Bir yaşam biçimi olarak antisemitizm – Meriç Aytekin

Eleştirel düşüncenin ağırlığı bizleri onu gidilmesi veya yürünmesi kolay bir yol olarak görmeye adeta mecbur bırakır. Büyük anlatıların çatlaklarına ilahiler söyleyen eleştirel düşünce, bu ‘’büyük’’ sorumluluğunu burjuva ahlakına inanmışların tüketme hırsından ancak dinleyicisine ‘’yükünü bırakabilirsin’’ diyerek gizleyebilir. Yaşadığımız şu dönemde kanatlanmış bir zihin tarihsel olarak Basel polisi tarafından dokunulduğunda kömüre dönüştüğü söylenen Enternasyonalin bugünkü cömert altınlarıdır. [1]

Antisemitler bu açıdan dokunulabilir maddi dünyaya karşı eleştirel olmanın yükünü almak yerine kendi sorunlarının sorumluluğunu başkasına yüklemek isteyen kişilerdir. Bu sorunlardan kaçma illa ki kendi coğrafyasının makro politikası ile sınırlı olmak zorunda değildir. Ailesinin yozlaşmış ve çürümüş davranışlarına eleştiri geliştiremeyen biri kolaylıkla antisemit bir dünya görüşüyle sorunlarından kaçmayı deneyebilir. Modern ve baskın olan aile tanımı üzerinden gidecek olursak, anne ve babanın tartışmaya kapalı olduğu toplumlarda politik olma iddiasındaki kişi ve grupların dönüp dolaşıp anti Siyonizm’den bahsetmeleri boşuna değildir.

Anne ve Babanın maskesini ve sonrasında kendi toplumlarının maskesini, indiremeyen antiemperyalistler olmayan bir Siyonizm maskesini indirmeyi kendilerine görev bilirler. Sorunları berrak bir şekilde tanımlayıp onun üzerine gitmek eleştirel düşüncenin başladığı yerse antiemperyalistler sorunlarını tam olarak nerede aramaktadırlar?
Dışarıda, daha doğrusu dışarı olarak tanımladıkları İsrael’de.

Adorno’nun ‘’antisemitizm Yahudiler hakkındaki rivayetlerdir/dedikodulardır’’ demesi bizlere antisemitlerin antisemitizm hakkında değil Yahudiler hakkında konuşan kişiler olduğunu hatırlatır. Antisemitizm hakkında konuşuyormuş gibi görünen ama eninde sonunda Yahudiler hakkında yeni söylenceler üreten Yahudi olmayan anti Siyonistler de bu gruba kolayca dâhil edilebilirler.

Antisemitizmi bir ırkçılık ve ayrımcılık olarak ele almak elbette antisemitlerin kendilerini rahatlama biçimlerinden biridir. Bir yandan antisemitizmin özgün koşullarını görmezden gelen antisemit bir yandan da Holocaust’u kendi meselesini dillendirmek için bir aracı olarak kullanır. Hem Holocaust’un biricikliğini reddeden hem de başka bir katliamı Holocaust’a benzetmekten çekinmeyen antisemitlerin işi hayli zordur çünkü bir katliamı Holocaust’a benzetmek Holocaust’un biricikliğinin daha baştan kabulüdür.

Her şeyden önce antisemitizmin etiğinde haksızlığa uğrayan ile değil mazlum ile dayanışmak vardır. Kendisini de mazlum ve mağdur olarak görmeyi tercih eden bir antisemit, kendini kurban olarak sunan kişi ve gruplarla koşulsuz şartsız dayanışacaktır. ‘’Mazlum halkların yanındayız!’’ derken bir yandan tarihselliği sonuna kadar yok sayacak bir yandan da Yahudi’nin uğradığı haksızlığa rağmen mazlumu ve kurbanı oynamamasına karşı öfke ve nefret duyacaktır. Tıpkı Hristiyanların Torah için ‘’eski ahit’’ tanımını uygun görmesi ve İncil’e ‘’yeni ahit’’ demesi gibi, antisemitler de Yahudilerin uğradığı haksızlığı eski bir meseleye indirerek mazlum halkların mücadelesini kendilerinin yeni ahiti, müjdesi yaparlar. Müjdelenen artık antisemitizmi sözüm ona mazlum halklarla dayanışarak üretebilmektir.

