Sevgili Hrant Dink’i sonsuzluğa uğurlayalı 19 yıl oldu. Acı, öfke, özlem, sonra yine acı öfke ve özlemle geçen koskoca 19 yıl... Hrant Dink, sadece sevgili bir eş, iyi bir baba, sevecen bir dede, Ermeni yayıncılığının yüzakı AGOS’un her şeyi, sol eğilimli demokrat gazeteci, güçlü bir hatip ve yazar değildi. Milli Güvenlik Siyaset Belgeleri’nde “potansiyel iç düşman”olarak tanımlanan, Yargıtay tarafından “yabancı vatandaş” sayılan, toplumun çeşitli kesimleri tarafından “içimizdeki düşman” olarak görülen Ermeni cemaatinin açık sözlü, yürekli, akıllı, duygulu, coşkulu, yakışıklı ve ünlü evladıydı. Nitekim ölmeden 10 gün önce kaleme aldığı son yazısında “Her seferinde ‘Türk düşmanı’ olarak biraz daha meşhur ediliyorum. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum. ‘A bak, bu o Ermeni değil mi?’ diyen bakışları daha çok hissediyorum” demişti.
O’nu sadece “hain Ermeni” olarak nitelemekle kalmamış, devletin tüm aygıtlarıyla toplumsal bilinçaltımıza itinayla yerleştirilmiş diğer paranoyalarla uyumlu olarak “AB uşağı”, “misyoner çocuğu”, ‘Soros’un çocuğu” gibi sıfatlarla da damgalamıştık. Halbuki 19 Ocak 2007’de cansız bedeni kaldırımda yüzükoyun uzanmışken, ayakkabısının altındaki o yürek paralayıcı delikle aslında hüzünlü bir ‘yetimhane çocuğu’ olduğunu anlayıvermiştik.
Sabiha Gökçen-Hatun Sebilciyan hassasiyeti
Çocukluğu iki kardeşi ile birlikte Gedikpaşa Yetimhanesin’nde geçen, Fen Fakültesi’nde Zooloji eğitimi gören, bir dönem Tuzla Yetimhanesi’ni yöneten Hrant Dink’in devleti örgütlü sol siyasetle tanıştığı ilk gençlik yıllarından beri rahatsız ettiğini tahmin ediyorum ama bunun bir ölüm emriyle “taçlanması” (!) Agos’un 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında Hrant Dink imzasıyla “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlıklı yazıyla oldu. Hrant Dink’i adım adım ölüme götüren derin kampanyanın önemli malzemelerinden biri olan bu yazıda “Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu iddia eden Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan-Gazalyan’ın anlattığına göre Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğu” ileri sürülüyordu.
21 Şubat 2004 tarihli Hürriyet’te konu Ersin Kalkan’ın "Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı" başlıklı yazısıyla tekrar gündeme gelince 22 Şubat 2004 günü Genelkurmay Başkanlığı’ndan şiddetli bir yalanlama geldi. TSK “Kendisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk kadın savaş pilotu olarak Türk havacılığının onursal bir ismidir. Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün, Türk kadınının Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir sembolüdür. Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır. Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir. Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir,” diyordu.
Davalar, gösteriler
Bundan sonrası çok hızlı gelişti. Ermeni Soykırımı’nın sembolik başlangıcının 89. yıldönümü olan 24 Nisan 2004 günü İstanbul Valiliği’ne çağrılan Hrant Dink, burada bir vali yardımcısının yanında bulunan iki MİT görevlisi tarafından tehdit edildi. 25 Şubat 2004 günü Mehmet Soykan adlı bir kişinin şikayet dilekçesi üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı tarafından Hrant Dink’in bir yazısı için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla TCK’nın 301. maddesinden dava açıldı. Ertesi gün bu davayı bahane ederek Agos gazetesinin önünde toplanan ve Ülkü Ocaklarına mensup bir grup, “Akıllı ol”, “Hesap sorulur”, “Eli kırılır” gibi ibareler yazılı pankartlarla “gösteri” yaptılar.
7 Ekim 2005 tarihinde Hrant Dink, Şapparigce adlı köşesinde Ermeni kimliği üzerine yazdığı sekiz bölümlük yazı dizisinin 13 Şubat 2004 tarihli bölümü içerisindeki, diaspora Ermenilere yönelik eleştirel bir bölüm yüzünden “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla TCK’nın 301. maddesinden altı ay hapis hapse mahkum edildi.
