleklerde çalışmak zorundaydılar. Dolayısıyla Sefarad olmak avantajlıydı ve sonraki yüzyıllarda diğer Yahudiler de giderek “Sefaradlaştı”. Artık ezici çoğunluk kendini İspanya’dan gelen Yahudilerin torunu olarak tanımlamaktadır.

Ancak Sefaradların bu “altın dönemi” 100-150 yıl sürdü. 18. Yüzyıldan itibaren Yahudilerin durumu bozulmaya başladı. 18.-19. Yüzyıllarda Avrupa’dan gelen gezgin veya diplomatlar, raporlarında ve anlatımlarında Yahudilerin “çok yoksul” olduğunu vurgular. Ermeniler ve Yunanlılardan daha da düşük pozisyondaydılar. Ancak 19. Yüzyılın sonunda eğitimle beraber bu durum kısmen düzelecekti. Yine de 19. Yüzyılın sonunda tipik, ortalama bir Yahudi düşündüğümüzde onun bir hamal olduğunu bir banker olmadığını görürüz. İçlerinde birkaç banker olsa da Yahudilerin ezici çoğunluğu yoksuldu. Ve nüfus olarak da diğer Gayrimüslim gruplardan –azınlık demeyeyim- daha az idiler. 20. Yüzyılın başında Osmanlı topraklarında yaklaşık 350 Bin Yahudi yaşıyordu. Kalabalık bir nüfus elbette, dünya çapında Rusya ve Amerika’dan sonra gelen üçüncü büyük cemaat idi ama tabii rakam olarak. Toplumun bütün nüfusuna oranı ise yaklaşık yüzde 2’yi buluyordu.

SON YILLARDA YAYILAN, ‘YAHUDİLERİN JÖNTÜRKLERLE ÖZEL BİR BAĞI VAR’ SÖYLEMİNİN SAÇMALIĞINA DİKKAT ÇEKMEK İSTİYORUM

Osmanlı’nın çöküşü ve uluslaşma sürecinde, özellikle “Jöntürkler” olarak bilinen ve sonra İttihat ve Terakki’ye dönüşen siyasal harekete bakıldığında Türk, Ermeni, Kürt, Rum kökenli eğitimli insanlardan oluştuğu görülür. Bu süreçte Yahudi toplumunun aydınlarının nasıl bir tutum aldığı konusunda neler söylemek istersin?

Müsaade ederseniz, Jöntürk’lere gelmeden önce, kısaca II. Abdülhamit dönemine değinmek istiyorum, çünkü o dönemde Yahudilerin durumunu üç etken değiştirdi:
Birincisi, eğitim konusunda ciddi bir ilerleme kaydettiler. Abdülhamit zaten genel bir eğitim sistemi getirmişti. Aynı dönemde Fransız Yahudilerinin bir hayır kurumu olan Alliance Israélite Universelle Osmanlı ve Ortadoğu’da pek çok okul kudu. Bu sayede éğitim seviyeleri bir-iki nesil içerisinde iyileşti. İkinci etken, Osmanlı’da yaşayan Yahudi toplumunun bileşiminin göçlerle değişmesidir. Doğu Avrupa’dan, Rusya’dan hatta Romanya’dan, oradaki pogromlardan, katliamlardan kaçan Yahudiler Osmanlı’ya geldi. Abdülhamit, gelenlerin birçoğunun Filistin’e yerleşmesine müsaade etmediği için İstanbul’da veya Ege yöresine yerleştirildiler ve mesela çoğu mesela Anadolu ve Bağdat tren hatlarının inşaatlarında çalışıyorlardı. İşin ilginci, bunların belli bir kesimi siyasi fikirleri benimsemişti. Yani gelmeden önce zaten ya sosyalist ya da Siyonist idiler. Üçüncü etken, iletişim olanaklarının artmasıdır. Ulaşım, ticaret, haber alma olanakları Yahudilerin Batı Avrupa ülkeleri ile ilişkilerini kolaylaştırıyordu. Bazıları bu ülkelere seyahat ediyordu. Ayrıca binlerce Osmanlı Yahudisi, Fransız hükümetinin onlara sunduğu vatandaşlığı, “proteksiyon” dediğimiz himayeyi kabul etmişti. Bu etkenlerin bir sonucu olarak cemaat içerisinde, kutuplaşma demeyelim de, üç grup oluştu: İlki, geleneksel olarak biraz muhafazakâr olan, geleneksel yaşamı ve padişahla ilişkileri aynen sürdürmek isteyen, siyasetle ilgilenmeyen veya siyasetten uzak kalmak isteyen kesimdi. İkincisi “Alliance-cılar” dediğimiz kesim. Yani Alliance okullarının mezunları, ki zaten mezunların dernekleri vardı. Onlar aydınlanmanın değerlerini savundular, sonra bunların belli bir kesimi Jöntürklere yakın bir tavır takınmışlardı. Üçüncü kesim, ki onlardan pek bahsedilmez, Siyonistlerdi. Yani sadece illa Filistin’e yerleşmek isteyenler değil, Siyonistlerin sosyalist fikirlerini de benimseyen bir kesim bulunmaktaydı.

Jöntürkler konusuna gelirsek… Jöntürk kavramının bence iki manası var: ilki geniş olan, yani Abdülhamit’e muhalif olan Paris’te iki kongrede buluşan ya da başka yerlerde, örneğin Mısır’da muhalif gazeteler çıkaran, Türk-Müslüman olmayan başka grupların da dahil olduğu muhalefet yelpazesi diyebiliriz. Bugün Jöntürk dediğimizde İttihatçıları düşünüyoruz ama İttihatçılar da, onların milliyetçi fikirleri de sonradan egemen oldu. Bu açıdan son yıllarda yayılan, “Yahudilerin Jöntürklerle özel bir bağı var” söyleminin saçmalığına dikkat çekmek istiyorum. Özellikle bazı Ermeni çevreleri, bazı solcular, maalesef bu konuda İslamcı kesimin propagandasını benimsiyor ve Yahudilerin Jöntürkler içerisindeki durumunu yanlış okuyup abartıyorlar. Onlara göre Yahudiler, Jöntürkleri, İttihatçıları kontrol ediyormuş, bu tamamen yanlış! Yahudilerin belli bir kesimi İttihatçıları destekliyordu ya da çok daha geniş anlamda Jöntürkleri destekliyordu. Ama içlerinde mesela Ahrar Fırkası’nı, yani liberal dediğimiz Prens Sebahattin’in partisini destekleyen de vardı. Şu da önemli: Abdülhamit’in baskıcı rejiminden sonra siyaset yapmak, dernek veya dergi kurmak serbest olunca çok sayıda insan siyasete katıldı ama fikirlerin çabuk değiştiği bir dönem yaşanmakta idi. Bugün İttihatçı olan biri iki yıl sonra komünist olabiliyordu. Bugün Ahrar Fırkası üyesi birisi bir yıl sonra İttihatçı olarak karşımıza çıkabiliyordu. Ermeniler için de keza bu geçerli idi, mesela Taşnak Partisi, 1913’e dek koalisyon içindeydi İttihatçılarla. Başlangıçta 1908 devrimini hemen herkes seviyordu, kucaklıyordu; kardeşlik, eşitlik, ortak bir hür yaşam için sokağa dökülmüştü pek çok kesimden insan. Ama bu durum zamanla değişti, bunu unutmamak gerekiyor. Mecliste, en düşük mebus sayısı sadece 4 kişi ile Yahudilerin idi Rumların 23, Ermenilerin 12… 4 Yahudi mebustan ise sadece ikisi İttihatçıydı, buna karşın Vitali Farragi, Ahrar Fırkasını destekliyordu.

ORTAK BİR TUTUMLARI YOKTU: BAZILARI ERMENİLERİ DESTEKLİYORDU: EVLERİNE ALDILAR, KORUDULAR. BAŞKALARI DA, MÜSLÜMANLARLA BERABER ERMENİLERE KARŞI YÜRÜDÜ, EVLERİNİ YAĞMALADILAR

1915 Ermeni ve Süryani, 1919 Rum/Pontus soykırımı bir etnik temizlik ve inanç kırımıydı.  Yanı sıra mülkiyetin gasp edilmesi ve el değiştirmesiydi. Türk ve İslam olmayan Yahudi toplumu bu soykırımlar sürecinde neler yaşadı?

