Dizi senaryosuydu roman oldu

Selin Süar Oral’ın ‘Havra Sokağı’ adlı romanı Artes Yayınları’ndan çıktı. Adını İzmir’in ünlü tarihi sokaklarından birinden alan romanın merkezinde Yahudi genç erkek Yosi ile Müslüman genç kadın Ahram’ın aşkları yer alıyor. Arakel Armadyan’ın Selin Süar Oral’la Agos için yaptığı röportajı yayımlıyoruz. Agos’un internet sitesinde yer alan röportaja ulaşmak için tıklayınız.

Selin Süar Oral. Fotoğraf: Berge Arabian, Agos

Havra Sokağı, İzmir’in tarihi ve kültürel dokusu söz konusu olunca ilk akla gelen yerlerden birisi. Sizin yazar olarak Havra Sokağı ile ilişkinizden başlayalım. Sizin hayatınızda, kişisel tarihinizde Havra Sokağı ne ifade ediyor?

Küçük yaşlarımdan beri ve sonraları okulu kırdığım zamanlarda her ne kadar rotamız Alsancak olsa da Kemeraltı’na uğramadan edemezdim. Belki Kemeraltı birçok kişi için daha uygun fiyatlarla alışveriş yapmaktan ya da Kızlarağası Hanı’na uğrayıp kahve içmekten başka bir şey ifade etmeyebilir ama oranın dokusu, kenarda köşede kalmış binaları ve İkiçeşmelik’e açılan kapısı hep ilgimi çekmiştir benim. Garip olan taraf ise Havra Sokağı’nın İstanbul, Beyoğlu’ndaki Balık Pazarı’na benzer dokusunun dışında, bir tarihe kadar bende bir şey ifade etmemesi…

İstanbul’da 15 Kasım 2003’te yaşanan Neve Şalom ve Beth İsrael Sinagogu’na düzenlenen bombalı saldırıların haberlere düşmesiyle birlikte ‘ya burada da olursa’ kaygısıyla başladı hikâye. Aslında hâlâ geri dönüp baktığımda ‘ya bize de olursa’ sözünden çok utanıyorum. Onca kayıp oldu, nice canlar gitti, sizi bizi mi var bu işin diyeceksiniz, ama insan sanıyorum refleks olarak hemen kendisine, ait olduğu gruba, topluma veya şehre odaklanıyor. Bu düşüncenin ardından o dönem virane görünümünde olan sokak ve yan yana, karşı karşıya dizilmiş irili ufaklı havralardan birine hemen ertesi gün girmek istedim. Yani mesela ilginçtir, en çok bilinen Karataş’taki Bet İsrael Sinagogu’dur, ama içimden bir his beni Havra Sokağı’na çekti ve arkadaşımı da alıp öğle vakitlerinde oraya gittim. Sinagoglardan birinin kapısına veya duvarına, ben de tam hatırlamıyorum, tutunup kendimi bahçeyi görebilecek şekilde yukarı kaldırdım. O sırada da arkadaşım “Hadi yürü gidelim, bu adam çok kötü bakıyor” diye yanımıza yaklaşan bir adamı işaret edip beni dürtüyor… Aynı, kitapta anlattığım gibi bir adam geldi, sert bir şekilde bizi uyardı ve kitapta Ahram’ın yaptığını aynısını aslında o gün ben yaptım ve kafamdan bir isim uydurdum. Adam, uydurduğum ismin Cumartesi günleri uğradığını ve başka zaman gelmemizi söyleyince biz de tırs tırs çıktık sokaktan. Sonra eve gidip olanları anlatınca ailemin de çok büyük tepkisiyle karşılaştım. Tam da bu olayların ertesi gününde, sanki göz göre göre ölümün üzerine gidiyormuşuz gibi yaptığımızı söyleyip bizi çok fena haşlamışlardı. O gün o korkuyu ve hüznü ailemde de gördüm. Zaten o an hikâyenin başı ve sonu belli oldu.

Roman, iki kuşağın Havra Sokağı’nda yaşadıklarıını anlatıyor. Mütareke döneminde yaşananlar ve günümüzde yaşananlar. Romanda her iki dönemde yaşayan kahramanların ortak özellikleri, çevre baskısına karşı sevgilerine, aşklarına sahip çıkmaları. Yosi ve Ahram’ın hikâyesi, gözlemlediğiniz kadarıyla ülkemizde karma evlilik konusunda yaşanan örneklere ne ölçüde benziyor? Karma evliliklere karşı direnç genel olarak Yosi ve Ahram’ın hikayesindeki kadar sert mi?