02 Şubat 2006 günü avukatıyla birlikte Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran Hrant Dink, Bursa Nilüfer’den Ahmet Demir adlı bir kişiden postayla gelen tehdit mektubunu vererek araştırılmasını istedi. Mektupta “Sonunuz geldi, önce oğlunu sonra seni öldüreceğiz” yazıyordu.
Daha sonra öğrendik ki, 15 Şubat 2006 günü Trabzon Emniyet Müdürlüğü istihbarat Şubesi’nin muhbiri Erhan Tuncel, Yasin Hayal’in Hrant Dink’i “Ne pahasına olursa olsun öldürecek” istihbaratını Trabzon Emniyeti’ne bildirmişti.
Güvercin tedirginliği
10 Ocak 2007 tarihli Agos yazısında “"Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce” diye yazdı ve 19 Ocak 2007 günü Genel Yayın Yönetmeni olduğu Agos gazetesinin yakınındaki bir bankadan çıktıktan sonra Halaskargazi Caddesi'nde Ogün Samast tarafından üç kurşunla vurularak katledildi.
O tarihten bugüne yaşananları anlatmak bu yazının boyunu aşar. Hrant Dink’in katline, devletin gizli-açık, derin-sığ, değişik siyasi eğilimlere sahip unsurlarının şu veya bu ölçüde karıştığını, bu yüzden de 19 yıldır bir türlü gerçek faillerin cezalandırılamadığını artık aklı ve vicdanı olan herkesin kabul ettiğini umuyorum demekle yetineceğim.
Bu yıl Hrant Dink’i şu anda önemli bir dönüm noktasında olduğumuz Kürt Meselesi'ne dair yazılarından bir seçkiyle anmak istiyorum.
********
“Siz kimin kanını döktünüz?”, Agos, 23 Temmuz 1999
Pervasız konuşmanın cins örneklerine zaman zaman Kürt aydınların konuştuklarında veya yazdıklarında da rastlıyoruz. Geçenlerde davet edildiğim geniş katılımlı bir toplantıda bir kez daha aynı ıstırabı yaşadım. Öcalan'ın idam kararı sonrası ortaya çıkan barış ortamının sağlanıp sağlanamayacağının sorgulandığı bir toplantıydı. Sonuna kadar kaldım ve büyük bir sabırla konuşulanları dinledim. Özellikle barış ortamının sağlanması için ortaya konulan inisiyatif umut vericiydi. Ne var ki toplantının sonuna doğru, hiç niyetim olmadığı halde, dayanamadım ve bir konuşmacının söylemini eleştirmek zorunda kaldım. "Biz Türkler ve Kürtler ezelden beri zaten kardeşiz. Çanakkale'de, şurada burada şehit verdik, biz birlikte kan döktük..." türünden alışageldiğimiz söylemlerden biriydi.
Açtım ağzımı..."Barışın nasıl sağlanabileceğinin tartışıldığı böylesi bir toplantıda bile hâlâ birlikteliğimizi ve kardeşliğimizi geçmişte birlikte döktüğümüz kanların üzerine bina ediyor ve milliyetçi söylemlerin bu lümpen jargonuna kendimizi kaptırıyorsak, yıkmak öldürmek yerine üretmek ve yaratmak temelinde bir birlikteliğin söylemini geliştiremiyorsak, bizler hangi gerçek barışı tesis edebiliriz? Gelecekteki birlikteliğimizi hâlâ mı birlikte kan dökmelerin nostaljisi üzerine bina edeceğiz. 'Gelin birlikte barışı konuşalım' diye buraya davet etmiş olduğunuz dostlarınızdan biri eğer benim gibi bir Ermeni ise şimdi buradan kalkıp da size sormaz mı? Siz kimin kanını döktünüz? Aradan bir asır geçmesine rağmen hâlâ döktüğünüz kanı bugünün tutkalı niyetine kullanmaktan hicap duymuyor musunuz?" Yumdum gözümü...
“Kürtçemi istiyorum”, Agos, 21 Temmuz 2000
Kürtçe eğitim sorununun etrafında dönen tartışmalara, şu Ermeni halimle ben de katılsam haddimi aşmış olur muyum?
