Bundan tam 80 yıl önce gerçekleşen bu meşum ziyaretin ayrıntılarına girmeden önce biraz arka plan bilgisi verelim:
İkinci Dünya Savaşı’nın belleklerimizde bıraktığı en korkunç imgelerden biri olan toplama(temerküz)/imha kamplarının ilk olarak 1900-1902 yılları arasında, Lord Kitchener liderliğindeki İngiliz Ordusu tarafından kasıtlı bir savaş politikası ve taktiği olarak kurulduğunu söyleyen veya bilenlerin sayısı azdır. İngilizler bu yöntemi Güney Afrika’daki 1899-1902 Boer Savaşları sırasında keşfetmişti ve bu kamplarda 25 bin Afrikalı ölmüştü.
Almanların kurduğu ilk Nazi toplama/temerküz/imha kampı ise 1933’te açılıp 1945’e kadar aralıksız “hizmet veren” Dachau toplama/imha kampı idi. Dachau, Almanya'nın güneyinde bulunan Bavyera eyaletine bağlı Münih'in yaklaşık 16 km kuzeybatısında yer alan bölgede, terk edilmiş bir barut ve mühimmat fabrikası arazisinde açılmıştı.
Nazilerin Avrupa’nın çeşitli yerlerine dağılmış 23 toplama/imha kampı ve ayrıca 44 bin "ölüm tesisi" vardı. Bunların en ünlüsü Sachsenhausen (Almanca telaffuzu Zaksenhavzın) toplama/imha kampı, Almanya’nın başkenti Berlin’in 35 km uzağındaki Oranienburg kasabasındaydı. 1936 yazında Emsland bölgesindeki kamplardan getirilen tutuklular tarafından inşa edilen ve Nazilerin dünya görüşünü mimari olarak ifade eden “model” kampa o yılın Temmuz ayında SS Lideri Heinrich Himmler'in Polis Şefi olarak atanmasının ardından Almanya'daki tüm toplama/temerküz/imha kamplarının merkezi niteliğini kazanan bu ölüm mekânında 27 Şubat 1933’teki Reichstag Yangını/Komplosu’ndan sonra tevkif edilen Almanya Komünist Partisi lideri Ernst Thälmann, Stalin’in büyük oğlu Yakov; 9-10 Kasım 1938’deki Kristal Gece’nin gerekçesi yapılan suikastçı Herschel Grynszpan; Fransa'nın eski Başbakanı Paul Reynaud; İspanya İç Savaşı sırasında İkinci İspanya Cumhuriyeti Başbakanı olan Francisco Largo Caballero; Bavyera Veliaht Prensi'nin eşi ve çocukları; Ukraynalı milliyetçi lider Stepan Bandera ve Alman Protestan Kilisesi'nin Nazilerle iş birliği yapmasına muhalefet eden kilisenin yöneticisi ve Dünya Kiliseler Konseyi Başkanı Martin Niemöller gibi çok önemli şahsiyetler tutuldu.

“Arbeit macht frei”
Diğer toplama ve imha kamplarında olduğu gibi giriş kapısının üstünde “Arbeit macht frei/Çalışmak özgürleştirir” yazan Sachsenhausen’ın dışındaki bir sanayi bölgesi, mahkumların çalışmaya zorlandığı SS atölyelerini içeriyordu. Uçak üreticisi Heinkel, He 177 bombardıman uçağında 6 bin ilâ 8 bin mahkum kullanarak Sachsenhausen işçiliğinin önemli bir kullanıcısıydı. Resmi Alman raporları mahkumların "kusursuz çalıştıklarını" iddia etse de, bu uçaklardan bazıları beklenmedik bir şekilde Stalingrad çevresine düştü ve mahkumların onları sabote ettiğinden şüphelenildi. Sachsenhausen’daki tutsak emeğinden yararlanan firmalar arasında AEG ve Siemens de vardı.
