Fener Balat Ayvansaray

Fener’in eski bir Rum mahallesi, Balat ve Hasköy’ü Yahudilerin doldurduğu veya İstanbul’un aslında Bizans’ın başkenti olarak kurulduğunu birçok kişi gibi ben de biliyordum. Ama Ahmet Faik Özbilge’nin Fener Balat Ayvansaray adlı kitabını okuduktan sonra bu semtleri, İstanbul’un mimari ve tarihi geçmişini anlayışım genişledi. 

Önde Bulgar Demir Kilise arkada Rum Erkek Lisesi (Kırmızı Mektep) görünen Balat

Kendini bir gezi rehberi olarak tanıtan bu kitap aslında bir tur rotası çizmekten çok daha fazlasını yapıyor. Yeri geldikçe okullarda öğretilmeyen Bizans tarihi üzerine hızlı dersler veriyor ya da şehir tarihini korumak ve tanıtmak için gerekli adımların altını çiziyor. Özbilge’nin genel amacı başlıktaki bölgede geçmişin izlerini taşıyan Yahudi, Rum, Ermeni, Müslüman, Bizanslı, Türk her türlü noktayı not etmek ve arkasındaki hikayeleri okuruna aktarmak. Bu açıdan İstanbulseverler için kaynak değerinde bir kitap. 

Bu kitabı okurken en çok Bizans konusundaki cahilliğimi fark ettim. Bu şehri kuran ve bin sene kadar yöneten Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyaseti, tarihi, mimarisi, sanatı, dini ve kültürü hakkında bu gezi kitabı sıkı bir ders veriyor. Özellikle Bizans’ın ikonoklazma devrinin, yani Bizans imparatorlarının Hristiyanlıkta ikon kullanımına karşı olduğu dini radikal dönemin, şehrin çehresine ve kültür mirasına olan etkisine dikkat çekiliyor. 

Özbilge’nin kitabının kapağı

Bu kitaptan önce bahsedilen mahallelerde yalnızca en belirgin yerleri biliyordum: Patrikhane, bitişik sokaktaki Ermeni kilisesi, Balat Or-Ahayim Yahudi Hastanesi, Kırmızı Mektep Rum Okulu ve kitabı satın aldığım yeni restore edilen ihtişamlı Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, nam-ı diğer Demir Kilise. Özbilge kitabında yalnızca yerlerden bahsetmiyor, bu bölgeyi renklendiren, tarihini anlatmaya değer kılan halkını da tanıtıyor. İstanbul tarihini mercek altına alan her kitap gibi burada da azınlıkların etkisi ve önemi aşırı derecede ortaya çıkıyor. Bu tarihi anlatırken semtlerin demografisini değiştiren birçok acı olayı anlatmak için mecburen sayfalar ayrılıyor. Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül İstanbul pogromu gibi olaylardan sıkça bahsediliyor. Varlık Vergisi’ni anlatırken yazar o dönemden hemen sonra kurulmakta olan İsrail devletine özellikle fakir Türkiye Yahudilerinin göç dalgasından söz ediyor. Verdiği ilginç bir bilgi ise kamuoyunun hükümetin bu göçten rahatsız olduğu ve bu nedenle “Hasan Saka Hükümeti, Yahudilerin Türkiye’den çıkışını yasaklar. Daha sonra […] İsrail hariç olmak üzere yurtdışına çıkışlarına izin verilir. […] 1949 senesinde, Şemsettin Günaltay Hükümeti, sınırlamayı tamamen ortadan kaldırır.” (Özbilge 145) Türkiye Cumhuriyeti bir yandan Türkçeyi ve Türklüğü kabul eden her vatandaşı eşit kabul ettiğini iddia ederken, diğer yandan dini bir azınlığın seyahat hakkını alenen kısıtlıyor ve ayrımcılık yapıyor. 

Acı gerçeklerin yanında okura yerel azınlıkların bayramları, yemek kültürleri, ayinleri ve bölgenin ekonomik yapısı da anlatılıyor. Özbilge eski meyhaneleri ve meyhane kültürünü zevkle anlatıyor. Adı geçen yirmi meyhaneden Enserci Mişon, Nesim, Yasef, Yavaşko, Hacı Miron, Hacı Avram ve Yahudi Ayoda meyhanelerinin (özellikle sonuncunun) Yahudiler tarafından işletildiğini ve bu işkolunda Yahudilerin ne kadar büyük bir varlık gösterdiğini anlamak zor değil. Yemek ve bayramlardan söz açılınca Özbilge Yahudilerin pırasa köftesini ve Pesah (Hamursuz) bayramını anlatıyor. 