Gerçi bugüne değin malum çevreler 'Kürt Sorunu'nun aslında 'Ermeni Sorunu' olduğunu hep söyleyegeldiler ama... Bunların sağı solu belli mi olur? Şimdi de kalkar "Sen ne karışıyorsun bu işe, sana mı düştü 'Kürt Sorunu'nu konuşmak?" diyebilirler pekala.
Ben yine de şu Temmuz sıcağının başıma vurmuşluğuyla, tescilli bir 'öteki' olarak, yaşanmışlıklardan edindiğim deneyimle, tartışmalara zenginlik katabileceğime inanıyor ve ufkunuzu biraz zorlamak için diyorum ki... "Türkiyeli bir Ermeni olarak artık payıma düşen Kürtçemi istiyorum."
Biliyorum şaşırdınız. Ne demek istediğimi açacağım ama ilkin sizlere daha da şaşırtıcı gelecek bir saptama.
Biz Ermeniler, bilindiği gibi kendi olanaklarıyla, devletten bir kuruş yardım almadan, kendi okullarında ana dilleriyle eğitim yapabilme şansını elde etmiş 'mutlu azınlık'(!) gibi görünürüz.
Ne var ki, bu işin, 'içi beni, dışı sizi yakan' bir yanı da var. Yaklaşık 70 bin nüfuslu Ermeni cemaatinin sadece dört bin civarındaki öğrencisi okur bu okullarda. Kalan büyük çoğunluk, kolej, özel okul gibi albenisi yüksek üstelik de pahalı okullara gider. Bu azalma da yıldan yıla ciddi bir ivmeyle artar. Kültürel oturmuşluğu çok eskilere ve önemli bir zenginliğe dayanan bir azınlık grup dahi, küreselleşmenin o dayanılmaz rüzgârıyla sürüklenip, anadilini bir ölçüde boşlayıp, küresel dillerin ve eğitimin peşinde koşuyorsa, bunun birilerine bir şeyler anlatması lazım. Bu gerçeği bulundurun zulanızın bir kenarında.
Şimdi gelelim Kopenhag Kriterleri çerçevesinde dayatılan, 'ana dilinde eğitim hakkı'nın ülke bütünlüğü açısından büyük bir tehdit olarak gösterilmesine ilişkin itirazıma.
Diyorum ki, Kürtçe eğitim veren okulların olmasının önemli ve asıl vazgeçilmez nedeni pek dile getirilmiyor.
Bu okullar açılmalı ama sadece Kürtlerin hakkı olduğu için değil. Bir Ermeni olarak ben de çocuğuma Kürtçe öğretmek hakkına sahip olmalıyım. Tıpkı Ermeni olmayanların da Ermeni okulunda çocuklarını okutma hakkına sahip olabilmeleri gibi...
Anadolu harmanında ne Kürtçe salt Kürtlere ne de Ermenice salt Ermenilere terk edilebilir. Türkçe bilmek kimseyi Türkleştirmediği gibi, Kürtçe bilmek de bir Ermeni'yi Kürtleştirmez. Kürtçeyi salt Kürt'ün tekeline bırakmak olsa olsa Kürtçülüğü, Ermeniceyi de Ermeni'nin tekeline bırakmak Ermeniciliği besler.
Bu topraklara yakışan, birbirlerinin dillerini bilen ve konuşan farklılıkların bir aradalığıdır. Yedi düvelin dilini getirip okullarımıza sokuşturuyoruz da, bir arada yaşadığımız insanların dilini kendimize ait hissetmekten ve öğrenmekten niçin kaçınıyoruz?
“Bir bilenden 'Ya Rabbi'ye”, Agos, 28 Şubat 2003
Saddam diktatörü yıllardır Irak'ta halkına kan kusturuyor. Ülke insanı kendi içinde birkaç etnik safa mevzilenmiş durumda. Bölgeye gelip yerleşmek isteyen Amerikan-İngiliz ittifakı için bu bulunmaz bir fırsat. Amerika ülkenin muhalefet güçlerini, etnik kesim liderlerini, kâh Amerika'da kâh Avrupa'da toplayıp, Saddam'ı birlikte devirme planları yaptı. Şimdi sıra geldi icraata. Denen o ki, Saddam sonrasında herkesin kendi özgürlüğünü yaşayabileceği demokratik bir sistem kurulacak. Güya Amerika ezilen halklara özgürlük getirecek. Ne kadar da o günleri andırıyor bu günler Ya Rabbi... Ne kadar da o günün Ermenilerini andırıyor bugünün Kürtleri!..