Kimyager Wolfgang Wirth öldürücü kükürtlü hardal gazının deneylerini 1939 yılında bu kamptaki tutsaklar üzerinde yaptı. Ayrıca, "D-IX" olarak adlandırılan deneysel bir ilaç “çalışmaya istekli görünmeyen mahkumlar üzerinde” test edildi. Dayanma gücünü ve dayanıklılığı artırmak için tasarlanan, kokain, metamfetamin ve oksikodon kokteylinden oluşan bu ilaç görev performansını artırmak için Wehrmacht (Kara Kuvvetleri), Kriegsmarine (Deniz Kuvvetleri) ve Luftwaffe (Hava Kuvvetleri) üyelerinin kullanımı için test edilmişti.
Eylül 1941’de SS Binbaşısı Friedrich Pradel, her yeri kapalı, hava geçirmez kamyon kasalarına sıkıştırılan insanların içeri verilen egsoz dumanıyla imhası deneylerini Sachsenhausen’da Sovyet esirler üzerinde “başarıyla” denedi ve sonra seri üretime geçildi. (Pradel ve Berlin'deki Gestapo karargahında eski birinci teğmeni Harry Wentritt, 1966 yılında Hannover’de “100 bin kişinin imhası” suçuyla yargılandılar, Padel yedi, Wentritt üç yıl hapse mahkum oldu.)
1941 sonbaharında SS, özel olarak inşa edilmiş bir "boyun vurma ünitesi"nde ve gazlama araçlarının testinde, aralarında birçok Yahudinin de bulunduğu en az 10 bin Sovyet savaş esirini katletti. Yaklaşık altı ay sonra, 1942 baharında, sanayi avlusuna bir krematoryum ve bir boyun vurma ünitesi içeren bir imha tesisi inşa edildi ve 1943'te bir gaz odası eklendi. Giriş kapısı olan A Kulesi'ne benzer şekilde, SS bu binaya alaycı bir şekilde "Z İstasyonu" adını verdi.

Mahkumun kollarını öne doğru uzatarak çömeldiği "Sachsenhausen selamı" ile başlayan yoklamadan sonra ayakkabı fabrikaları tarafından yaptırılan testlerde askeri botları denemek için, bazen kokain gibi performans artırıcı ilaçlar verildikten sonra, mahkumlar ağır paketlerle 25 veya 40 km koşmaya zorlanırlardı.
Mahkumlar ayrıca Hitler’in baş mimarı diye ünlenen Albert Speer'in Berlin'i yeniden inşa etme vizyonunu karşılamak için yakındaki tuğla fabrikasında çalıştırılıyorlardı. (Speer savaş sonrasında Nürnberg Savaş Suçları Mahkemesi’nce Nazi döneminde işlediği suçlar yüzünden 20 yıl Berlin-Spandau Hapishanesi’nde kalacaktı. Speer’in hocası ise modern Ankara’yı planlamakla görevlendirilen Hermann Jansen’di.)
Sachsenhausen, dünya tarihinde kaydedilen en büyük para kalpazanlığı operasyonlarından biri olan Bernhard Operasyonu’nun planlandığı yerdi ayrıca. Naziler, İngiliz ve Amerikan ekonomilerini baltalama planının bir parçası olarak tutuklu zanaatkarları sahte Amerikan ve İngiliz para birimleri üretmeye zorlamıştı. (Bugün, bu paralar koleksiyoncular tarafından çok değerli kabul ediliyor.)
Haluk Nihad Pepeyi ve Selahaddin Korkud’a diplomatik pasaport
İşte, 1936’dan Kızılordu tarafından “özgürleştirildiği” 22 Nisan 1945 gününe kadar 9 yıl içerisinde buraya sevk edilen 200 bin kişiden 20 bini Yahudi, 6 bini Roman/Sinti olmak üzere, komünistler, rejim karşıtı direnişçiler, eşcinseller ve değişik ülkelerden savaş esiri toplam 87 bin kişinin öldürüldüğü tahmin edilen (1945-1950 arasında da bu sefer savaş suçlusu Nazilerin hapsedildiği) bu kötü şöhretli kampı, 1 Şubat 1943 günü “özel istekle” iki Türk hükümet görevlisi ziyaret etti.