Açıkçası karma evliliklere karşı direnç genel olarak Yosi ve Ahram’da olduğu kadar sert mi, çok bilemiyorum. Aileden aileye değişir bu tabii… Aslında Ahram’ın hikâyesinin gerçeklik payı var. Üniversitedeyken öyle çok da yakın olmadığım, bizim fakülteden bir kız arkadaşım vardı. Aynı okulun farklı bir bölümünde bizim gibi öğrenci olan Yahudi bir çocuk devamlı bizim derslere gelirdi. Bunlar birlikteydi iki üç ay boyunca, ancak sonra ayrılmışlar… Arkadaşımdan öğrenmiştim bunu. O gün de derse girmeden önce “Nasıl gidiyor?” diye sorduğumda ayrıldıklarını söyledi. Hiç unutmam, demişti ki, “Benim babam hacı. Onun babası sofu Musevi. Bizi dünyanın sonuna kadar kovalarlar, hayatta yaşatmazlar. Baktık ki gün geçtikçe birbirimizi daha çok seviyoruz, her şey daha da ilerlemeden oturup ayrılma kararı aldık. Çünkü ne o, ne de ben ailemizden ve bağlı bulunduğumuz değerlerden vazgeçebiliriz…” Bunu söyleyip yanımdan ayrıldı. Galiba ben ondan daha çok üzüldüm ki bunu günlerce oturup düşündüm. Eğer yetişkin iki kişi dediği kadar çok seviyorsa birbirini; böyle düz ve soğuk cümlelerle, plan yapar gibi nasıl ayrılırdı? Diğer taraftan kendimi de sorguladım, aileye bu kadar ters gelen bir durum olsa onun da dediği gibi “kendi değerlerimden” vazgeçebilir miydim? Neden başka bir seçenek olmasın? Ahram ve Yosi bunu yaptılar işte. Yosi’nin “Baba, dünyanın değişiyor olduğunu gör artık, ama her şeyden önce dünyada hiç değişmeyen şeylerin de olduğunu bil” sözü belki de bu başkaldırıda en önemli kırılma noktasıydı.

Romanda Yosi’nin İzmir’den İsrail’e gidişi ve tekrar İzmir’e dönüşünü anlatırken anadil ve anavatan kavramlarını da romancı diliyle tartışmaya açıyorsunuz. Yosi’nin yaşadığı çelişki İsrail’e göç edenlerin çoğunun yaşadığı bir çelişki mi? Eğer öyleyse İsrail’den dönüşlerin bu kadar az olmasını nelere bağlayabiliriz?

Öncelikle şunun altını çizmekte fayda var ki son dönemlerde ‘aliya’, yani göç arttı. Tabii bunun hepimizin bildiği malum sebepleri var. Ama göç arttı derken zaten Türkiye’de az sayıda kalmış olan cemaat içerisinde artan göçün oranı Ukrayna veya Rusya gibi ülkelerle karşılaştırılınca ne olabilir ki? Tabii göç için belirli dönemler var ki hepsinden önce dünya genelinde de net olarak okuma yaptığınızda ülkelerin dış politikasında veya içte yaşanan karışıklıklar yüzünden antisemitizmin arttığını görürsünüz. Yani mesela bizde de yakın tarihte ‘Mavi Marmara’ olayı gibi nedenler göçü tetikledi. Romanda tabii kurgusal bir yapı var. Gerçekler üzerinden konuşacak olursak insan elbette hasret duyar geride bıraktığı birçok şeye; hepsinden önce Yosi’nin ailesi İzmir’de yaşıyor, arkadaşları İzmir’de… Üstelik bir travmanın sonrasında aniden karar alarak Türkiye’yi silip, hayatında yeni bir sayfa açmaya çalışıyor. Biraz da bilinçli olarak kimseyle görüşmüyor, yaşıtlarıyla konuşmuyor ve kendini eve kapatıyor. Yani zaten daha en başta geri dönmek için gelmiş diyebiliriz. Ama şimdi çok farklı bir konu var karşımızda. Evet, günümüzde göç edenler dönmüyor çoğunlukla; neden dönsünler ki? Gidenlere bir kere devlet hemen pasaport veriyor, bu eskiden bir sene bekleyip yaşama uyum sağlayıp sağlayamayacağınıza bağlıydı. Pasaportun hemen verilmesi, belirli hakların anında kişiye geçmesi demek. Devlet gelenlere vergi indirimi, kira kolaylığı gibi fırsatları sağlıyor. Gerçekten çok çalışmak zorundasınız ve bazen ne olursa olsun farklı bir ülkeye adapte olmak zor, ama insan kendini ikinci sınıf vatandaş görüp, olayı şahsileştirmediği, kendini içe kapatmadığı sürece ve oraya giden Türklerle sosyalize olduğu veya başka kişilerle konuşmaya başladığı zaman alışıyor.