1915 Ermeni soykırımı çalışma alanım değil bunu şerh düşmek isterim. Ayrıca bildiğim kadarıyla Yahudilerin, Ermeni soykırımı karşısında nasıl bir tutum aldığına dair kapsamlı bir çalışma da yok. ABD’de Vanderbuildt üniversitesinde görevli olan Osmanlı-Yahudi tarihçisi Julia Phillips Cohen, bir yazısında 1895 – 1896’da Ermenilerin İstanbul’daki banka baskınından sonra gerçekleştirilen Ermeni katliamı sırasında Yahudilerin tutumlarını araştırdı. O araştırmadan yola çıkarsak Yahudilerin ortak bir tutumlarının olmadığı görülmekte: Bazıları Ermenileri destekliyordu; evlerine aldılar, korudular. Başkaları da, Müslümanlarla beraber Ermenilere karşı yürüdü, evlerini yağmaladılar. Ancak burada sorgulanması gereken bir husus şudur: bir insanın tüm faaliyetlerini sadece etnik veya dinsel kimliğine bağlamak da sakıncalıdır. Ev yağmalarına katılan şahıslar acaba bunu “Yahudi olarak” mı yaptılar, yoksa yoksul / lümpen olarak mı? Bugün Avrupa basını uyuşturucu satanların etnik kimliğini öne çıkararak “Kürt” ya da “Afrikalı” uyuşturucu kaçakçıları yazdığında, bunu protesto ediyoruz. Bence tarih yazımında da buna dikkat etmek gerekir, her davranışı etnik/dinsel kimliğe bağlamamak gerekir.

1915’in jenosidinde bildiğim kadarıyla Yahudiler yekpare bir grup olarak bir tutum sergilemediler. Mesela Osmanlı’da bulunan ya da zaman zaman Osmanlı’ya gelen Avrupalı Yahudilerin bazıları, Ermeni jenosidine karşı seslerini yükselttiler. Dreyfus’un ilk destekleyenlerin biri olan Fransız avukatı Bernard Lazare bunlardan biridir. Kendisi bağlı bulunduğu Siyonist örgütünü, Abdülhamid’e gösterdikleri oportünizm yüzünden sertçe eleştiriyordu.
Ayrıca bir örnek anlatabilirim size. Romanya’dan çocukken ailesiyle Filistin’e göç etmiş; (İbranice buna aliyah denir) yani aliyah etmiş Sarah Aaronsonorada kardeş ve arkadaşlarıyla “Nili” isimli küçük bir Siyonist gruba katılır. Kendisi bir ara İstanbul’da evli olup kocasından ayrılmıştır ve tam 1915 yılında İstanbul’dan Filistin’e dönünce, trenden tehcir edilen Ermeni kafilelerini görüp, dehşete kapılmış ve sonraki   bir-iki ay bunun travmasını yaşadı. Bunun üzere Nilli grubu, “sıra bize gelecek!” endişesi ile radikalleşti ve İngilizlerle iş birliğine girdi. Bazı araştırmacılar için ilginç olabilir, Sarah Aaronson’un bir günlüğü var ve gördüklerini oraya not etmiştir. Osmanlı ordusu, Aaronson’un üyesi olduğu Nili grubuna saldırıp ele geçirdiği Sarah Aaronson’a feci işkenceler yapılır ve Sarah bu işkence esnasında intihar etti. İşkence yapanlardan biri, sonradan Türkiye’nin en radikal İslamcı ve antisemitisti olacak Cevat Rıfat Atilhan’dı.

Ayrıca zamanında Suriye ve Filistin’in bölge valisi olan Cemal Paşa da Filistin’deki cemaatlere karşı epey baskı uyguladı. Mesela 1914’te, Nili grubu oluşmadan önce Yafa şehrindeki cemaati topyekün şehirden sürdü. 1917’de Tel Aviv’deki cemaatin de sürülmesini emretti. Ancak bu emir uluslararası baskı ve Osmanlıların müttefiki olan Almanların müdahalesiyle engellendi. Bu da Alman Hükümetinin isteseydi, Ermenilerin jenosidini durdurmak için bir şeyler yapabilecek güçleri olduğunu gösteriyor. Buna rağmen yapmadılar.

Ama genel olarak, o bölgenin, yani Filistin ve Suriye’nin dışında Osmanlıların / Jöntürklerin Yahudilere yönelik özel bir politikası yoktu. Elbette birçok grup gibi Birinci Dünya Savaşı’ndan ve sonuçlarından etkilendiler. Osmanlı Yahudilerinin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde, mesela Trakya, Ege kıyısı, Gelibolu gibi, savaşın çok şiddetli olduğu yerlerde yaşayan Yahudi cemaatler tahribata maruz kaldı. Çok sayıda insan hayatını kaybetti, malından, mülkünden oldu. Bazılarının yaşadığı bölgeler birkaç kez el değiştirdi ve gelen taraf Yahudileri diğer tarafı tutmakla suçluyordu. Yunanlılar geldiklerinde Yahudilere, “siz Türk tarafını tutuyorsunuz” diyerek, Türkler gelince Yahudilere “Siz Yunanlılarla beraber çalışmışsınız” diyerek baskı uyguladılar.

YAHUDİLER, ERMENİ SOYKIRIMI VE RUMLARIN MÜBADELESİNDEN SONRA ÇOĞU YERDE TEK VEYA EN BÜYÜK VE GÖRÜNÜR AZINLIK HALİNE GELDİLER VE MİLLİYETÇİLERİN HEDEFİ OLDULAR

Cumhuriyet dönemine gelelim; ırka dayalı ulus devlet inşa süreci Türkçülük ve İslamcılık üzerinden devam ederken Yahudi toplumunun payına ne düştü?

Bu noktada ilk olarak “Kurtuluş Savaşı” kavramına dikkat çekmek istiyorum. Bence tırnak işareti ile kullansak da yanlış, çünkü bu kavram, Türkiye’yi emperyalist güçlerin kurbanı olarak gösteriyor. Azınlıklar da emperyalist güçlerin beşinci kolu olarak görülüyor. Bu tarih anlatımı, bugüne dek devam ediyor ve sadece İslamcı ve sağ görüşlü kesimlerce değil, solcular tarafından da benimseniyor. Oysa Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı veya İttihatçılar tarafından sürülen bir yayılma savaşıydı, Orta Asya’ya kadar ilerlemeyi hedeflediler ve kaybettiler. Henüz 1918 sonbaharında Osmanlı ordusu Bakü’yü işgal etti ve bütün o bölgeye yayılmayı hedefliyordu. Mağlup olunca kendilerini mağdur ve kurban olarak gösterdiler. Savaş, gayrimüslim cemaatler için çok kötü sonuçlar doğurdu. Zaten “Kurtuluş Savaşı” İslami bir projeydi, millî müdafaa cemiyetleri, İslami örgütler olarak kuruldu. Dolayısıyla kitaplarda öğrendiğimiz emperyalist güçlere karşı sürdürülen bir savaş olduğu. Ama fiilen Doğu’da Ermenilere ve Batı’da Rumlara karşı verilen bir savaştı.

Yahudiler aslında iki taraf arasında kaldılar. Müslüman olmadıkları için ilk etapta orduya alınmamışlardı, hatta bazıları çalışma tugaylarına sürüldü. Leyla Neyzi’nin yayınladığı bir Yahudi’nin günlüğünde bu husus detaylı anlatılmaktadır. Bazı Yahudiler ordu resmileşince savaşa katıldılar. Ancak genel olarak Yahudi cemaatleri iki cephe arasında kaldı ve özellikle köklü Yahudi cemaatlerinin yoğun olarak yaşadığı İzmir, Aydın, Edirne gibi şehirler savaşta talan edilince cemaatleri de talan edildi. Hatta bazı yerlerde, örneğin Aydın’da Türkler şehri Rumlardan geri alınca Yahudilere orada yerleşmeyi yasakladılar.

Erişebildiğim hatıra ve arşivlere göre Yahudilerin çoğunun Cumhuriyetten olumlu beklentileri vardı. Bunun farklı nedenleri vardır. Osmanlı’nın son döneminde, Yahudilerin durumu kısmen iyileştiği için Hıristiyanlar tarafından rakip olarak görülüyorlardı ve bazen de Hıristiyan azınlıkların baskılarına maruz kalmışlardı. Türk-Yunan Savaşı’nın ardından geri çekilen Yunan birliklerinin yaptığı saldırılara da maruz kaldılar. Batı Anadolu Yahudilerinin bir kısmı, en azından zamanın sözcülük görevini üstlenen Yahudi entelektüellerinin çoğu, Türkleri kurtarıcı olarak görüyordu ve Kemalistlerin ilericilik ve laikleşme coşkularını paylaşıyorlardı.