6 Ocak 1943 tarihli Bakanlar Kurulu’nda, İstanbul Emniyet Müdürü Halûk Nihat Pepeyi ile Emniyet Umum Müdürlüğü Dördüncü (Azınlıklar) Şube Müdürü Selahaddin Korkud’a “Almanya ile Alman işgali altında bulunan memleketlere mesleki tetkik seyahati” yapmaları için diplomatik pasaport verilmesini kararlaştırılmıştı. Alman tarafı ise 7 Ocak’ta SS Kuvvetleri Komutanı Himmler’in talimatı uyarınca hazırlanan ayrıntılı gezi programını gizli bir telgrafla ilgili birimlere gönderilmişti. 10 Ocak'ta iki görevli yanlarında Ankara'daki Alman Büyükelçiliği görevlilerinden, ünlü casus Çiçero ile çalışan Ludwig Moyzisch olmak üzere Türkiye'den ayrıldılar.

Seyahatin programı
Seyahatin bundan sonraki duraklarını Rıfat N. Bali’nin Toplumsal Tarih dergisinin Temmuz 2006 tarihli 151. sayısında (s. 43) yayımladığı Alman arşiv belgesinden izleyelim:
"14 Ocak. Akşam Viyana’ya varış. İstasyonda gayri resmi karşılama, gayri resmi yemek, opera.
15 Ocak. Viyana’da üst düzey SS ve siyasi yöneticiler veya Emniyet Teşkilatı ve İstihbarat Teşkilatı yönetimi tarafından kabul. Emniyet Müdürü’nü ziyaret ve Emniyet Müdürlüğü’nün bazı bölümlerinin gezilmesi. Üst düzey SS ve siyasi yöneticilerle öğle yemeği. Şehrin gezilmesi.
16 Ocak. Bruenn’deki silah fabrikası ile Bruenn yakınında Gurein’deki takım tezgâhları fabrikasının gezilmesi.
17 Ocak. Otomobille Prag’a gidiş. Protektora Başkan Yardımcısı, Grup Komutanı ve aynı zamanda Polis Şefi Daluege tarafından kabul. Emniyet Teşkilatı Komutanı ile akşam yemeği.
18 Ocak. Prag’ın gezilmesi. Otomobille Pilsen’e gidiş. Skoda fabrikalarının gezilmesi.
19 Ocak. Berlin. İstasyonda SS Yetkilisi Schellenberg tarafından karşılama. Wannsee Konukevi’nde SS Yetkilisi Schellenberg tarafından resepsiyon verilmesi. Potsdam.
20 Ocak. Kriminal Polis Müdürlüğü’nün gezilmesi. SS Grup Şefi Nebe tarafından kabul. Emniyet Teşkilatına ait idareci okulunu ziyaret. Oradaki orduevinde akşam yemeği.
21 Ocak. Yemek. Krupp fabrikalarının gezilmesi.
22 Ocak. Lahey. Üst düzey SS ve siyasi idareciler veya Emniyet Teşkilatı ve İstihbarat Teşkilatı yöneticileri tarafından kabul.
23 Ocak. Araba ile Antwerp’ten Brüksel’e gidiş.
24 Ocak. Paris. Şehrin gezilmesi. Üst düzey SS ve siyasi yöneticiler tarafından kabul, kahvaltı. Emniyet Teşkilatı yöneticileri ile akşam yemeği.
25 Ocak. Paris’te tatil günü.
26 Ocak. Bordo’da şehir, liman ve sahil tesislerinin gezilmesi.
27 Ocak. Otomobille Kuzey Fransa’ya gidiş.
28 Ocak. Paris’te veda ziyaretleri.
29 Ocak. Mannheim-Ludwigshafen’deki J.G.Farbenindustrie’ye ait fabrikaların gezilmesi.
30 Ocak. Berlin. Reichstag’ın oturumuna katılma.
31 Ocak. Rostock’ta Heinkel fabrikalarını ziyaret.
1 Şubat. Sachsenhausen Temerküz Kampı’nın gezilmesi (özel istek).
