Yok Olan Bir Dil Adına Şenlik – Selin Toledo

Bizim dili korumamızdan ziyade,

dil bizi korudu ve bizi muhafaza etti.

Bu sözler, bu yılki Uluslararası Ladino Günü’nde İspanya konsolosunu alıntılayan Cervantes Ensitütü’sünün müdürüne ait. Burada bahsini ettiği, İspanyol Yahudilerinin nasıl eski vatanlarının dilini kullanmaya devam ederek geçmişlerini kendileriyle birlikte taşıdıklarıdır.

Ladino, veya Judeo-Espanyol (bu dilin başka birçok isim ile de anıldığını sonradan öğrendim), Sefaradlar – yani Kraliçe İsabel ile Kral İkinci Ferdinand’ın hükmü zamanında İberya Yarımadası’ndan sürülen Yahudiler tarafından konuşulagelen bir Kastilya İspanyolcası. Sefaradların göç ettiği topraklardan belki de en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’ dur.

Sultan İkinci Beyazıt, İspanya’daki Müslümanları topraklarına kabul ettiği zaman, oradan kovulan Yahudilere de devletinin kapılarını açtı. İkinci Beyazıt’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Kral Ferdinand‘ı nasıl bilge olarak nitelendirirler? Yahudilerini kovarak kendi ülkesini fakirleştirirken, benim ülkemi zenginleştirdi!

İşte böylece Yahudiler doğu sularına yelken açtı ve Osmanlı topraklarını kendilerine vatanları edindiler. Fakat aralarında İspanyolca konuşmayı sürdürdükleri gibi, bu eski anadillerinde edebiyat eserleri vermeye de devam ettiler. Deniz Alphan’ın yönetmenliğini yaptığı ve 2017 Nisan’ında ilk kez gösterime girmiş olan “Kaybolan bir dil, kaybolan bir mutfak” adlı belgesel filminde belirtildiği gibi, Sefaradlar İberya Yarımadası’ndan ayrılırken yanlarında para veya başka bir maddiyat almaları yasaklandığından, sadece ‘ağızlarında taşıyabildiklerini’ getirmişler beraberlerinde: anavatanlarının dil ve lezzetlerini.

Gerçekten de Sefaradlar 500 yıldan sonra bile İspanyol dilini ve mutfağını yaşatmayı sürdürdüler ve benim kuşağımdan birçok kişi bunları deneyimleyebildiler. Aile büyüklerimizin yemek sofrasında, söylediklerini anlamayalım diye bu gizli dili konuştuklarını hepimiz duymuşuzdur. Espri yapacakken ya da belli bir deyimi kullanmak için bir anda Türkçe’ den İspanyolca’ya döndüklerine de illa ki şahit olmuşuzdur çoğumuz. Biz çocuklar bu espri ve deyimleri duya duya öğrenir, aramızda kullanmaya başlardık kimi zaman. Annelerimiz ve anneannelerimizin “börekitas”, “mustaçudos”, “gaya kon avramilas” gibi İspanyolca isimli enfes yemeklerini yiyerek büyüdük. Ben özellikle dedemin Pesah’ın ilk gecesi, İsrailoğulları’nın Mısır’ dan kaçış hikayesini İspanyolca anlatmasından kardeşimle ne büyük bir zevk aldığımızı hatırlarım.

Günümüzde Ladino’yu konuşan onbinlerce insan var; ancak bunlardan aralarında Ladino’yu anadili olarak öğrenen çocuklar yok. Ladino’yu anadili olarak konuşanların büyük kısmı bugün İsrail, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşamakta.

Bir dilin neslinin tükenecek olması her zaman için insanları hüzünlendirir. Nesil tükenmesi, ‘bir tür, aile/familya ya da daha kapsamlı grubun yaşayan üyesinin kalmama süreci’ anlamını taşır. Uluslararası Ladino Günü’ndeki seyirci demografisi bu durumu pekala yansıtıyordu. Oditoryumdaki yaş ortalaması neredeyse 60’tı. Ben 30 yaş altında dört kişi sayabildim, ki bunlardan biri de bendim zaten. Katılım çoğunlukla İstanbul’daki Yahudi cemaatinin yaşı ilerlemiş üyelerinden olup, gençlik o gün noksandı. Bunun nedeni acaba gençlerin ilgisizliği miydi? Yoksa onlara tamamen yabancı gelen bir dilde yapılan bu etkinliğe katılmaya tenezzül etmemişler miydi?

Nedeni her ne idiyse, bu etkinlik benim içimde kesinlikle bir şeyler uyandırdı; Ladino hakkında konuşma ve bu dilin varlığını kutlama isteği. Ne mutlu ki, bu konuda yalnız olmadığımı sanıyorum. Her ne kadar gençlerin yokluğu hayal kırıklığı yaratsa da, birkaç kişinin oradaki varlığı özellikle gülümsememe yol açtı: ilk olarak Ladino’yu ne konuşan ne de tam olarak anlayabilen; ama İspanyolca öğrenme konusunda pek kararlı ve başarılı olan annem oradaydı. Sonra Ladino’ya dair annemle aynı durumda olan, hatta Yahudi bile olmayan annemin arkadaşı vardı. Ama bütün bir pazar gününü oditoryuma kapanıp, Ladino hakkında bir şeyler öğrenerek geçirecek kadar meraklıydı. Son olarak, birkaç İspanyol gelmişti etkinliğe. Bunlardan bir tanesi İspanya’dan bilhassa Ladino Günü için geldiğini, anadili olan Katalanca dilinde açıkladı bana. Judeo- Espanyol ve kendi anadili Katalanca arasındaki benzerlikler de ayrıca hoşuna gitmişti bu beyefendinin.

Etkinlikten sadece iki gün sonra The Times of Israel ve Haaretz gazetelerinde sevindirici bir haberle karşılaştım: İspanya Kraliyet Akademisi, Ladino için ayrı bir akademi açma yolunda ilk adımı atmıştı.

Ben şahsen bu eski Kastilya diyalektinin yeniden diriltilebileceğinden ümitli değilim. Dil bilimci kuzinimin bana geçtiğimiz günlerde hatırlattığı gibi, tarihte konuşma dili olarak küllerinden yeniden doğabilmiş tek bir lisan oldu şimdiye kadar. Bana öyle geliyor ki, Ladino da er ya da geç diğer yok olan dillerin kaderini paylaşacaktır. Yani büsbütün ölecektir. Fakat aynı zamanda bu ölüm döşeğindeki güzelim dili boş vermemeli; onu araştırarak, yazarak, okuyarak, şarkılar söyleyerek, konuşarak (neden olmasın?) ve en önemlisi de hatırlayarak kutlamalıyız. Günün sonunda, eğer bu dil gerçekten Osmanlı İmparatorluğu’na yerleşen Sefarad Yahudilerini birlikte ve hayatta tutmuşsa, biz de hiç değilse bu kültürü korumayı Ladino’ya borçlu sayılırız.

*Yazı ilk olarak medium.com‘da İngilizce olarak yayınlanmış olup, yazarın kendi tarafından Avlaremoz için Türkçeleştirilmiştir.

Bunları da beğenebilirsiniz...