Ancak bu beklentilerin çoğu boşa çıktı. Yahudiler, Ermeni soykırımı ve Rumların mübadelesinden sonra çoğu yerde tek veya en büyük ve görünür azınlık hâline geldiler ve milliyetçi saldırıların hedefi oldular. İlk yıllarda bile karalama kampanyası yürütüldü. Mesela solcu geçinen Celal Nuri, ki kendisi sonra İleri ismini aldı ve gazetesinin ismi de “İleri” idi, yazılarda Yahudileri “Kanımızı emenler!” diye hedef gösteriyordu. Ayrıca Lozan Antlaşmasıyla Yahudilere ve diğer Gayrimüslim azınlıklara verilen cemaat otonomisi çok kısıtlandı. 1926’da çıkan Memurin Kanunu’ndan ötürü de binlerce Gayrimüslim işten atıldı. “Memur” sadece devlet şirketlerinde, büroda çalışanlar değildi. Tramvay şoförü, garda veya limanda çalışan işçiler de memur sayılıyordu. Avrupa’da yaptığım röportajlarda çok sayıda Türk kökenli Yahudi bana babalarının böyle bir işten atıldığı için Avrupa’ya geldiklerini anlattılar. Yine de Yahudilere karşı uygulanan baskıların, Ermenilere ve Rumlara yönelik baskılardan daha az olduğunu eklemeliyim. Mesela serbest dolaşım hakkı Ermeniler ve Rumlar için tamamen kısıtlanmıştı. Serbest dolaşım hakkı Yahudilere için kısıtlansa da belli bir süreden sonra yumuşatıldı. Ancak kültürel Türkleştirme çok önemli burada; Yahudi okullarının bazıları kapatılıp, bazıları tam kontrol ve denetim altına alındı. Kendi etnik veya dinsel kimlikleri üzerine dernek kurmaları yasaktı. En belirgin Türkleştirme uygulaması herhalde “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasıdır. Bu yüzden çoğu yerde başka bir dilde gazete okuyan insanlar saldırıya uğradı. Milliyetçi öğrenciler Yahudi Hastanesi’nin İbranice yazılarını çekiçle söktüler. Bütün bunların sonucu olarak on binlerce Yahudi Türkiye’yi terk etti. Okuduğum anılar veya raporlardan çıkardığım sonuç ortak hissiyatın şu olduğudur: Biz cumhuriyetten olumlu beklentilere sahiptik ama Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşı olma umudumuz boşa çıktı, çünkü hep dışlandık.

DÖRT YÜZYILDIR SEFERAD YAHUDİLERİNİN KÜLTÜREL MERKEZİ OSMANLI’DA İKEN 1930’LU YILLARDA FRANSA, SEFERADLARIN KÜLTÜREL MERKEZİ OLDU

1920’li ve 30’lu yıllarda TC’de yaşayan Yahudilerin üçte bir hatta yarısı ülkeye terk etti ve özelikle Fransa’da çok canlı bir hayat kurdular.

O yıllarda Avrupa’ya göç eden Türkiyeli Yahudilerin sayısı 25 ile 30 bin arası tahmin ediliyor ki hem sayıları hem hayatları çok önemli. Bugün Türkiye’de yaşayan 12 bin kişilik Yahudi cemaatinin iki katı insan gidiyor. Olağanüstü bir göç dalgası… Gittikleri yerlerde yeni cemaatler, dernekler ve işler kurdular, yani onların hayat hikâyeleri Türkiyeli Yahudilerin tarihinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Daha önce de farklı sebeplerle göç edenler vardı. Mesela bazıları 1900’lü yılların başında okumak için gittiler. Osmanlı telgraf ajansının kurucusu olacak Salih Gürcü öğrenci olarak Paris’e gitti ya da Almanya’da felsefe okuyan Fernando Gerassi ressam oldu ve Pablo Picasso’nun yakın dostu idi . Bu ilk dönemde tüccarlar, mesela Berlin, Lyon, Paris, Marsilya’ya göç etti. Bütün o şehirlerde oryantal dedikleri –çünkü Türkiye henüz kurulmamıştı- Yahudi cemaatleri kuruldu, sinagoglar açıldı. Jöntürklerin 1909 yılında askerlik görevini azınlıklar için de mecbur kılmasından sonra da çok sayıda Yahudi göç etti. Yine de en büyük göç dalgası Cumhuriyet kurulduktan sonra yaşanmıştır. Göç edenlerin çoğu fakir insanlardı, işportacı veya işçi olarak geçiniyorlardı. Tüccarların çoğu ise halı tüccarıydı, hatta Avrupa’daki, örneğin Berlin’de, Lyon’da, Brüksel’de, Paris’teki Türkiye Yahudi cemaatlerinin kurucularının belki yüzde ellisi halı tüccarıydı, ya da halı tamirciliği veya yıkamacılığı yapıyordu. Başka mesleklere sahip olanlar da vardı. Örneğin Paul Misraki, Fransa’nın 20. yüzyıl sinema müziğinin en önemli bestecisidir. Çoğunuz onun film müziklerini bilirsiniz ama kimse onun bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İstanbul’dan Paris’e geldiğini hatırlamaz. Yine İstanbul kökenli Ray Ventura, dönemin en meşhur orkestrası “Ray Ventura et ses collégiens”da müzik ve beste yapıyordu. Paris Rue Popincourt’daki sinagog en eski Türk Yahudi Sinagogudur, Türkiyeli Yahudiler sadece Paris’te dört ayrı sinagog kurmuşlardı. Dört yüzyıldır Seferad Yahudilerinin kültürel merkezi Osmanlı iken 1930’lu yıllarda Fransa, Seferadların kültürel merkezi oldu. Fransa’da “Union Universelle des Communautés Sépharadites” isimli uluslararası bir Sefarad çatı örgüt kurdular ve bir dergi çıkarıyorlardı: Le Judaïsme Sépharadi ve bu faaliyetlerde öncülük yapanlar genellikle Türkiyeli Yahudilerdi. Mesela Ovadia Camhy, Nissim Oavadiya, Robert Mitrani…

NAZİLER İKTİDARA GELDİKTEN (…) SONRA DAHİ TÜRKİYE YURT DIŞINA EN ÇOK ALMANYA’YA ÖĞRENCİ GÖNDERMESİDİR, Kİ BU KONU ÜZERİNDE ÇALIŞILMAMIŞTIR. HERKES TÜRKİYE’YE GELEN ALMAN BİLİM ADAMLARINI ÇALIŞIYOR AMA NAZİ ALMANYA’SINDA EĞİTİM ALMANIN TÜRK BİLİM İNSANLARININ KENDİ HAYATLARINDA VE ÇALIŞMALARINDA NASIL ETKİLERİ OLDUĞUNU BİLMİYORUZ

Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı ülkelerden biri olan Almanya’da 1933 yılında Adolf Hitler liderliğinde Naziler iktidara geldikten sonra Türkiye Almanya ilişkileri nasıldı ve bu ilişkiler her iki ülkedeki Yahudi toplumunu nasıl etkiledi?

Öncelikle soruya bir itiraz: Almanya, Yahudilerin “yoğun olarak” yaşadığı bir ülke değildi, Almanya’da Yahudiler küçük bir azınlıktı, 600.000 Yahudi yaşıyordu, yani toplam nüfusun sadece yüzde 0,7’sini oluşturuyorlardı. Türkiye-Almanya ilişkileri de dönemsel olarak değişmekte idi. 1925 yılına kadar 1. Dünya Savaşında müttefik oldukları için uluslararası antlaşmalara göre ilişki kurmaları yasaktı. Yani ilişkiler yeniden 1925-1926’da başladı, ki yoğun olduğu da söylenmez. 1920’li, 30’lu yıllarda Türkiye, Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler Sovyetlerle ilişkilerini sürdürüyordu ve tek bir ülkeye bağlı olmamaya da dikkat ediyorlardı. 30’lu yıllarda Almanya Türkiye için öncelikle ekonomik açıdan en önemli ülke konumuna geldi . İngiltere, Türkiye’yi bu bağımlılıktan kurtarmak için farklı iktisadi yöntemler geliştirmeye çalıştı ama pek başarılı olamadı. İlginç bir ayrıntı, Naziler iktidara geldikten ve Almanya’nın her alanını hegemonya altına aldıktan sonra dahi Türkiye’nin yurtdışına en çok öğrenci gönderdiği ülke Almanya olmuştur, ki bu konu üzerinde çalışılmamıştır. Herkes Türkiye’ye gelen Alman bilim adamlarını çalışıyor ama Nazi Almanya’sında eğitim almış olan Türk bilim insanlarının bu eğimin kendi görüş ve çalışmalarında nasıl etkileri olduğunu bilmiyoruz.