2 Şubat. SS Grup Şefi Kaltenbrunner tarafından kabul. Muhafız Alayı tesislerinin gezilmesi. Orduevinde SS Grup Şefi Juettner ile öğle yemeği. Akşam Wannsee Konukevi’nde Emniyet Teşkilatı ve İstihbarat Teşkilatı Başkanı’nın başkanlığında büyük veda ziyareti.
3 Şubat. Uçakla (buradan itibaren uçak kullanılması gerekiyor) Posen’e gidiş. Üst düzey SS ve polis şefleri tarafından kabul. Yerleşim yeri ve inşaat uygulamaları vs.’nin görülmesi. Öğleden sonra uçakla Krakov’a gidiş. Akşam Krakov’daki üst düzey SS ve siyasi yöneticiler tarafından kabul.
4 Şubat. Krakov’un gezilmesi. Uçakla Kiev’e gidiş. Kiev’deki üst düzey SS ve siyasi yöneticiler tarafından kabul ve birlikte yemek yenilmesi.
5 Şubat. Kiev ve çevresinin gezilmesi. Emniyet Teşkilatı ve İstihbarat Teşkilatı yöneticisi tarafından kabul.
6 Şubat. Uçakla Kiev’den Kırım’a gidilmesi, yolda Saporoflye veya gezilmesi uygun başka bir yerde mola verilmesi. Kırım’daki SS ve siyasi yöneticiler tarafından kabul.
7 Şubat. Otomobille Kırım’ın güney sahiline gidiş.
8 Şubat. Uçakla Kırım’dan Bükreş ve Sofya’ya gidiş. Refakat eden Almanların vedalaşması ve gezinin resmi olarak sona erdirilmesi.
Bu program çerçevesinde, gezi sırasında daha başka neler yapılacağı belirtilmemiştir. SS Grup Komutanı Daluege ve ilgili üst düzey SS ve siyasi yöneticilere doğrudan buradan haber verilip verilmemesi hususunda kararınızı ve ayrıca bir uçağın tahsis edilmesi için talimatınızı beklediğimizi de arz ederim. Hariciye Vekâleti Daire D2’nin bildirdiğine göre, Hariciye Vekili’nin geziyi ve programı onayladığını, ancak vekâletten bir temsilci göndermeyi düşünmediğini belirtirim. Silah fabrikalarının gezilmesi için Alman Başkomutanlığı’ndan izin aldım.
RSHA AMT ROEM.6 adına imza Schellenberg, SS Staf."

"Özel istek"te bulunan başkaları
Sachsenhausen Kampı müzesindeki belgelere göre ziyaret için “özel istek"te bulunanın sadece Türk hükümeti olmadığı anlaşılıyor. Irak’ın eski başbakanı Raşid Ali el-Geylani ve Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni de toplama kamplarında inceleme yapma isteklerini iletmişler. 15 Temmuz 1942 tarihli bir istihbarat raporuna göre Alman büyükelçisi Dr. Fritz Grobba, Geylani’nin gerekçesinin Irak’ta benzer kamplar kurmak için uygun bir örnek olup olmayacağını incelemek olduğu belirtiliyor. Kamp, İspanya Falanjist rejiminin polis şefi Jose Conde de Mayelde ile İsviçre Polis şefi Heinrich Rothmund tarafından da ziyaret edilmiş. Bu da Sachsenhausen Toplama Kampı’nın Naziler tarafından “zararlı etnik ve sosyal unsurları” “enterne etmek” adına “örnek” bir uygulama olarak sunulduğunu gösteriyor. Bu uygulamaların alıcıları ise dönemin faşizm ve Nazizm hayranları...