Holocaust’u inkâr edenler veya onun önemini görmezden gelmeye çalışanlar zaten başlı başına antisemitizmi hiç var olmamış bir ‘’şey’’ konumuna indirgemeye çalışırlar. Holocaust’un önemini bilenleri ise bugün İsrael’in varlığı ve Holocaust’un yaşanması arasındaki tarihsel bağlantıyı olabildiğince bulanıklaştırarak hem anti Siyonist hem de antisemitizm karşıtı olunabileceğinden bahsetmeye çalışırlar. Torah’a ısrarla ‘’eski’’ ahit demeyi tercih eden Hristiyanlar gibi Holocaust’un bugünün İsrael’i hakkında bir şey söylemediğini onun geçmişte kalmışlığıyla yani ‘’eskimiş’’ olmasıyla açıklamaya çalışırlar.

Oysa ne Torah eski ahittir ne de Holocaust güncelliğini kaybetmiş bir tartışmadır. Bütün Arap dünyasında Holocaust’un inkâr istatistikleri bu kadar yükselmişken Holocaust’un olması ile İsrael’in varlığı arasındaki bağı görmek istememek ne anlama gelir?

Arap toplumlarındaki antisemit ideologlar bile Holocaust’un varlığını kabul etmenin İsrael’e bir meşruluk kazandıracağını bildikleri için inat ve ısrarla Holocaust’un yaşanmadığı yalanını söylüyorken anti Siyonist ve antiemperyalistler bunu nasıl bilemiyorlar?

Tüm bunların toplamında düşünmemiz gereken antisemitizmin kişiyi dünyadan nasıl kopardığı ve hayatla bağını nasıl kırdığı olmalıdır. Yahudi kelimesiyle başlayıp Masonlara ve Uzaylılara kadar uzanan, dinleşen antisemitizm hayatın her alanına dair söz söyleyebileceği için olabilecek en tehlikeli yok edici düşünce biçimlerindendir ve bu yüzden bir yaşam biçimine kapı aralar. Bu kaba öfkesini dışa vurmak isteyenler için komplo teorileridir, daha inceltilmiş ve entelektüel olanları için mazlum Filistin halkıyla dayanışmaktır. İkincisinin birincisine oranla çok daha tehlikeli olduğunu söylemek abartılı olmaz zira birincisi antisemit olup olmadığını umursamaz ama ikincisi antisemit olmadığına kendini inandırdığı için daha derinlikli bir tartışmayı kolay kolay yapmayacaktır ve bombalı bir militanın sivilleri öldürmesinde bir mazlumluk ve hüzün görmek isteyecektir. Göremediği şey ise kendi ailesiyle ve toplumuyla yaşadığı çatışmasını antisemitizmde rahatlatıyor oluşudur.

Pek fazla ve parçalı örneklerle kısa kısa anlatmaya çalıştığım tek şey antisemitzmin sağdan sola basit bir ayrımcılık olmaktan ziyade bir yaşam pratiğine dönüşmüş olmasıdır. Sokak ortasında Coca- Cola dökme ritüellerinden, Mazlum halklarla dayanışma ritüellerine kadar tüm hayatımızı şekillendirebilecek bir yaşam biçimidir antisemitizm ancak yine de Adorno’dan bir kez daha hatırlayalım: ‘’Yanlış hayat doğru yaşanmaz’’

[1] Report of the General Council to the Fourth Annual Congress, Basle September 1869

Bunları da beğenebilirsiniz...