İlişkilere dönersek: Türkiye’nin Almanya ile ittifak içinde olduğu söyleniyor, ki bu da yarı yanlış çünkü 1939 yılında Türkiye önce Fransa ve İngiltere ile bir anlaşma yaptı. Almanya bütün Balkanları işgal ettikten sonra hem tehdit altında hem dönemin Alman Büyükelçisi olan Franz Von Papen’in entrikası üzerine Haziran 1941’de Türkiye, Almanya ile bir dostluk anlaşması yaptı. Yani hem Batılı müttefiklerle hem Almanya ile bir antlaşması vardı, dolayısıyla tarafsız kalıyordu.

Bu ilişkilerin her iki ülkedeki Yahudi toplumunu fazla etkilemediğini düşünüyorum. Nazi Almanya’sı kendi antisemitist politikasını sürdürüyordu. Yahudileri, toplumun her alanından dışlamaya çalışıyordu. Almanların1941’de Sovyetlere saldırmasıyla Yahudilere yönelik Jenosit politikası başladı. Sovyetlere girerken, oradaki Yahudileri de topyekûn katletti, sonrasında da deportasyon ve imha kampları kurmaya başladı. Bu antisemitist imha politikasıyla tabii ki Türkiye’nin alakası yoktu.

Türkiye’deki antisemitist akım, Almanya’dan belli ölçüde destek aldı. Örneğin Cevat Rıfat Atilhan’ın Almanya’dan çok para aldığı söylenir, ama bu çok abartılıyor. Hatice Bayraktar’ın yaptığı titiz araştırma bunun yanlış olduğunu gösteriyor. Atilhan Almanya’ya sadece bir kere gitmişti. Nazi liderleriyle değil -liderler onu karşılamadı-, bazı şahıslarla buluştu ve Almanya’nın en antisemitist gazetesi “Der Stürmer”den baskı için bazı kalıp yani karikatür klişeleri aldı. Alman elçiliği Türkiye ile ilişkilerini bozmamak için dikkat ediyordu ve mesela Cevat Rıfat Atilhan gibi birini açıkça desteklemekten uzak kaldılar. Ancak Türkiye’deki antisemitist kişiler ve gazetelerin ruhen Almanya’dan ilham aldıkları doğrudur. Almanya’da veya ABD’de basılan antisemitist kitaplar o dönemde Türkçeye çevrildi ve epey çoğaldı.

TABİİ Kİ ÇOK GENİŞ BİR ANLAMDA DİYEBİLİRİZ Kİ BENZER MİLLİYETÇİ, IRKÇI POLİTİKA BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI DÖNEMDE TÜRKİYE VE ALMANYA’DA DEĞİL BİRÇOK AVRUPA ÜLKESİNDE – POLONYA, İTALYA, MACARİSTAN, ROMONYA VS. MEVCUTTU

Türkiye’de 1934 İskân Kanunu ve Trakya olayları ile Almanya da “1935 Nürnberg Irk Yasaları” arasında “etnik temizlik” anlayışı bakımından bir paralellik kurmak mümkün müdür?

Hayır, bence böyle çok yakın bir paralellik kurmak yanlış olur. 1934’te Türkiye’de çıkarılan İskân Kanunu zaten çok önceden, yani Osmanlı’nın son döneminde başlamış olan ırkçı, milliyetçi politikanın devamıdır; 1934 yasası eski halinin ıslahıdır. Dolayısıyla Türkiye’nin böyle bir yasa için Nazi-Almanya’sından bir “ilhama” ihtiyacı yoktu. Tabii ki çok geniş bir anlamda diyebiliriz ki benzer bir milliyetçi, ırkçı politika Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde sadece Türkiye ve Almanya’da değil bir çok Avrupa ülkesinde de – Polonya, İtalya, Macaristan, Romanya v.s. – mevcuttu. Ama özellikle İskân kanunu ve Nürnberg yasaları arasında bir paralellik yoktur: Almanya’nın antisemitist yasaları Yahudileri toplumun her alanından radikal bir biçimde dışlamayı ve yok etmeyi hedefliyordu, hatta nesiller önce ihtida etmiş ve Yahudiliğinden tamamen kopmuş insanları bile bu uygulamalara dahil ettiler. Buna karşın İskan Kanunun amacı, toplumu “Türkleştirmek”’ti .Bir Kürt aileyi ya da bir Kürt köyünü, topraklarından hatta aile fertlerini birbirinden koparmakamaçlanıyordu, ki, böylece dilini, kültürünü ve Kürtlüğünü unutsun, ki “Türk” olsun. Bu da tabii ki vahşi ama farklıdır.

‘ÇAĞDAŞ ANTİSEMİTİZM’ YAHUDİLERİ SADECE DIŞLAYAN, HORGÖREN BİR DÜŞMANLIK DEĞİLDİ: ONUN ÖTESİNDE BÜTÜN DÜNYAYI, MODERNİTE VE KAPİTALİZMİN BÜTÜN SORUNLARINI ONUNLA İZAH EDEN BİR İDEOLOJİ: ‘YAHUDİLER, KAPİTALİZMDENİ KOMUNİZMDEN, KENTLEŞME, MODERNLEŞMEYLE BERABER GETİRİLEN OLUMSUZLUKLARDAN SORUMLUDUR’

Almanya’da Nazi faşizminin Yahudileri düşman olarak görmesi ve bir soykırıma tabi tutmasının nedenleri neydi ve Holokost/soykırım ne zaman ve nasıl başladı?  Bu soykırımın Yahudilere ve insanlığa bıraktığı enkaz nedir? Holokost kavramını açarak başlamanı rica ediyorum.

“Holokost”, eski Yunanca bir kelimedir ve aslında ateşte yakılan kurban anlamına gelir. Tarihte bazen katliamların kurbanları için de kullanılıyordu. Fransız veya Almanlar tarafından yazılan bazı kitaplarda “Holokost” kavramı, Ermeni Soykırımı için kullanılıyordu ama genel anlamda çok yaygın değildi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, hatta sonraki on yıllarda Yahudi Soykırımı için “Holokost” pek kullanılmıyordu. “Yahudi Katliamı,” “Yahudi Kıyımı” ya da “Soykırım” denilmekte idi. Holokost kavramının o kadar popüler ve yaygın olması, aslında bir Amerikan dizisiyle başlıyor. 1978 yılında ABD’de yapılan “Holokost” adlı bir televizyon dizisi, 1979’da Almanya’da en popüler yayın saatinde yayınlandı. Dizi, farazi bir Alman Yahudisi Weiss ailesinin kaderini anlatarak, Yahudi Soykırımının yani bugünkü deyimle “Holokost” un boyutlarını çok geniş Alman kitlelerine gösterdi. Almanya toplumu için bir dönüm noktasıydı. Savaş’tan sonraki ilk otuz yılda Almanların çoğunluğu Holokost ’la yüzleşmemeye direndi ve kendilerini (savaşı kaybettikleri için) “mağdur” olarak algılıyorlardı. O dizinin etkisiyle ve eş zamanda başka gelişmelerden ötürü Almanya’da nihayet Almanların ne yaptıkları, soykırımın boyutu ve suçu kavranmaya başladı. Zaten sonraki yıllarda, özellikle 80’lerde, Holokost Araştırması, Holokost Anması gibi kavramlar yaygınlaştı, uluslararası düzeyde kabul edildi. Şahsen bu kavramı çok uygun buluyorum çünkü yaygın anlamıyla, tanrıya verilen bir kurban değiller katledilen Yahudiler. Mesela İsrail’de veya Fransa’da İbranice, “felaket” anlamına gelen “Şoah” kavramı kullanılıyor. Bugün uluslararası düzeyde Şoah ve Holokost, eşanlamlı kullanılıyor.