Nazi yetkililerin Haluk Pepeyi ve Selahaddin Korkud’a ilişkin izlenimlerini ise Serdar Dinçer’in Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. Yılında Alman Dışişleri Politik Arşivi'nde bir gezinti: “Alman Lawrence’’ ile ‘‘Müslüman” -Portreler- (Favori Yayınları, 2023, s. 187-188) adlı kitapta buluyoruz. 9 Mart 1943 tarihinde SS Tümeni VIII Hukuk Müşaviri Kaltenbrunner’den Dışişleri Bakanı Ribbentrop'a giden 13 sayfalık raporda şunlar yazılı imiş:
“44 yaşındaki üst ve 'daha değerli' Pepeyi sık sık 'meslekten polis olmadığını, daha çok şey öğrenmesi gerektiğini ve bu ziyarette gördüğü mükemmel Alman polis çalışması sayesinde bu mesleğe sevgisinin iyice yükseltildiğini' söylemiş. Baştan çok tutukmuş, ancak ona gösterilen sıcak ilgiyle giderek rahatlamış. Politikacı değilmiş, ancak önde gelen tipik memurlar arasında, ileride atanacak yeni İçişleri Bakanlığı mevkii için önde gelen adaylardanmış. 36 yaşındaki Korkud ise 21 yıldır bu meslekteymiş ve tipik polismiş. Önceki raporlarda Berlin'e iletildiği gibi aşırı milliyetçi ve yabancı düşmanı imiş ve kendisine ne gösterilse 'Bundan bizde de var!' diyormuş. Bütün gezi boyunca soğuk, geri planda ve hesapçı ve bazen Pepeyi'ye de dikkat eder gibi bir duruş göstermiş. Almanca bilmediğini söylemiş, ancak tavırlarından konuşulanları anladığı belliymiş. Her iki memur da yeni T(ürkiye)'nin tipik aydını havasındaymışlar ve Fransız devriminin liberal ve hukuk devleti fikirlerinin izlerini taşıyorlarmış. Osmanlı geleneğini reddediyorlarmış. Onlar için tarih Kemal Atatürk'le başlıyormuş. Daha geniş eğitimli Pepeyi, yeni Alman düşünce tarzına daha açıkmış. Pepeyi, gezi boyunca yaptığı masa nutuklarında, gördükleriyle Alman halkının zafer inancından ikna olduğunu söylemiş. Bunları en yukarıya dek dostlarına anlatacağını söylemiş. İki türk, politik konularda çok çekingen davranmış ve sürekli tarafsızlık vurgusu yapmış. İkisi de T(ürkiye)'nin asla Sovyetler Birliği'nin bulunduğu bir koalisyona katılmayacağını vurgulamışlar. Özellikle Pepeyi sürekli, Rusya'nın doğal düşman olduğunu vurgulamış. Berlin'deki yemekte Türk Büyükelçisi de benzer ifadelerde bulunmuş. Doğu Cephesi'nde Sovyetlerin kış saldırısının püskürtüleceği umudunu dile getirmiş. Sovyetlerin doğudaki tümenlerini Almanlara karşı kullanmasının Japonların sessizliği yüzünden olduğunu, ancak bunların da son rezervler olduğunu söylemiş. Pan Turan konusunda Pepeyi, köyde yetişen iki biraderden birinin sonra şehre gidip orada uygarlığı tanıdığını, şehirden köye gidip öbürünü de şehre götürmek istediğini, ancak köydekinin köyünden ayrılmak istemediği hikâyesini anlatmış, Türkiye ile Sovyetlerdeki Türki halkların ilişkisini buna benzetmiş. Churchill'in İnönü ile Adana'da buluştuğu haberi iki polisi çok huzursuz etmiş. Baştan bunu Alman ev sahiplerine nasıl açıklayacaklarını bilememişler. Ancak Pepeyi, Türk Büyükelçi ile görüşmenin ardından açıklamalar yapmış... Pepeyi'nin T(ürkiye)'ye döndüğünde Almanlardan yana rapor vereceği ihtimali yüksekmiş... Türk istihbaratıyla işbirliği için sözleşme yapılmamış, ancak gezi sırasında doğan samimiyet sayesinde şimdi Moyzisch her zaman bu ikisine gidip derdini iletebilirmiş. Artık bundan sonrası Moyzisch'in ustalığına bağlıymış... Gezide Türkler, sık sık şimdi ziyaret sırasının Almanlarda olduğunu söylemişler. Ancak tarafsızlık politikası nedeniyle böyle bir davetiyenin gönderilmesi Kaltenbrunner'e göre epey şüpheliymiş."