Yüzyıl önceki o beklentiler, o umutlar Ermeniler açısından tam bir hüsranla sonuçlandı işte. Beklentinin gerçekleşmemesi bir yana, varlığını o zamana dek belli bir millet sistematiği içerisinde sürdürebilen Ermeni halkının büyük bölümü yok edildi, bir milletin kökünün kazınmasına vesile olundu. Koca halkın Anadolu üzerindeki tüm izlerinin silinmesine kapı aralandı.
İyisi mi sen gel ey Kürt kardeşim... Sen gel şu işi bir bilene sor. Şu Ermeni kardeşinin bilirkişiliğine güven. Böylesi savaş ortamlarına güvenme... Bil ki bu savaş ortamları zalimlerin nezdinde bitirilmemiş hesapların da kökten çözüme kavuşturulduğu tuzak fırsatlardır. Bak şimdi tüm dünya halkları ayakta. Savaşa engel olmak için insanoğlu silahsız bir söylem geliştiriyor. Sen de onların arasında yerini al. Savaş istemiyormuş gibi gözüküp de savaşı kışkırtanları arana sokma. Onların barış mitinglerimizi sabote etmelerine, barış söylemlerimizi sulandırmalarına izin verme. Ne kadar da o günleri andırıyor bu günler Ya Rabbi... Sonumuzu benzetme bari.
“Dost acı söylermiş”, Agos, 19 Ağustos 2005
Biz 'Kürt sorunu' desek de demesek de biz "Varlardı-yoklardı" diye tartışsak da, Kürtler varlar ve Kuzey Irak'ta gayrı bir Kürdistan kurdular. Ve şu da kesin olarak bilinmeli ki Kuzey Irak'ta Kürdistan1 ın kurulmasıyla birlikte, Türkiye'nin Kürt sorunu da bütünüyle çehre değiştirdi ve kaçınılmaz sürecine girdi.
Bu sürecin özeti şudur: Gayrı Kürt sorunu Türkiye'nin sadece bir iç sorunu değil, ağırlıklı olarak dış sorunudur.
Gerçek bir... Türkiye'nin Güneydoğusu'nda sınır komşusunun adı artık Kürdistan'dır. Gerçek iki... Bu gerçeği kabul etmesi gereken sadece Türkiye değil, idrak etmesi gereken de bizatihi Kürdistan yönetiminin kendisidir. Gerçek üç... Dolayısıyla Kürdistan yönetimi, Kuzey komşusu Türkiye'de yaşanacak bir Kürt hareketinin kendisi ile komşusu Türkiye arasındaki ilişkileri etkileyeceğinin ve belirleyeceğinin farkında olmalıdır.
Öte yandan Türkiye'deki 'Kürt hareketi'nin de farkında olması gereken gerçekler söz konusudur. Gerçek bir... Amerika'nın Irak'ta yarattığı Kürdistan devletinin oluş biçimine özenerek, bir bağımsız Kürt devleti de Türkiye'de yaratılabileceğine heves etmek, bizatihi Irak Kürdistan'ının varlığı nedeniyle gayrı olanak dışıdır. Gerçek iki... Şu noktadan sonra devam edecek ve PKK tarafından gerçekleştirilecek silahlı terör eylemleri sadece Türkiye'nin demokratik gelişimine darbe vurmakla kalmaz, esas olarak o çok özenilen Kuzey Irak'taki Kürdistan devletinin bekasına da darbe indirir...
Bireysel tercih açısından bakıldığında ise bundan böyle kendisine ille de Kürt devleti isteyen bir Kürt için sonuçta devlet de hazır. Göçer iki adım öteye ve bu arzusuna kavuşur. Tehlike topu topu bu kadardır. Diğer bir deyişle Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünün yegane teminatlarından biri bizatihi Irak Kürdistanı'nın varlığıdır. Bunun ters okuması da şudur: Eğer Türkiye'nin Güneydoğusunda ayrılıkçılık sürdüren bir Kürt hareketi varlığını sürdürürse bunun vebalini sadece Türkiye değil, aynı zamanda Irak Kürdistanı da çeker.
Demem o ki gayrı yüreğiniz ferah olsun. Bu ülke gerçekten bölünmez.