Asıl sorunuza, yani Holokost nedir, boyutları, kökleri, gelişmesi nasıldır, böyle bir söyleşide cevap vermek çok zor çünkü çok kapsamlı bir soru. İnsanlık tarihinde görülmemiş bir soykırımdır.Bir halkı “sadece” bir ülkede değil, bütün dünyada yok etmeye amaçlayan bir çabadır ki bu çabanın bir yönü de insanları öldürmek için fabrikalar kurulmasıdır…. Tarihçiler ve siyaset bilimcileri on binlerce kitap yazdı; nedenleri, gelişmesi, dönüm noktaları hâlen tartışılıyor. Burada sadece üç noktaya dikkat çekebilirim. İlki, “Nazilerin Yahudi Soykırımı işlemesinin nedenleri, kökleri ne?” sorusuna dair: Naziler gökten düşmedi. Onları harekete geçiren ideoloji, Antisemitizmdir ve o da çok eskiye dayanıyor. Hıristiyan Avrupa’da, Ortaçağda, Yeniçağda hep vardı ve 19. Yüzyılın sonları, 20. Yüzyılın başlarında, eski dinî motiflerden beslenen Yahudi düşmanlığı, çağdaş, ırkçı, biyolojik bir Antisemitizme dönüştü. “Çağdaş Antisemitizm”, Yahudileri sadece dışlayan, hor gören bir düşmanlık değildi; onun ötesinde bütün dünyayı, modernite ve kapitalizmin bütün sorunlarını onunla izah eden bir ideoloji olup vardığı yer: “Yahudiler, kapitalizmden, komünizmden, kentleşme, modernleşmeyle beraber getirilen olumsuzluklardan sorumludur.” 19. Yüzyılın sonlarında sadece Almanya’da değil, Fransa’da ve başka ülkelerde Antisemitist partiler oluştu ve meşruiyet kazandılar. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan Almanya’da, savaş sonrasında anti-cumhuriyetçi, anti-demokratik ve çok geniş antisemitist aşırı sağ-faşizan bir hareket gelişti. 1933’te Naziler iktidara geldiğinde geniş sağ faşizan örgüt ve kitlelerin desteği vardı. İlginç bir parantez, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, sağ-faşizan kümeler ve Nazi partisinin, Kemalist hareketi olumlu bir örnek olarak görmesidir. Almanya Versay Antlaşması sonucunda toprak kaybedip yoğun tazminat parasını öderken “Türkiye Sevr Antlaşması’nı yırtıp atmış, savaş açmış,” diyerek Türkiye’deki milliyetçi hareketi kendilerine  örnek olarak gördüler.

HOLOKOST’U BAŞKA SOYKIRIM VEYA KATLİAMLARDAN FARKLI KILAN ÖNEMLİ NOKTA, ALMANLARIN İŞGAL EDİLEN POLONYA TOPRAKLARINDA ÖLÜM FABRİKALARI KURMALARIDIR. YANİ GAZ ODALARINA SAHİP OLAN, SİSTEMATİK BİR ŞEKİLDE İNSANLARI ÖLDÜRMEYİ AMAÇLAYAN VE ‘ÖLÜM FABRİKALARI’ OLARAK ÇALIŞAN KAMPLAR KURULDU

Konuya dönersek, Holokost’un gelişmesi, Nazilerin Yahudileri yok etme kararının nedenleri gibi konuları tarihçiler hala tartışıyor. Bazıları, Nazilerin başından beri Yahudileri yok etmeyi planladığını savunuyor. Başkaları, Nazilerin Yahudi politikasının gittikçe radikalleştiğini ve soykırımın aldığı boyutların ancak savaşın koşularında mümkün olduğunu dvuguluyor. Holokost Naziler iktidara geldikten sonra adım adım gelişti. Önce Yahudilerin haklarını ellerinden aldılar; kamu görevlerinden, kültür alanından, tıp ve birçok meslekten uzaklaştırdılar. Sonra mal ve mülklerine el koydular, 1939’da Polonya’yı işgal ettikten sonra oradaki Yahudileri Gettolarda topladılar. Almanya’da yaşayan Yahudileri evlerinden atarak önce “Judenhaus” (Yahudi-evi) dedikleri toplu evlere, sonra Polonya’daki gettolara sürdüler. Savaş başladıktan, yani Almanya Polonya’yı işgal ettikten sonra soykırım başladı ve Sovyetlere saldırmasıyla (1941’de) asıl korkunç boyutunu aldı. Bunu mümkün kılan bazı unsurları da belirtmeliyim: Birincisi; Almanlar, Polonya’ya saldırmadan birkaç hafta önce Almanya içerisinde bir ötenazi programına başlamışlardı. Bedensel ve zihinsel engellileri öldürmüşlerdi, ki bu, Holokost’a doğru ilk adım idi. Kurbanlar Yahudi değildi ama masum insanları öldürmek Nazi devletinin bir politikası olmuştu. Ayrıca Almanya’da Slav halklara karşı korkunç bir ırkçılık gelişmişti. Sadece Nazilerden değil, kendilerine Nazi demeyen çok sayıda ırkçı Alman bilim insanı ırkçı bir ideoloji savunuyordu: “Doğu’daki alan, bizim yaşam alanımızdır. Slav halklar, Polonyalı, Rus ya da Yugoslav olsun, alt ırklardır. Bu toprakları işgal etmek, Almanlaştırmak ve Slav halkları oradan sürmek ya da öldürmek bizim hakkımızdır.”diyorlardı.

Bu ideoloji Polonya ve sonrasında Sovyetler’e, Yugoslavya’ya karşı yürütülen savaşın yöntemlerini çok etkiledi. Toplu katliamlar işledi Almanlar. Doğuda, yani Slav halklara karşı uygulanan işgal yöntemleri, Batı Avrupa ülkelerini işgal politikasından çok farklıydı. Mesela Polonya’nın Yahudi olmayan Hıristiyan bilim insanlarını ve elitini de yok etmeyi hedefliyorlardı Almanlar.

Dolayısıyla Holokost’u diğer ırkçı imha politikalarının çerçevesinde görmek gerekiyor. Ayrıca, Holokost birçok bölgede farklı yürütüldü. Mesela Orta ve Batı Avrupa Yahudileri, 1942’den itibaren Polonya’da kurulan ölüm fabrikalarına (Auschwitz, Sobibor etc.) tehcir edilip, orada öldürüldü. Litvanya, Letonya, bugünkü Ukrayna ya da Romanya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde Yahudilerin çoğu, yaşadıkları yerde, Alman “Einsatzgruppen” yani SS- birlikleri tarafından, bazen de yerel halk veya faşist grupların desteği ile vurularak öldürüldü. Holokost’u başka soykırım veya katliamlardan farklı kılan en önemli nokta, Almanların işgal edilen Polonya topraklarında ölüm fabrikaları kurmalarıdır. Yani gaz odalarına sahip olan, sistematik bir şekilde insanları öldürmeyi amaçlayan ve “ölüm fabrikaları” olarak çalışan kamplar oluşturuldu.

Bir başka önemli nokta, Alman bürokrasisinin her kolunun ve devletin her kurumunun soykırımın lojistiğine yardım etmesidir. Böylece Almanya, devleti ve toplumuyla bir soykırım ülkesine dönüştü. Alman savaş mantığına aykırı olarak, asker nakliyatı için öncelikli olması gereken tren vagonları, savaşı kaybetme pahasına Yahudileri taşımak ve yok etmek için kullanıldı. Soykırım, Almanlar tarafından işgal edilmiş, günümüzde 35 farklı Avrupalı ülke sınırları içinde sistematik bir şekilde işlendi. Sadece Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde savaştan önce yaklaşık yedi milyondan fazla Yahudi yaşıyordu ve beş milyona yakın Yahudi burada öldürüldü, bunlardan 3 milyonu sadece Polonya’daydı. Wannsee Konferansı protokolünün gösterdiği gibi, Naziler tarafsız ülkelerin Yahudilerini de yok etmeyi amaçladılar. 

Tarafsız ülkelerin kitabı

Corry Guttstadt’in de derlediği ve 2016’de IHRA (Uluslararası Holokost Anma Birliği) tarafından yayımlanan ‘Bystanders, Rescuers or Perpetrators? – The Neutral Countries and the Shoah’ kitabı tarafsız ülkelerinin Holokost dönemindeki politikaları ele alıyor. Bu link’ten indirilebilir

ASLINDA NAZİ ALMANYA’SINDA BİLİM İNSANLARININ İŞTEN ATILDIĞI DÖNEMDE TÜRKİYE’NİN BİLİM İNSANI ARAMASI, TARİHİ BİR RASTLANTIDIR. 1933-1934’TE 82 ALMAN PROFESÖRÜN GÖREVE ALINMASIİ İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’NİN EN İYİ ALMAN ÜNİVERSİTESİ’NE DÖNÜŞMESİNE NEDEN OLDU

O yıllarda Avrupa’da on binlerce Türkiyeli Yahudi yaşıyordu.  Holokost süreciyle birlikte Türkiye’nin Nazi Almanya’sından kaçan Yahudiler için önemli bir sığınma ülkesi olduğu söylenir. Bu durum nedir, toplam kaç kişi sığındı, Türkiye’de nasıl karşılandılar ve bu mültecilerin Türkiye’deki koşulları nasıldı?  Struma faciası örneğinde somutlaşan politikayı nasıl okumak gerekir?

