İstanbul’un “Sahte Auschwitz”i’: Türk Filmi Galasının Kırmızı Halısında Ölüm Kampları Yeniden Yaratıldı.

Yahudi gazetecilerden İvo Molinas’ın Çiçero filminin gala gösterimine ilişkin attığı tweet

Kaynak: Haaretz, Louis Fishman

Çeviri: Betsy Penso

Bir Türk filminin kırmızı halıdaki ilk gösteriminde SS subaylarıyla korunan derme çatma bir ölüm kampı, havlayan köpekler, iğneli diken ve Achtung! işareti yer aldı. Gelen tepki, ki sadece sayısı azalan Yahudi toplumundan değildi, Türkiye’nin bugünkü durumu hakkında bize bir şeyler söylüyor.

Son birkaç aydır Türk film uzmanları endişeli bir şekilde Türk yapımı  2. Dünya Savaşı’nı konu edinen casus filmini bekliyordu.

“Çiçero” isimli film, meşhur Nazi casusu Elysea Banza’nın hayatını konu ediyor. Elysea Banza, Birleşik Krallık’ın Ankara’da bulunan Türkiye Büyükelçisi Sir Hugh Knatchbull-Hugessen’in valesi görevindeyken 1943-1944 senelerinde en gizli bilgileri Hitler’in ordusuna iletiyordu. Casusun fotoğraflamış olduğu bazı çok gizli belgeler çoktan James Mason’ın başrolünde oynadığı 1952 yapımı Hollywood filmi Five Fingers’a konu olmuştu.

Film başta gişede oldukça büyük bir başarı yakalamıştı – ta ki İstanbul’da gerçekleştirilen gala etkinliğinin fotoğrafları Twitter’da dolaşmaya başlayana kadar.

Doğrusu bu aslında sizin bildiğiniz ilk gösterimlerden değildi. Yapım ekibi, açılış gecesinin kaliteli kalabalığının, filmin geçtiği 2. Dünya Savaşı dönemi atmosferini algılamalarını istemiş – bu sebeple de hiç de bilgece olmayan bir şekilde bu kalabalığı tamamen ortama sokmuşlar.

Yani, kırmızı halı, SS Subayları ile donatılmış eğreti bir toplama kampına ve arkada ahlaksızca havlayan bir Alman çoban köpeğinin sesine ve üzerinde Achtung! yazan iğneli tellere asılmış mahkumların kıyafetlerinin pürüzlü kalıntılarına varıyordu.

Bu sahte Auschwitz’i daha da garip, gereksiz ve yersiz yapan şey ise filmin her ne kadar T-4 Nazi ötenazi projesinin kurbanı olan Alman çocuklarının trajedisini ele almış olsa da, Holokost veya ölüm kamplarına dikkat çekmemesiydi. Bu en azından kırmızı halı üzerine yığılmış oyuncak ve küçük ayakkabıları açıklıyor – ancak gönderilmemiş oldukları ölüm kamplarını açıklamıyor.

Doğrusu, film vizyona girdikten hemen sonra yapılan bir röportajda, yapımcı Mustafa Uslu, Yahudilere karşı gerçekleştirilen soykırımın çokça defa zaten filmlerde sunulduğunu, bu sebeple Nazilerin ölümcül politikalarını başka bir açıdan ele almaya karar verdiğini açıklıyor. Bu elbette başlangıçta, filminin merkezi bir parçası olmak için yeterince ‘yeni’ bir zemin olduğunu düşünmediyse, sansasyonel Holokost dekorunu galası için neden seçtiği sorusunu sorduruyor.

Gala gecesinin esrarengiz 2. Dünya Savaşı rekreasyonundan, sadece “Nazi Toplama Kampı Galası” başlığıyla hikayeyi anlatan dev medya kuruluşu Habertürk tarafından kısaca bahsedildi. Ünlülerin görüldüğü ortamdan normal bir tonda bahsedilmiş, soykırım dekorunun yanında eğlenmelerinin görüntüsünü veya yerindeliğini sorgulanmamış. Hükumetin tartışma çıkmaması için yaptığı baskı sebebiyle diğer büyük basın kuruluşunda bu haberin neden yer almadığını merak etmeye gerek yok.

Doğrusu, geçtiğimiz hafta atılan Türkçe bir tweet olmasaydı, bu garip ve tatsız gece neredeyse fark edilmeksizin gidecekti. Film eleştirmeni Fırat Yücel tweet’inde alaycı bir edayla bugünkü Türkiye’nin Hannah Arendt’e Kötülüğün Sıradanlığı’nı yeniden yazmaya zorlayacağını söylerken, komikçe izleyicilerin dramatize edilmiş ortamdan ne kadar “etkilendikleri”nin altını çiziyordu.

Bundan çok kısa bir süre sonra hikaye Türkiye Yahudileri’nin gazetesi Şalom’un editor İvo Molinas tarafından paylaşıldı. Tweet’inde Molinas sinirli bir şekilde “Bu cehaleti ve bilinçsizliği nasıl anlatacağız?” dedi.

Zaman geçmeden, bir Twitter fırtınası ateşlendi ve 24 saatten kısa bir sürede ironik bir şekilde o anda Almanya’da bulunan filmin yapımcısı, Türkiye Yahudi toplumundan galanın Holokost teması ve Nazi dekoru sebebiyle resmi olarak özür diledi.