“Tek yol 'bir arada yaşama' – I’, Agos, 16 Haziran 2006
Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin (ÖDP) başlattığı 'Bir arada yaşamı savunalım' kampanyası yerinde ve doğru bir çaba.
Karşılıklı ruhsal kopuşların arttığı, değişik saflaşmaların ve cephe yaratma çabalarının çoğaldığı bir süreçte, tüm bu ayrışmalarda ve saflaşmalarda taraf olmayı reddeden bir duruş sergilenmesi, o ya da bu tarafın safında yer almaktansa üçüncü yolun önerilip 'bir arada yaşamanın savunulması' gerçek anlamda demokratik duruşun ta kendisi.
Tek yolumuz 'bir arada yaşamayı savunmak' olmalı. Bu yol hem aklın hem de vicdanın gereği.
Aklın gereği, çünkü 'bir arada yaşama'nın alternatifi olan 'paralel yaşama', bu dünyanın sorunlarına hiçbir zaman çözüm getirmedi. Aksine birbirinden ayrı yaşayan toplumlar arasında (ki bu toplumları küçük cemaatlerden ulus devletlere kadar çoğaltabiliriz) çıkar farklılıkları nedeniyle sürekli çatışmalara ve yıkımlara yol açtı.
Mahallelerin ayrılması, ülkelere sınırlar çizilmesi paralel yaşantıyı birkaç asırdır genel geçer hale getirdiyse de insanoğlunun uygarlaşma sürecinde bu yolun yanlış olduğu görüldü ve şimdi artık yan yana yaşamaktansa iç içe yaşama, birlikte yaşama deneniyor. Avrupa Birliği Projesi, salt bu açıdan bakıldığında bile birlikte yaşamayı savunmanın en görkemli projesi olarak yoluna devam ediyor ve bugün için dünyada ondan daha önemli bir barış projesi var gözükmüyor.
Kendimize döner de şöyle bir yakın tarihimize bakarsak, 'birlikte yaşamayı savunma'nın bizde hiç de yeni bir olgu olmadığını, bu ülkede 100 yıl önce de aynı sorunlarla kıvrandığımızı görebiliriz. Son yüzyılını sürekli toprak ve halk kaybıyla geçiren Osmanlı'nın geriye kalan halkları, 1908 Meşrutiyeti'nin ilanıyla birlikte sokaklara dökülmüş, Türk'ü, Rum'u, Ermeni'si, Yahudi'si kol kola günlerce şenlikler yapmış, 'hürriyet, eşitlik ve adalet' şarkılarıyla sarhoş olmuşlardı.
Ne var ki birlikte yaşamak öyle yukarıdan birilerinin bahşedeceği bir lütuf değil, birlikte yaşayan halkların birlikte üretmeleri gereken bir uygarlıktı.
Nitekim böyle olmadığı içindir ki, Meşrutiyet'in ilanından ve bu birlik coşkusundan birkaç ay sonra Osmanlı'nın en acı katliamlarından biri yaşandı ve 31 Mart Vakası'yla birlikte Adana'da otuz bini aşkın Ermeni, komşu mahalle insanlarınca katledildi.
"Onlar denedi ama başaramadılar o halde biz de başaramayız" yenilgisine düşmemenin bir tek yolu var... Denemek, denemek, sürekli denemek. Unutmamalıyız ki birlikte yaşam denilen o cennetsi ütopya bugün henüz dünyanın hiçbir yerinde gerçekleşmiş değil.
İmrenilesi çabalar var ama daha fazlası gerekiyor. Birlikte yaşamak ısmarlama bir bulgu değil, ciddi bir emek ve hatta bedel gerektiriyor. O emek dökülmeden bedeli ödenmeden gerçek bir birlikteliğe asla ulaşılamayacak.
Ödenecek bedelin ağırlığı ise denenmiş ama başarılamamış tecrübelerden alınacak derslerle doğru orantılı.
Türkiyeliler olarak en büyük sıkıntımız bu: Tarihle hesaplaşamamak.
Bunu beceremediğimiz için de aynı yaşanmışlıkları neredeyse bütünüyle tekrar yaşıyoruz ve her seferinde de aynı yenilgileri tadıyoruz.