Türk hükümetinin amacı neydi?
İkinci Dünya Savaşı’nın bütün cephelerde tüm şiddetiyle sürdüğü 1943 kışında güya “aktif tarafsızlık” politikası izleyen Türk hükümeti iki önemli Polis Müdürünü hangi “mesleki tetkikler” için Almanya’ya gönderdi? Neden Avrupa’daki 23 Nazi kampının idare ve eğitim merkezi olan Sachsenhausen Kampı özel istekle gezilmişti? Bu seyahatte edinilen mesleki tecrübeler daha sonra kullanılmış mıydı? Bunlara net cevaplar vermek kolay değil. Ancak söz konusu ziyaret sırasında kamp doktoru olan Dr. Heinz Baumkötter, “Tutsaklar üzerinde ölümcül deneyler yapmak, ölümlerine sebebiyet vermek, gaz odalarına sevk için seçicilik” gibi suçlamalarla Ocak 1956 yılında Münster’de yapılan yargılamadaki sorgusunda şunları söylemişti:
“Bir keresinde Sachsenhausen’da Türk hükümetinden bir heyetin bulunduğunu hatırlıyorum ve Türk içişleri bakanı, diğer bazı üst düzey subaylar ve hükümet yetkilileri, dediklerine göre kendi ülkelerinde de benzerlerini inşa etmek amacıyla bu kurumlar hakkında bilgi edinmek için bulunuyorlardı.”
Rıfat N. Bali ise Tarih ve Toplum dergisinin Haziran 2006 tarihli 150. Sayısındaki (s. 42-47) “İstanbul Emniyet Müdürü Nihat Halûk Pepeyi Almanya’dan ne getirdi? -Talat Paşa’nın kemiklerini mi? Nazi fırınları mı?” başlıklı yazısında o günlerde İstanbul’un Balat semtinde inşa ettirilen ve İstanbul’daki Yahudi cemaati arasında yaygın olarak Yahudilerin yakılması amacıyla inşa edildiğine inanılan “Balat Fırınları” üzerinde şu bilgileri veriyor:
“İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaşın ve Nazilerin işgali eşiğinde olan bir Türkiye’de yaşayan azınlıklar arasında en çok Yahudiler dehşete kapıldılar. Dehşete kapılmanın nedeni Nazilerin baskısıyla Türkiye’deki Yahudilerin de temerküz kamplarında toplattırılıp soykırıma tâbi tutulacakları söylentisi oldu. İzmir’in Karataş semtinde özel bir fırın kurulduğu ve Yahudilere ‘sizleri burada yakacağız’ denildiği söylendi. Dr. Eli Şaul da İzmir’de Bahribaba Parkı’ndaki alanda inşa edilmiş ancak hiç kullanılmamış olan bir binanın İzmir Yahudileri tarafından Yahudileri yakmak için kurulmuş olan fırınlar oldukları söylentilerinin dolaştığını yazdı. İstanbul’da Balat semtinin Demirhisar Caddesi’nde inşa edilen Yahudi cemaatine ait Or Ahayim Hastanesi’nin bitişiğinde bulunan, bir dönem Et ve Balık Kurumu’nun bir deposu olan ve Bedrettin Dalan’ın belediye başkanlığı sırasında yıkılan bir bina Balat Yahudileri arasında ‘Los Ornos de Balat’ (Balat Fırınları) diye anıldı. Balat’lı birçok Yahudi bu binanın II. Dünya Savaşı yıllarında inşa edilmiş olan insan yakma fırınları olduğunu iddia etti. Bu inancın Balat’lı Yahudilerin zihinlerinde yer etmesinde bir yerde o dönemin Türkiye’sinde geçerli olan antisemit hava içinde bazı antisemit kişilerin Türkiye Yahudilerini korkutmak için ‘sizleri fırında yakacağız’ demelerinden de ileri geldi.”