Eminönü’ndeki Yeni Camii ve Mısır Çarşısı, 1660 öncesinin Yahudi mahallesi

Özbilge, “Balat ve Yahudiler” diye adlandırdığı kısımda bu bölgenin uzun Yahudi tarihini açıkça anlatıyor. “XVII. yüzyıldan XX. Yüzyılın ortalarına dek, semt ahalisinin çoğunluğunu Yahudiler oluşturur.” (Özbilge 119). Bu kısımda hem şehrin Romaniyot, yani Bizans yerlisi Rumca konuşan Yahudiler, hem de İspanya Sürgünü sonrasında gelen Yahudiler anlatılır. Kitapta sıkça İstanbul’u şekillendiren büyük yangınlardan bahsedilir. Bunlardan biri 1660 yılındaki Ayazmakapı Yangını’dır. Eminönü çevresinde “yahudhane” denen ahşap evlerde yaşayan Yahudiler yangından sonra mecburen Balat ve Hasköy’e taşınırlar çünkü yanan evlerinin yerine Saray emriyle Mısır Çarşısı ve Yeni Camii külliyesi yapılır. Yani bugünün Eminönü eski Yahudi mahallesidir. 

Yahudilere odaklanan bölümde ve kitap boyunca, Özbilge bu bölgeye Balkanlardan gelen Yahudi nüfusun etkisini açıklıyor. Mesela “Fetihten sonra Balat’a ilk yerleştirilenler, Makedonya’nın Kastorya kentinden getirilen yüz kadar yoksul Yahudi ailesidir. Geldikleri yerin adını taşıyan Kasturya Sinagogu’nu inşa ederek, çevresine yerleşirler.” Aynı hikâye Ahrida Sinagogu için de geçerlidir; Ahrida aslında bugün Makedonya’da bulunan Ohrid’in adıdır ve bu sinagog 1427 senesinde Ohrid’den gelen Yahudiler tarafından kurulmuştur. “Sinagoga bağlı bir de okul vardır. Bahçedeki Midraş’ta din dersleri verilirken, mektebin diğer bölümünde Türkçe, İbranice ve Almanca öğretilir. Bu okul 50’li yıllardan itibaren ilgisizlik ve öğretmen yokluğundan kapanır.” (Özbilge 147) Bunlar gibi hikayeler Bulgaristan’ın Yanbolu şehrinden gelip 1895’te Yanbol Sinagogu’nu kuran Yahudiler, Bizans döneminde Makendonya’daki Veria’dan gelip daha sonra bir yangında kaybedilen Veria Sinagogu’nu kuranlar ve artık yalnızca bir harabe olan Fatih devrinden kalmış Selanik Sinagogu için de anlatılır. Bence bahsedilen sinagoglar arasında en ilginci Bizans’tan kalan vitraylı Çana Sinagogu’dur.  Bu yapıya ayrılan kısımda Özbilge mimariyi kısa geçer ve Yahudi toplumunun iç siyasetinin kısa bir tarihçesine yer ayırır. Osmanlı’nın tanıdığı ilk hahambaşı Romaniyot Moşe Kapsali’den ve Romaniyot ve Sefaradlar arasındaki dini anlaşmazlıklar yüzünden 1835’e kadar bir daha hahambaşı seçilmeyişinden bahseder. 1800’lerde “Yahudiler içinde tekrar bölünmeler olur. Fanatikler ve reformistler arasında büyük çekişmeler yaşanır. İşler, yenilik yanlısı ünlü zengin Abraham Salomon Kamondo’nun tutucularca aforoz edilmesine kadar uzanır.” (Özbilge 153)