ÖDP'nin 'bir arada yaşamı savunalım' çağrısına tüm kesimlerin sahip çıkması için bu çağrının siyasi bir parti faaliyeti olmaktan çıkıp, toplumun tüm kesimlerinin ortak talebi haline dönüşmesi gerekiyor. ÖDP buna zaten hazır ve o her zaman olduğu gibi bu konuda da siyasi parti gibi davranmaktan ziyade sivil toplum hareketi gibi duruş sergiliyor.
Tek sorun bu kesimlere en yaygın ve derin bir şekilde nasıl ulaşılacak ve onlar da sorumluluğa nasıl ortak edilecek?
Bunun için misyoner titizliği ve ısrarıyla çalışmak ve hemen her kesime ulaşmak şart.
Kendi adıma, ÖDP'nin başlattığı 'birlikte yaşamı savunma' hareketine yürekten katılıyorum. İnandığım bu kampanyanın Türkiye'nin tüm kesimlerine ulaşması için elimden geleni yapmaya hazırım.
Bu ülkede yaşayan tüm farklılıklar bu çağrının elbette muhatabı olmalı, özellikle de sadece Kürtler olmamalı.
Ancak izninizle diğer kesimlere laf anlatmayı becerebilenlere bırakıp, haftaya bu sütunlardan özellikle Kürt kardeşlerime sesleneceğim.
Niye ki diğer kesimlerden bir bölüm insanlar -ki bunlara Türkler ve Ermeniler de dahil- dediklerimi tersinden okumaya zaten şartlanmış durumdalar. Umarım Kürtler doğru okurlar. Öyle olacağını da sanıyorum.
Ne de olsa ben onların halinden anlarım, onlar da benim halimden.
“Tek yol 'bir arada yaşama' – II”, Agos, 23 Haziran 2006
Kürt sorununa dair iki çift laf etmeye göreyim... Milliyetçi marjinal basına gün doğar, hemen "Bak şu densiz Ermeni'ye... Şimdi de Kürtlere akıl vermeye yelteniyor" diye manşeti yapıştırırlar. Doğrusu 'akıl verme' hem benim haddimi aşar hem de üstten bakışçı bir tutum olarak gördüğüm için ahlaki yaklaşımımla bağdaşmaz.
Kürtlere akıl veremem ama akıllı davranmalarını talep edebilirim. Bu benim hakkım, görevim ve sorumluluğum. Çünkü tarihten devraldığım tecrübelerimden biliyorum ki, onlar akıllarını bir kenara bırakır da sadece duygularıyla hareket ederlerse, kendilerini büyük bir uçuruma doğru sürükleyenlerin tuzağına düşmüş olurlar ve o durumda sadece kendileri kaybetmez, ben de kaybederim, tüm Türkiyeliler kaybeder, tüm İranlılar kaybeder, tüm Suriyeliler kaybeder, tüm Iraklılar kaybeder.
Önce şu vurgulamayı yapmak isterim: Kürtlerle konuşmanın temel yöntemi kendimizi Kürtlerin yerine koymaktan geçer. Bu yönteme başvurmadan Kürt sorunu üzerine konuşmak ahlaki de değildir, adil de. Dolayısıyla "Siz Kürt olsaydınız ne yapardınız?" sorusu hayli önemlidir. Bu sorunun canlı tutulması, sık sık anımsanması, bizleri bir Kürt'müş gibi soruna içeriden bakmaya zorlar ki işte o zaman ancak sorunun gerçek boyutlarını kavramamız mümkün olabilir.
Kuşkusuz bunun karşılığı olan "Siz Türk olsaydınız ne yapardınız?" sorusu da Kürtler için geçerlidir ve benzeri bir empatik yaklaşım gerektirir. Kürt'ün Kürt kalabilmesi arada bir Türk olabilmesiyle, Türk'ün de Türk kalabilmesi arada bir Kürt olabilmesiyle yakından ilgilidir.
Tabii bir de ne Türk ne Kürt olarak Kürt sorununa bakmak var!
Söz gelimi, benim gibi Ermeni olabilirsiniz ve kendinizi hem Türklerin hem de Kürtlerin yerine koyup soruna bakmak mecburiyetinde hissedebilirsiniz. O da yetmez tabii... Soruna bir de Ermeni gibi bakmanız gerekir. Ermeni gibi bakmanın ise tehlikesi daha baştan bellidir.