Romanınızı okurken film senaryosu olmaya ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Katılıyor musunuz? Eğer öyleyse bunda sinema tv alanında çalışan bir akademisyen olmanız etkili mi? ‘Havra Sokağı’nın sinemaya uyarlanmasını ister misiniz? Bu konuda teklifler aldınız mı?

Teklif kelimesi çok lüks geldi şimdi kulağa; teklif değil de ufacık bir destek almak için çok çabaladım, ama olmadı… Aslında ‘Havra Sokağı’ dizi senaryosuydu, ben o şekilde yazmaya başladım, ama tabii öğrencilik döneminde hayalleriniz taptaze oluyor. Kitleyi ve medyanın yapım-dağıtım ayaklarını işe hiç katmadım. Altı bölüm yazdım ve bunu birçok yapım şirketine götürdüm. Ama birçoğu ‘işin içinde Yahudi olduğu için’ dünyanın en başarılı senaryosu da olsa hayata geçemeyeceğini söyledi. İlk bir iki sene bu şekilde kaybettim. Sonra vazgeçmeyip film senaryosuna dönüştürdüm, ama minimal çekimlerle mümkün mertebe finansmanı aşağı çekseniz de film denince attığınız adım para oluyor. Kültür Bakanlığı’na gönderdim, belki oradan destek gelirse İsrail’den de yapımcı bulabilirim diye düşündüm, o da olmadı. Madem ikisi de olmadı, ne pahasına olura olsun bu karakterler yaşayacak dedim ve bir hafta içinde yazdığım her şeyi romana dönüştürdüm. Roman olarak yazmak da kolay değil, format olduğu gibi değişiyor, ama kitaptaki karakterlerle yatıp kalktım. Sanat başka bir şey, yazmak, bestelemek, çekmek, çizmek için insanın bir derdi olması gerekiyor. Ama tabii neyi dert edindiğiniz de burada ayırıcı bir nokta. O dönemler akademisyen değildim ben, yüksek lisansa yeni başlamıştım. Bu ‘Havra Sokağı’nın ikinci kez hayata kavuşması.

Yazmakta olduğunuz ya da yazmayı düşündüğünüz yeni bir roman var mı?

Var tabii. Henüz bir kelime bile yazmasam da var ve bu da kim bilir beni nerelere götürecek… Garip olan taraf, kitap yazmak uzun bir seyahate çıkmak gibi. Her şey sizin elinizde zannediyorsunuz, ama karakterlerin hisleri, yaptıkları ve mizaçları bir yerden sonra bambaşka yollara sürüklüyor sizi. ‘Havra Sokağı’ ilk basıldığında inanılmaz ilgi görmüştü ve hiç beklemediğim birçok yerden mail aldım, sosyal paylaşım platformlarından bana ulaşmaya çalışanlar oldu. İsrail’den Kıbrıs’a, Amerika’dan şaşırtıcı ama Suudi Arabistan’a kadar Türkçe bilen kişiler bana yazdılar ve kitabın sonunda çok ağladıklarını, kitabın bitmesini hiç istemediklerini, devamı olup olmayacağını sordular. Tabii o dönem bitti gözüyle bakıyordum, ama zaman geçtikçe anladım ki ‘Havra Sokağı’ndaki karakterler artık bir aile oldular. Muhtemelen bir iki eksik veya fazla olarak; hanelerine yeni üyeler katarak yollarına devam edebilirler.

Fark ettiyseniz ‘Havra Sokağı’nda bir veya iki yerde geçiyor Ermeni halkı. O da çok geçiştirilmiş bir şekilde ve stereotip olarak var. ‘Havra Sokağı’nı devam ettirebilirsem bu kez Serdar’ın doktorluğu üzerinden olduğu gibi bu konuyu romana taşımak istiyorum. Belki bir seminer, belki de hastanede karşılaştığı bir birey üzerinden Hayastan’a dek ilerleyen bir kurgu yapmaya çalışıyorum. Kim bilir, belki de Fener-Balat tarafından veya Samatya tarafından başlayabilir bu kez hiç ummadığımız bir öykü.

Bunları da beğenebilirsiniz...