Türkiye’deki yaygın görüş, yani “Türkiye, Yahudi mültecilerine kucak açtı ve böylece Nazi zulmünden kurtardı” olup bunu hemen her politikacı ve çok sayıda tarihçi, gazeteci, aydın da devamlı tekrarlamaktadır. Tarihin kronolojisine baktığımızda ise tablo oldukça farklıdır. Nazilerin ilk uygulamalarından biri, üniversite, hastane, opera gibi kurumlarda ve kamu kurumlarında çalışan muhalif insanları ve Yahudileri görevden uzaklaştırmaktı. Tam da o dönemde Türk hükümeti, üniversite ve bilim sistemini modernleştirmek istediği için uluslararası şöhret kazanmış bilim insanları arıyordu. Ayrıca Atatürk Darülfünun’un tasfiyesini emretmiş olduğundan  aynı binada kurulan İstanbul Üniversitesi için uluslararası bilim insanlarına ihtiyaç vardı. Nazi Almanya’sında işinden olan onlarca tanınmış bilim insanı Türkiye’ye geldi ve burada İstanbul Üniversitesi’nde veya Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya fakültesinde, ya da opera, hastane gibi devlet kurumlarında iş buldu. Aslında Nazi Almanya’sında bilim insanlarının işten atıldığı dönemde Türkiye’nin bilim insanı araması, tarihi bir rastlantıdır. 1933-1934’te 82 Alman profesörün göreve alınması, İstanbul Üniversitesi’nin “en büyük ve en iyi Alman üniversitesi ”ne dönüşmesine neden oldu. Bu konu son yıllarda defalarca anlatıldı ve buraya gelen bilim insanlarının   birçoğu da anılarını yazdı. Bir kere bu bilim insanlarının etkilerini bugün de hala görüyoruz, yazdıkları ders kitaplarının bazıları hala kullanılıyor.  İnşa ettikleri binalar duruyor, müziklerini dinleyebiliyoruz…  Genel olarak bu durum kamuoyunda Türkiye’nin Alman Yahudileri için önemli bir sığınma ülkesi olduğu imajı yaratmaktadır. Ama bu birkaç nedenden dolayı yanlıştır. Türkiye, bu insanları Yahudi olarak takibata uğradıkları için, kurtarmak amacıyla çağırmadı. Fiiliyatta aslında onların durumundan faydalandı.

GENEL KANININ AKSİNE TÜRKİYE’NİN YAHUDİ MÜLTECİLERİN GİRİŞİNİ ENGELLEMK İÇİN ALDIĞI BİR SÜRÜ TEDBİRLER VAR. TÜRKİYE’NİN DIŞİŞLERİ SEKRETERİ AZAZ PAYMAN ALMANLARA AÇIKÇA ŞÖYLE DEDİ: ‘ İSKAN KANUNU’NA GÖRE YAHUDİLER, İSTENMYEN UNSUR OLARAK GÖRÜLÜYOR’

Çeşitli tanınmış Yahudi şahıs ve kurumları, Almanya’da işlerinden kovulan daha fazla Yahudinin Türkiye’ye gelmesi için Türkiye hükümeti nezdinde başvuruda bulundu, ama Türk hükümeti bu taleplerin hepsini reddetti. Bunlar arasında uluslararası bir Yahudi örgütünü temsil eden Albert Einstein ve sonra İsrail’in ilk cumhurbaşkanı olacak Chaim Weizmann da var. Türkiye’ye gelmelerine izin verilen Yahudilerin sayısı oldukça azdır, toplam 150 kişi, aileleriyle beraber belki 550-600 kişi. Kaldı ki çoğu 1938 veya 1941’de Türkiye’yi terk etme zorundaydılar çünkü kontratları uzatılmadı. Bunlar, yani bu 150 kişi ı, Türkiye makamlarının izniyle gelen akademisyenler, devletin izniyle iş bulanlardı; bunun dışında sayıları tam olarak bilinmeyen, çeşitli yol ve yöntemlerle Türkiye’ye kaçan Yahudiler vardı. Koşulları bugün Avrupa’ya kaçan mültecilerden çok farklı değildi. Hizmetçi olarak çalışarak ya da “sahte bir evlilik“ yoluyla Türkiye’de kalmaya çalışıyorlardı. Türk makamları onları fark edince sınır dışı ediliyorlardı.

Genel kanının aksine Türkiye’nin Yahudi mültecilerin girişini engellemek için aldığı bir sürü tedbir vardı. Türkiye’nin Dışişleri sekreteri Aziz Payman Almanlara açıkça şöyle demiştir: : “İskân Kanunu’na göre Yahudiler, istenmeyen unsur olarak görülüyor.” 1938 Ağustos ayında Türkiye gizli bir kararname çıkardı. Buna göre Yahudilerin, baskıya maruz kaldıkları ülkeden gelmeleri yasaklanmıştır. Yani İtalya, Romanya veya Alman Yahudi vatandaşlarının Türkiye’ye girişleri yasaktı. Ocak 1941’de bu kararname uzatıldı ve genişletildi: “Tebaasından bulundukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımlarından takyidata tabi tutulan musevi fertlerin –bugünkü dinleri ne olursa olsun– Türkiye’ye duhulleri ve Türkiye’de ikametleri memnudur.” Yani böylece aynen Nazi-Almanya’nın uygulanmalarında olduğu gibi, ihtida etmiş Yahudilerin veya Yahudi kökenli insanların Türkiye’ye girişleri engellendi. Türk devleti bu yasaklara bazı istisnalar tanıyabiliyordu. Mesela çok ünlü bir profesör annesini, eşini, çocuklarını Türkiye’ye getirebiliyordu. Ama bunun için hükümetin kararı gerekiyordu. Nazi dönemindeki Yahudi göçü, firar ve mültecilerle ilgili çok sayıda çalışma yapıldı; hangi ülkeye gittikleri hakkında istatistikler yapıldı., Bütün bu göç istatistiklerinin hiçbirinde Türkiye yer almıyor çünkü Türkiye’ye göç eden Yahudilerin sayısı çok azdı. Almanya’nın Polonya’yı işgalinden ve Holokost’un başlamasından sonra bu politika sadece Alman Yahudileri için değil, Alman nüfuz alanında yaşayan tüm Yahudiler için korkunç sonuçlara yol açtı. Yahudilerin önemli bir kaçış hedefi olan Filistin’e giden tek yol, Türkiye’den geçiyordu. Daha önce İtalya ve Fransa’dan gemiyle gidiyorlardı ama Akdeniz artık savaş alanıydı. 1941’de, Türkiye Yahudi ajansının baskısı sonucu demin bahsettiğim kararnameye bazı istisnalar tanıdı ve savaşın başlamasından önce düzenlenmiş / Filistin vizesine sahip olan Yahudilerin belirli koşullarla geçişini onayladı. Bu istisnadan 1941 yılında 4680 kişi faydalanabildi ama sonradan geçişler tekrar yasaklandı.

Bunun en tanınmış örneği Struma Faciasıdır. Struma gemisi ile gelen mültecilerin büyük çoğunluğu Romanya’dan kaçan Yahudilerdi. Aralarında Slovak ve Polonya Yahudileri de vardı. Almanlar 1941’de Sovyetler’e saldırdıktan sonra oradaki Yahudilere toplu katliam düzenledi. Bu Holokost’un başlangıcıydı ve sadece Romanya’nın, Bukovina ve Besarabya bölgelerinde 150.000 civarında Yahudi katledildi. Türkiye hükümetinin bundan haberi vardı. Buna rağmen 1941 Aralık ayında yeni bir emir çıktı, Filistin’e kaçmak isteyen Yahudilere karşı en sert tedbirlerin alınması emrediliyordu.

VATANDAŞLIKTAN ATILAN VE KORUMASIZ KALDIKTAN SONRA AUSCHWİTZ’E İLK SEVEDİLEN YAHUDİLER ARASINDA ÇOK SAYIDA ESKİ TÜRK YAHUDİSİ BULUNUYORDU

Türkiye’nin Yahudileri koruduğu, kurtardığı yönündeki söylem yaygın kabul görmüş durumda.

Bu bir mit, yani gerçeğe dayanmıyor ama çok ısrarlı savunuluyor ve anlatılıyor. İlginç olan Holokost’la ilgili olan bu söylemin, daha önce bahsettiğim, Osmanlı’nın da Yahudilere kucak açtığı, Türkiye’de yaşayan Yahudilerin misafir olarak geldiği söylemiyle devamlılık taşımasıdır. İkisi bir arada ve sanki biri ötekini doğruluyormuş gibi anlatılıyor. Türkiye’nin Yahudilere kucak açtığı söyleminin ikinci ayağı, Avrupa’da yaşayan Türkiyeli Yahudileri kurtardığı söylemidir. Yani “Türk diplomatlar kendi hayatlarını tehlikeye atarak Yahudileri kurtardı” deniyor. Buna dair filmler, kitaplar var. Propagandası çok yaygın. Daha önce bahsettiğim gibi, o dönemde yoğun göçün sonucu olarak Avrupa’da 25 ile 30 bin arasında Türkiyeli Yahudi yaşıyordu bunların yüzde 80’i hatta 90’ı Fransa’da idi.