Bali, bu gezinin içeriği ve sonuçları hakkında ihtiyatlı davranarak “Pepeyi ve Korkud’un neden özellikle Sachsenhausen Temerküz Kampı’nı ziyaret etmeyi arzuladıkları, Türkiye’de benzeri bir temerküz kampı kurma tasarısının gündeme gelip gelmediği, şayet geldi ise hangi şartlarda ve ne gerekçe ile geldiği meçhuldür” demekte ve “Eldeki mevcut veri ve belgelerden, şimdilik kaydıyla ulaşılabilecek sonucun tatmin edici olmadığı”nı söylemekte. Ancak 12 Kasım 1942 tarihli Varlık Vergisi'ni ödeyemeyenlerin gönderildiği Aşkale ve Sivrihisar’daki kamplar Nazilerin çalışma kamplarına benzer özellikler taşıyordu.
Elbette başta da dediğim gibi kesin konuşmak zor. Uygulamanın fiziki anlamda daha uç boyutlara varmamasını, aynı tarihlerde Almanya’nın ilerlemesinin durup, Rusya karşısında gerilemeye başlaması ve savaş rüzgarlarının Almanya aleyhine ters dönmeye başlamasıyla açıklamak mümkün. Bilindiği üzere Almanların Stalingrad yenilgisinden sonra savaşın kaderinin değiştiğini gören Kemalist bürokrasi büyük bir U dönüşü yaptı. Bu kapsamda Varlık Vergisi ve çalışma kampları ortadan kalktı.

İşkence aletleri Almanya'dan mı geldi?
Bu gezinin sonuçlarından biri olduğu iddia edilen bir uygulamayı ise, Nazilerin yenileceğinin ortaya çıktığı günlerde, U dönüşünün bir parçası olarak muhtemel galip SSCB’ye yaranmak için 7 Eylül 1944'te başlayan ve 29 Mart 1945'e kadar süren Turancılar Davası’nın sanıklarından ırkçı-Türkçülerden Reha Oğuz Türkkan anlatmıştı:
“[Sorgum sırasında] Başımdan birkaç karış mesafede, her biri sokak ampulü kadar büyük üç, belki de dört gayet iri ampul yanıyordu. Işıklar mavimtrak beyazdı. Ampullerin içinde mutat harici helezonî bir takım ‘filâman’lar vardı. Sonradan öğrendiğime göre, bunları o zamanki polis müdürü, Nazi Almanya’ya bir seyahati esnasında öğrenip getirmiş. Mahiyetlerini bilmiyorum, fakat tesirlerini pek iyi biliyorum. Bu müthiş sıcak günde, havasız daracık tabutluk içinde yarattıkları muazzam sıcaklığı bir tarafa bırakın. Asıl korkuncu, insanın başında ve beyninde yarattıkları sancıydı. Tarifi zor bir sancı. En şiddetli baş ağrısıyla bir alakası yok. Ağrı şakaklar ve alın nahiyesinde değil, kafanın orta ve üst taraflarında. Sanki kızgın şişler beyninize sokuluyor ve içinde oynatılıyormuş gibi. Gözlerim kısılıyor, dişlerim gıcırdıyor ve avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Kollarımdan asılı olarak, terden suya batmış gibi sırılsıklam ve inkıtasız (kesintisiz) çığlıklarla bağırarak sallanıp duruyordum.”