"N'olacak" derler, "O zaten Türklerin ve Kürtlerin iyiliğini istemez. O bu çatışmanın varlığına için için seviniyordur. Geçmişte atalarına Türklerin ve Kürtlerin yaptıklarını unutmamıştır. Bedelinin ödendiğini düşünüyordur!"
Evet, Kürt sorunu üzerine bir Ermeni olarak söz söylerken işimin daha baştan çok zor olduğunu biliyorum. Ama yılacak değilim ve sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim.
Ne Türk ne de Kürt halkına geçmişte yaşananlardan ötürü herhangi bir kin duymuyorum. En büyük isteğim ise bu iki halkın bugün birbirinden kopmaması ve geçmişte bizlerin yaşadığı türden dramların tekrar yaşanmaması.
Bugün kendimi Kürtlerin yerine koyuyorum ve onları çok iyi anlıyorum çünkü geçtikleri bu süreçten benim halkım da geçti.
'Ezen ulus milliyetçiliği'nin ürettiği 'ezilen ulus milliyetçiliği'nin ne demek olduğunu iyi bilirim. Bugünkü tartışmalar, geçen iki asır boyunca bu topraklarda benim halkım üzerinden de aynı biçimiyle zaten yaşandı.
Ezen ulus milliyetçiliğinin baskı ve dayatmalarının, ezilen ulus milliyetçiliğinin aklını başından nasıl aldığını, ne gibi yanlışlara sürüklediğini ve buradan da ne gibi sonuçlar doğurduğunu asla unutmamalıyız.
Bugün tekrarlanan da aynı oyundur.
Ezen ulus milliyetçileri, baskı ve dayatmalarıyla bir ezilen ulus milliyetçiliği yaratıp, ardından o ezilen ulus milliyetçiliğinin varlığını bahane ederek kendi baskıcı ve dayatmacı milliyetçiliklerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
Bakın Türk milliyetçiliğinin rafine ya da rafine olmamış kalemşörlerine...
Geçmişte olduğu gibi bugün de aynı taktiği uyguladıklarını görürsünüz. Kışkırtırlar ama sürekli kışkırtılan Türk milliyetçiliğinden söz ederler.
Kürtler bu tuzağa düşmemeliler.
Irak, İran, Suriye ve Türkiye coğrafyasında yaygın bir halde yaşayan Kürt halkı, tarihte hiç yaşamadığı yeni bir süreçten geçiyor. Kuzey Irak'ta oluşan ve artık bir devlet yapılanması haline dönüşen Kürt egemenliğiyle birlikte ilk kez bir fırsat ve şans yakaladığını düşünüyor.
Bunun bir şans mı, şansızlık mı olacağı kaderin elinde değil, tamamıyla Kürtlerin elinde.
Üstelik sadece Kuzey Irak'taki Kürt yöneticilerin değil, özellikle de Türkiye, İran, Suriye gibi komşu ülkelerin sınırlarında yaşayan Kürtlerin bundan sonraki tutumlarına çok daha bağlı.
Kuzey Irak komşu ülkelerde yaşayan soydaşlarını kendine çeken ve bu çekimden de komşu ülkelerde iç huzursuzluklar yaratan bir çatışma merkezi mi olacak, yoksa kendi varlığının huzurunu komşu sınırlarda yaşayan soydaşlarının üzerinden komşu ülkelere aktaran bir barış merkezi mi?
Nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar tüm Kürtlerin bugün temel sorunu budur ve bu noktada gösterecekleri tercih, yakalananın şans mı şansızlık mı olduğunun da göstergesi olacaktır.
On yıllardır ezen ulus milliyetçiliğinin baskısı altında yaşayan Türkiyeli Kürtlerin, son zamanlarda yaşamaya başladığı ruhsal kopuş ve bu ruhsal kopuştan yükselen ezilen ulus milliyetçiliği, bugün artık her zamankinden daha fazla aklına sahip çıkmak durumundadır.
Gelinen noktada Kürt halkı, milliyetçilik cenderesine sıkıştırılmış, 'aşağıya doğru' uçuruma sürülmektedir. Biz Türkiyeliler bu uçurumun eşiğindeki Kürt halkına işte bir kurtuluş dalı uzatıyoruz.
"Gelin, bir arada yaşamı savunalım" diyoruz. Tutunun bu dala sevgili Kürt kardeşlerim. Tutunun...
Hem kendinizi kurtarın hem bizleri...