Nazi’ler iktidara geldikten sonra, önce Almanya’da sonra da adım adım ilhak ettikleri veya işgal ettikleri ülkelerde Yahudiler antisemitist uygulama ve saldırılara maruz kaldı. Ancak tarafsız ülkelerin diplomatları – Türkiye’nin diplomatları da dahil –bu uygulamaların kendi ülkelerinin vatandaşı olan Yahudilere karşı tatbik edilmesini protesto ettiler. Sonuç olarak tarafsız ülkelerin vatandaşı olan Yahudiler, belli bir zaman için bazı antisemitist uygulamalardan muaf kaldı . Mesela mallarına genellikle el konmuyordu, yıldız takma zorunluluğu onlar için geçerli değildi. Bu çok önemli çünkü yeraltına geçerek kaçmayı ya da günlük hayatı çok kolaylaştırıyordu ve en önemlisi 1942 yaz aylarında gerçekleşen büyük yakalanma dalgalarında tarafsız ülkelerin Yahudileri henüz yakalanmıyordu ve ölüm kamplarına ya da diğer toplama kamplarına sevk edilmiyorlardı. Bu sadece Türkiyeli Yahudiler için geçerli değildi, aynı zamanda İspanya, Portekiz, İsviçre ya da Almanya ile müttefik olan Bulgaristan, Romanya, İtalya gibi ülkelerin Yahudileri için de geçerliydi, ama Türk Yahudileri bu “tarafsız ülkelerin Yahudileri” içindeki en büyük grubu oluşturuyordu.

2019’da Guttstadt’ın katkısıyla yayımlanan “Mémorial des Judéo Espagnols Déportés de France” çoğunluğu Türkiye’den gelen Fransa’da yaşayan Sefarad Yahudilerinin kaderlerini iceliyor.

ANKARA’NIN TAVRI VE ELÇİLER ÜZERİNDEN KONSOLOSLARA VERİLEN EMİRLERDE TAM TERSİNE ‘YAHUDİLERİ GRUP HALİNDE GERİ GÖNDERMEYİNİZ!’ DENDİ

Türkiye, Alman savaş stratejisi ve özellikle Alman silah sanayisi için büyük önem taşıdığı için Alman politikacılar, Türkiye ile ilişkileri bozmamak için dikkat etti. Bu durum Türk diplomatlara, Türkiyeli Yahudileri korumak için güçlü olanaklar sağladı ve birkaç Türk diplomat bundan olumlu biçimde istifade etti. Bir Türkiyeli Yahudi yakalandıktan sonra onun nezdinde girişimlerde bulundu ve birkaç kere yakalanmış olan Türkiyeli Yahudilerin serbest bırakılmasını sağladılar. AncakTürkiye’deki Türkleştirme ve milliyetçilik politikaları buna ters yönde idi.  

Şöyle açıklayayım: Birincisi; Türkiye, Nazi faşizmi başlamadan veya nerdeyse aynı dönemde yurtdışında yaşayan gayrimüslim vatandaşlarını vatandaşlıktan atmaya başladı. Bu politikanın başlangıçta Almanya’nın Nazi rejimiyle bir alakası yoktu, yani Türkiye’nin milliyetçi politikasının bir parçasıydı. Ancak zaman içerisinde Nazi nüfuz bölgesinde yaşayan üç bine yakın Türkiyeli Yahudiyi, tam da korunmaya ihtiyaç duydukları zaman vatandaşlıktan attı. Bu muhtemelen bir rastlantı değildi. Sonuçları çok feci oldu, çünkü vatansız sayılan, yani “Haymatlos” Yahudileri, baskının ve soykırımın her basamağının ilk kurbanı idi. Vatandaşlıktan atılan ve korumasız kaldıktan sonra Auschwitz’e ilk sevk edilen Yahudiler arasında çok sayıda  bu şekilde vatandaşlıktan çıkarılan Türk Yahudisi bulunuyordu. Daha önce Bianet’te bir yazıda yazdığım gibi, elimde çok sayıda (eski) Türk Yahudisinin yakalandıktan sonra ve Auschwitz’e gönderilmeden önce yakınlarına veya Türk konsoloslarına yazdığı mektuplar var. Birçoğu aylarca Türk makamlarının cevabını ve yardımını beklemiş ; vatandaşlıklarını kaybettiklerini maalesef yakalandıktan sonra öğrenmişlerdi….

Almanlar’ın, tarafsız ve müttefik olan ülkelerin Yahudilerine tanıdığı istisnalar 1942’nin sonbaharına kadar geçerliydi. 1942 Ekim ayında Almanya, bütün tarafsız ya da kendisiyle müttefik olan ülkelere bir ültimatom gönderdi.  “Vatandaşınız olan Yahudileri ya ülkenize geri çekin (yani “repatriation”), ya da biz onlara diğer Yahudilere olduğu gibi davranacağız.” Bu ültimatoma Türkiye başlangıçta hiç tepki göstermedi. Gayri resmi olarak, “biz zaten bunların bir kesimini vatandaşlıktan atmak üzereyiz” dedi.

Bu ültimatomla beraber, Alman makamları Türk diplomatlarına, Alman işgali altındaki her bir ülkede tespit ettikleri Türk Yahudilerinin isim listelerini tebliğ ettiler. Sadece Fransa’nın kuzey bölgesi için bu listede (farklı kaynaklara göre) 3.500 ile 5.000 isim bulunuyordu. Türkiye ilk başta sadece asker çağında olan bazı erkeklerin dönmesini sağlıyordu ve Mart 1943’de Paris’teki Türk Başkonsolosu Dülger’in inisiyatifi üzerine, 114 (bir başka kaynağa göre 121) Türkiye Yahudi’si Türkiye’ye dönebildi.

Ankara’nın tavrı ve elçiler üzerinden konsoloslara verilen emirlerde tam tersine “Yahudileri grup halinde geri göndermeyiniz!” deniyordu. Yukarıda belirtiğim gibi, Türkiye’de yürürlükte olan İskân Kanunu Yahudileri “istenmeyen unsur” olarak tayin etmişti. Ayrıca Türkiye’nin kanunlarına göre Türk vatandaşlığını kaybetmiş ya da kendi isteği üzerine vatandaşlıktan çıkmış eski Türk vatandaşlarının yaşamları boyunca bir daha Türkiye toprağına ayak basması yasaklanmıştı, yani sınırlı bir müddet için “mülteci” veya “misafir” olarak da gelemezlerdi. Ve tam o ültimatom çıktıktan sonra aylar içerisinde Fransa’da yaşayan binlerce Türk vatandaşı Yahudi vatandaşlıktan atıldı ve böylece dönmeleri engellendi.

SONUÇTA ŞUBAT İLE MAYIS 1944 ARASINDA 424 TÜRK YAHUDİSİ FRANSA’DAN İSTANBUL’A DÖNEBİLDİ. BU DEMEK Kİ TÜRK HÜKÜMETİ, ALMAN DİPLOMATLARIN 1942’DE (ÜLTİMATOMLA BERABER) VERİLEN 400 KİŞİLİK LİSTENİN SADECE YÜZDE 10’UNUN DÖNMESİNE MÜSAADE ETTİ

1943 Ekim ayında, Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda ve diğer ülkelerde yaşayan ve Alman makamlar tarafından “Türk vatandaşı” olarak tespit edilen yüzlerce Yahudi tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. Bazı yerel diplomatlar devreye girmeye çalıştı, ama Türk hükümeti ve Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği bu yakalanan vatandaşlar için hiçbir girişimde bulunmadı. Bu arada en yoğun yaşadıkları ülke olarak Fransa’da da Türkiyeli Yahudilerin durumu gitgide tehlikeli oldu, çoğu yakalandı ve Auschwitz’e gönderildi. Türkiye’nin bu tavrını öğrenince, uluslararası Yahudi örgütleri ve hatta Ankara’daki Amerikan elçisi Türk hükümeti nezdinde girişimlerde bulundu, “Yahudileri Almanlara, yani ölüme mi teslim edeceksiniz?”, diyerek. “Türkiye bu insanların hayatlarını kurtarmak için, onların vatandaşlık durumu tespit edilene kadar en azında geçici olarak Türkiye’ye girişlerine izin versin” dediler. Ama Türkiye’nin tavrı pek değişmedi. 1944’e dek Ankara’ya dönen Yahudilerin sayısını kısıtlamak için emirler geldi. Sonuçta Şubat ile Mayıs 1944 arasında 414 Türk Yahudisi Fransa’dan İstanbul’a dönebildi.  Bu şu anlama gelmektedir; Türk hükümeti, Alman diplomatları tarafından 1942’de (ültimatomla beraber) kendilerine verilen 4000 kişilik listenin sadece yüzde 10’unun dönmesine müsaade etmiştir.