Balat’taki Ahrida Sinagogu

Kitabın ilginç bilgilerinden biri de çıfıt kelimesiydi. Osmanlı döneminde Yahudiler için “çıfıt” kelimesi kullanılmış ve esnafı Yahudilerden oluşan çarşıya da Çıfıt Çarşısı adı konmuş. Çıfıt kelimesi Farsça’da Yahudi anlamında olan cahud kelimesinden geliyor ve Türkçede hilekar, düzenbaz gibi tamamen pejoratif bir anlamda kullanılıyor. Buradan yola çıkarak Yahudi esnafın çok çığırtkan olduğu düşünülmüş ve “dağınıklığı anlatmak için kullanılan “çıfıt çarşısı” deyimi de bu şekilde çıkmış.” (Özbilge 164) Ayakapı Hamamı’ndan bahsederken Özbilge bu sefer de Havuzlu Hamam olarak da bilinen bu Mimar Sinan eserinde “Yahudilerin gusül abdesti alabilmeleri için eklenmiş, “Çıfıt batağı” tabir edilen bir havuz” olduğunu söylüyor. Burada “çıfıt batağı” denilen herhalde mikveh diye bildiğimiz havuzdan başka bir şey değildir. Mimar Sinan’a III. Murad’ın annesi tarafından yaptırılan bir hamamda mikveh olması da bu bölgede Yahudilerin önemini ve büyük nüfusunu gösteriyor. 

Balat’taki Çıfıt Çarşısı

Dikkat çeken bir başka bölüm de “Bir İstanbul Musevisi’nin Anılarından” başlıklı iki sayfa. Burada Özbilge, Eli Şaul adlı bir Yahudi’nin “Balat’tan Bat-Yam’a” adlı anılarından uzunca bir alıntı yapıyor. Bu anı yazısında görülen şudur: 1940’larda da birçok Yahudi devlet nezdinde asla Türk olamayacaklarını ancak Türkiyeli olduklarının (bu kavram var olmadan) farkındaydı. Eli Şaul çok güzelce azınlıkların hala devam eden sorunsalını özetliyor: “Gayrimüslim bir Türk, yani dini Musevi veya Hıristiyan olan bir insan ne yaparsa yapsın, isterse ağzıyla kuş tutsun, yine Türk addedilmez.” (Özbilge 173) Maaselef Eli Şaul’un Mayıs 1943’te yazdığı bu cümleyi hala kabullenemeyenler var. Türk liberallerin de bu sorunda suçlu oldukları da Eli Şaul’dan kaçmaz: “En medeni ve en okumuş bir arkadaş bile, günün birinde, hiç ümit etmediğim bir zamanda, aslen Türk olmadığımı yüzüme vurmaktan çekinmez. Çekinmez çünkü bunu erkekliğin ve milliyetçiliğin esasından sayar. En samimi bir arkadaşım beni methederken “Bu bildiğin Yahudilerden değildir” der. Hiçbir zaman Türklüğümü kabul etmez.” (Özbilge 173) Eli Şaul bu gerçekleri yazmakla kalmaz, buna en ters zihniyetin merkezi olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaparken iki askeriye doktoruyla bile bu mevzuyu konuşur. Önce bir doktorun gayrimüslimler Türkiye’de rahattır demesi üzerine Eli Şaul uzunca bir şekilde bankadan askeriyeye, polisten mülkiyeye, amelelikten, devlet memurluğundan postacılığa kadar “Bir Rum kaymakam, bir Yahudi vali Türkiye’de var mıdır? Hatta gayrimüslim vatman var mıdır?” diye sitem eder. (Özbilge 173)  

Böylesi bir anlatıya yer vererek Özbilge kitabının amacını daha ileriye taşır: sadece bölgenin azınlık geçmişini anlatmıyor, ayrıca o azınlıklara ses veriyor. Belki de mahalledeki değişimi en açıkça restoranlar kısmındaki şu cümleden anlıyoruz: “Vodina Caddesi üzerinde, Ahrida’dan Fener’e doğru giderken, sağda klasik bir mahalle meyhanesi olan Hüseyin’in Yeri var (eskiden Yahudi Anania’nın yeriymiş).” İşte bu parantezden, Vodina-Ahrida-Fener isimlerinin Hüseyin’le uyuşmazlığından Fener Balat Ayvansaray kitabının açıkladığı değişimi ve kalan izleri görüyoruz. Bu parantez gibi tarihe düşülen notlarla dolu olan bu kitap Yahudilerle ilgili daha birçok bilgi ve öyküye sahip. Aynı şekilde Rum, Ermeni ve Bulgar toplumlarının şehirdeki varlıklarıyla ilgili de bir o kadar ders veriyor ve belki nesillerdir İstanbullu olanlara şehrin bu mahallelerinin derin geçmişini açıklıyor. Şu an beşinci baskısında olan kitap kesinlikle okumaya ve sahip olmaya değer.

Bunları da beğenebilirsiniz...