Olayın sebebiyet verdiği tepkilerin çarpıcılığı, buna isyan edenlerin oluşturduğu büyük doğaçlama koalisyondu. Holokost’u alçaltan ve ticari amaçla kullanılmasını sebebiyet veren bu olayın iğrençliğini ifade etmek sadece 15.000 kişilik küçük Yahudi toplumuna bırakılmamıştı, Türkiye toplumunun hem laik hem de dindar kesiminden, hem hükumet taraftarı hem karşıtı binlerce ses bu olaya karşı isyan ederken birleşmişti.

Aslında yapımcının özründe eksik olan nokta buydu. Özür sadece Yahudi toplumuna değil, durumdan haklı olarak gücenmiş tüm Türkiye vatandaşlarına yöneltilmeliydi. Bu dayanışma bugünün derinden bölünmüş Türkiye’sine enteresan bir pencereden bakmamızı sağlıyor.

Bu olayı tetikleyen şey açık antisemitizmden öte, açıklanamaz bir cehalet gibi duruyor. Ancak Türkiye Yahudi toplumuna gelen destek yine Türk Yahudi toplumunun sosyal medya üzerinden ve kamusal alanda antisemitizme karşı mücadeleden nasıl zevk duymalarını sağlamasına da başka bir örnek teşkil ediyor.

Pek çok haberde Türkiye Yahudi toplumunun günlük çektiği acılar resmedilirken, toplumun giderek yaşlandığı ve dinamikliğinin olmadığından bahsetmek atlanıyor. Yahudi toplumunun yaşlanıyor ve genç nesiller ekonomik veya dini sebeplerle daha arkadaş canlısı kıyılara göçüyor, günlük Yahudi hayatı geçmişte yaşanmış sinagog saldırılarından sonra aşırı güvenlik önemleriyle devam ediyor.


Türk polisi İstanbul’daki Neve Şalom Sinagogu’nun önünde koruma yapıyor. 29 Mart 2016. Fotoğraf: Osman Orsal, Reuters

Türkiye ve İsrail arasında gerçekleşen atışmalardan bir diğeri vuku bulduğunda ise toplum sözlü saldırılara ve tehdide maruz kalıyor. Hükumet yanlısı gazetelerde düzenli olarak sunulan komplo teorilerini ve Erdoğan ve iç halkaya kadar uzanan antisemit söylemlerden bahsetmeye gerek bile yok. Tüm bu suçlamalar özellikle Türkiye Yahudilerine yönlendirilmeseler de bu söylemler toplum üyeleri için daha az antisemit, daha az acıtan veya daha az saldırgan hale gelmiyor.

Türkiye’yi terk eden Yahudiler hakkında sarf edilen sansasyonel başlıklara gelirsek; bunları başarısız ekonomi ve otoriter kanunlar sebebiyle ülkeyi terk eden laik Türklerin bağlamından ayrı tutmamak gerektiğini hatırlamak gerek. Ve bu yeni expat grubu gibi Türkiye’den göçen Yahudiler de genellikle bir ayaklarını yurt dışındaki yeni hayatları umdukları gibi gitmezlerse diye, ailevi ve kültürel sebeplerle hala Türkiye’de tutuyorlar.

Türkiye Yahudi toplumu hakkında fark edilmeyen en büyük gelişme, geniş Türk toplumuna nasıl daha güçlü bir şekilde ulaşmayı başardığı. Bu antisemitizme karşı oluşan sesli destek veya film galasına gelen tepki ile de ilişkilendirilebilir.

Geniş Türk toplumuna ulaşma Hanuka mumlarının kamusal meydanlarda yakılması ve sinagogların konser ve eğitici faaliyetler için açılmasını da kapsıyor. Bir de Türkiye Yahudi toplumunun Uluslararası Holokost Anma Günü ve 1942’de vuku bulan ve yüzlerce çaresiz Yahudi mültecinin 2. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’dan sadece birkaç kilometre uzağında batan Struma gemisinin için gerçekleştirilen anmaların tanıtımını yapması da etki ediyor.

Bu etkinliklere Türk hükumetinden yetkililer resmi statü ile katılmak üzere davet ediliyor. Toplum üyelerinin sosyal medyada bulunarak düzenli olarak Yahudileri ilgilendiren haberler hakkında farklı ilgili konuları ile ilgili Türkçe tweet atmaları da daha az önemli değil.

Okur kitlesi Yahudi toplumunu aşan toplumsal gazeteye ek olarak, Yahudi toplumundan gençler ve dostlarının seslerine yer veren ve Yahudi toplumunu ilgilendiren olaylara ilişkin eleştirel analiz yapan ve antisemit vakaları yakından takip eden online site Avlaremoz (Ladino’da “Konuşalım” anlamında) mevcut.

Bu platform ayrıca tarihi olaylara dikkat çekerken, LGBT meselesi ve Yahudilerin sadece Müslüman toplum ile değil Rum ve Ermeni toplumlarıyla olan ilişkileri gibi tabulara, kendi toplumlarına kıyasen değinmek konusunda çok daha cesurlar.

Gala olayı kesinlikle Türkiye ve Yahudi toplumunun karmaşık ilişkisine ışık tutuyor: yaygın antisemitizm ve ayrıca nefret söylemine karşı ve Yahudileri savunan güçlü sesler mevcut.

Bu sesler, kısıtlanan ve daralan günümüz durumundansa, farklı bir Türk geleceğine ait. 2000’lerin ilk başında tarihini ve toplumdaki yerini sorgulamasıyla Türkiye Yahudi toplumunun, Türkiye’yle birlikte dönüşümü gibi, Türk toplumunun da önemli bir bölümü, onları sokaklarda protestolarda görmesiniz de, orada ve daha açık ve çoğulcu bir Türkiye’ye kendilerini adamış haldeler.

Bunları da beğenebilirsiniz...