Sonuç olarak “biz kurtardık” ifadeleri gerçekler karşısında anlamsızdır ve etik değildir. Özellikle Fransa’da yaşayan Türkiyeli Yahudilerin ezici çoğunluğu hayatta kalmayı, solcu, Hristiyan veya Yahudi yardım kuruluşlarının veya direniş örgütlerinin, ya da Fransız komşularının sayesinde becerdiler.  Holokost esnasında 2200 ile 2500 kadar Türkiye kökenli Yahudi, ölüm kamplarında öldürüldü. 300 ile 400 kadar ikinci bir grup da başka toplama kamplarına sürüldü, ki ölüm kampı olmamalarına rağmen, büyük bir kısmı kötü koşullardan dolayı öldü. Kanımca Holokost’ta ölen Yahudi kurbanlarını sayı olarak tespit etmek en hafif ifadeyle, ayıptır. Çünkü kurtulanların yaşadığı acılarsayılmıyor. Konuştuğum çok sayıda insan, ormanda bir hayvan gibi yaşamak zorunda kalmış ya da Yahudi olmayan komşusuna yüklü para vererek bodrumda, mağarada saklanmıştır. Hayatta kalabildiler belki ama bir ömür boyu Holokost travmasını yaşamaya mahkum edildiler.

Bu acıları göz ardı eden ve Türkiye’de egemen kılınan “kurtarma efsaneleri”ne iki örnek vereyim; ikisi de devletin yoğun desteğini gördükleri için Türkiye’nin “resmi görüşü” olarak kabul edilebilir. İlki 2007 yılında yayımlanan ve zamanın Fransa büyükelçisi olan Behiç Erkin’in yeğeni Emir Kıvırcık tarafından yazılan “Büyükelçi” kitabı diğeri ise  2011 yılında “Türk Pasaportu / Turkish Passport” filmi. Zira ikisinin iddiaları büyük ölçüde örtüşüyor. Hem film hem kitapta savunan ana tezler şöyle özetlenebilir;
– Türk diplomatlar vatandaşlığı kaybetmiş olan Türk Yahudilerine “vatandaşlık belgesi” düzenleyerek hayatlarını kurtarmışlar, (Kitapta Kıvırcık “kurtarılanların” sayısını 20 bin (!) olarak veriyor.)
– Güya 1943 Ocak ayında Marsilya’da, İkinci Konsolos Necdet Kent o gece yakalanan 80’e yakın Türkiye Yahudisini kurtarmak için bir tehcir trenine binmiş, o tren birkaç saat yol aldıktan sonra durmuş ve Almanlar Yahudilerin Kent’le birlikte trenden ayrılmasına izin vermiş; yani Kent onların hayatını kurtarmış.
– Türk diplomatlar da tren seferleri düzenleyerek Fransa’da bulunan Türkiyeli Yahudilerin Türkiye’ye dönmelerini sağlamış ve onları Nazi zulmünden ve hatta ölümden kurtarmış.

Bu üç iddia Türkiye’nin egemen söyleminin özünü oluşturuyor ancak üçü de doğru değil. Necdet Kent hiçbir trene binmedi, zaten anlattığı tarih ve garda böyle bir tehcir treni yoktu. Hikâyesi tamamen asılsızdır. “Vatandaşlık belgeleri”, yani “vatandaşlık ilmühaberleri”, bazı Türk Yahudilerine vatandaşlık statüsünü kontrol edene kadar geçen bekleme zamanı için verilmiş olabilir. Hatta bazı konsoloslar için bu sertifikalar bir gelir kaynağı olmuştur. Ancak asıl önemli olan, Türkiye’nin Alman nüfuz alanında yaşayan binlerce Türkiyeli Yahudiyi vatandaşlıktan atarak onları Türkiye’nin himayesinden mahrum bırakmış olmasıdır.

Ne kitabın ne de filmin hiçbir mantıksal tutarlılığı yoktur, yazarın ve film yapımcılarının Fransa’da Holokost konusunda genel bir bilgiye sahip olmadıkları ve öğrenmek için gayret sarf etmedikleri de aşikâr. Film yazarlarının, işledikleri konuyla ilgili cehaletini gösteren trajikomik bir örnek vereyim: Selahattin Ülkümen, gerçekten de Türk kökenli en ünlü Yahudi kurtarıcısı ve İsrail’deki anma müzesi Yad Vaşem tarafından “Righteous-among-the-Nations” (uluslararası dürüst) olarak tanınan tek kişidir. Savaş esnasında Rodos adasında konsolos idi. Konu hakkında minimum düzeyde bilgisi olan herkes bunu bilir. Ancak filmde Ülkümen, Fransız şehri Lille’de Türk Konsolosu olarak tanıtılıyor. Muhtemelen birileri Ülkümen’in “adada” (Rodos adasını kastederek) konsolos olduğunu film yazarlarına Fransızca anlatmıştı ve yazarların zihninde ada kelimesi (l’île) “Lille” şehrine dönüşmüştür.

Kıvırcık’ın propagandası

“Yahudileri kurtardık” efsaneleri Ermeni Jenosidin inkârı için kullanılıyor. 

TÜRKİYE HÜKÜMETİ VE ‘RESMİ’ TARİHİN TEMSİLCİLERİ İÇİN HOLOKOST ‘KURTARMA EFSANELERİ’ İLE ERMENİ SOYKIRIMININ İNKARI SANKİ AYRILMAZ BİR BÜTÜNDÜR. HOLOKOST’UN ‘H’Sİ TELAFFUZ EDİLSE CEVAP OLARAK ‘BİZ ERMENİLERİ KATLETMEDİK’ GELİYOR VEYA NE ZAMAN ERMENİ SOYKIRIMINDAN BAHSEDİLSE, ‘BİZ YAHUDİLERİ KURTARDIK’ DENİYOR

Peki Böyle bir propagandanın işlevi nedir?

Bu sahte “kurtarma” efsanelerinin amacı Türkiye lehine dış politika propagandası yapmak, özellikle Ermeni jenosidini inkâr politikasında uluslararası ve Yahudi çevrelerin desteğini kazanmaktır: Kitabın yazarı Emir Kıvırcık Türkiye devlet temsilcilerince, mesela 2008’de zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından dönemin Israil Cumhurbaşkanı Peres’e ile ve ABD’de çeşitli Yahudi temsilcilerle tanıştırıldı. Film uluslararası arenada defalarca gösterildi. Türkiye hükümeti ve “resmi” tarihin temsilcileri için Holokost “kurtarma efsaneleri” ile Ermeni soykırımının inkârı, sanki ayrılmaz bir bütündür. Holokost’un “H”si telaffuz edilse cevap olarak “Biz Ermenileri katletmedik” geliyor veya ne zaman Ermeni Soykırımından bahsedilse, “biz Yahudileri kurtardık” deniyor. Ermenilerin acısını inkara sabitlemek Yahudi Şoah kurbanlarıyla empati kurmayı da engelliyor. Türkiye Yahudilerinin Holokost’taki kaderleri, kurbanların isimleri ve hayatta kalanların neler çektikleri, bugüne dek ne Türk resmi makamlarının ne de bu gibi efsaneleri anlatan yazar/film yapımcılarının umurunda olmuştur. Yahudiler bu “eser”lerde sadece kahraman Türk diplomatlarının figüranları olarak yer bulmaktadır. Bu yayınlar hem tehcir edilerek katledilen hem de hayatta kalan Yahudilerle alay etmektir.

* Yapımcı, Araştırmacı

**Güncelleme: Corry Guttstadt’ın Avlaremoz’a yönelttiği talebi doğrultusunda imla kuralları düzeltilerek güncellenmiştir.

Avlaremoz’un resmi bir görüşü yoktur. Yayımlanan yazılar, yazı sahibinin kendi görüşleridir. Çok sesli bir platform olma amacı taşıyan Avlaremoz’da, nefret söylemi içermedikçe, farklı düşünceler kendisine yer bulmaktadır.