Turancılar Davası sırasında Haluk Pepeyi artık İstanbul Emniyet Müdürü olmadığı için bu işkenceden onu sorumlu tutmak doğru olmaz ama işkence aleti özel ampulleri onun getirmesi iddiasını da yabana atmak zor.
Talat Paşa'nın kemiklerinin getirilmesi
Söz konusu belgelerde gezinin 15 Mart 1921’de Berlin’de, ailesini 1915'teki Ermeni Soykırımı'nda kaybeden Solomon Tehliryan tarafından öldürülen ve cenazesi mumyalanarak geçici olarak Neukölln’deki Matekoriç Kilisesi mezarlığına defnedilen İTC’nin siyasi lideri Talat Paşa’nın kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesiyle ilgili olduğuna dair özel bir ayrıntı veya bilgi bulunmamakta. Fakat bu, gezinin Talat Paşa konusuyla ilgisi olmadığını göstermez, çünkü Talat Paşa’nın cenazesi heyetin dönüşünden 16 gün sonra üzerinde Nazilerin sembolü gamalı haç bulunan bir trenle Türkiye’ye gönderildi. Böylesi önemli bir jestin gerçekleşmesi için önceden görüşmeler yapılması gerektiği açıktı.
Bu naklin gerçekleşmesi kolay olmamıştı aslında. TBMM tarafından 1926’da “Milli Şehit” ilan edilen Talat Paşa’nın ailesine maaş bağlanmış, soykırıma uğrattığı Ermeni mallarından mülk verilmişti. Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım, 1931’de aile dostları, eski Deutsche Bank Müdürü Wasserman’dan bir mektup almıştı. Wasserman, Alman kanunlarına göre bir cenazenin usulüne uygun gömülmeden en fazla on sene bekleyebileceğini söyleyerek, müddetin dolmak üzere olduğunu hatırlatıyordu. Hayriye Hanım, mektubu alıp dönemin sabık Maliye Vekili Şükrü Saraçoğlu’na gitmişti. Saraçoğlu “Konu beni aşar” diyerek kendisini Mustafa Kemal’le görüştürecekti. Çankaya’da başlayan görüşme akşam Atatürk’ün sofra arkadaşlarından sabık Erzurum Mebusu Tahsin Uzer’in evinde devam etti. Bazı bakanların da iştirak ettiği konuşmanın sonunda Mustafa Kemal “Cenazesinin naklini benden şu anda istemeyin, Almanya ile bu konuda görülecek hesabımız var, izin verin şimdi gömülsün, zamanı gelince onu bizzat ben getirtirim” dedi ama sözünü tutamadı. Yukarıda belirttiğim gibi, Talat Paşa’nın kemikleri İkinci Dünya Savaşı sırasında, Adolf Hitler’in Türk-Alman ilişkilerini sıcaklaştırmak istemesi sayesinde Almanya’dan getirildi. 25 Şubat 1943 günü Sirkeci Garı’ndan alınan tabut önce Şişli Sıhhat Yurdu’na getirildi, ertesi gün görkemli bir askerî törenle Şişli’deki “İttihatçıların Anıtkabiri” diye nitelenen Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne gömüldü. Tören kıtasının önünde Reisicumhur İsmet İnönü’nün çelengi vardı.
Sonuç olarak, Haluk Pepeyi ve Selahaddin Korkud'un şahsında Türkiye hükümetinin Nazi deneyimini yakından görme isteği, bu isteğin Nazi yetkilileri tarafından büyük bir ihtimamla yerine getirilmesi, seyahat programının kapsamından ve görüşülen kişilerin düzeyinden anlaşılıyor. Elbette bu sempatinin devam etmesi, savaşın Naziler tarafından kaybedilmesiyle görünür olmaktan çıktı ama günümüze dek Hitler, Nazizm düşüncesi ve bunun tamamlayıcısı olan antisemitizm (Yahudi karşıtlığı) Türk milliyetçilerinin, Türk-İslam sentezcilerinin kalbinde özel bir yere sahip oldu.