Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, İsrail ve Türkiye Solunda Antisemitizm ve Anti Siyonizm – E. Luria

‘’Biz Yahudilerin Araplarla olan savaşında çok gizli bir silahımız vardı: alternatifimizin olmaması! Mısırlılar Mısır’a gidebilirlerdi, Suriyeliler Suriye’ye lakin bizim kaçabileceğimiz tek yer denizdi ve bunu yapmadan önce savaşabilirdik.’’ Golda Meir -1969

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı referandumdan sonra Türkiye Solu her zaman olduğu gibi Ortadoğu coğrafyasındaki Kürt hareketlerini emperyalist güdümlü gören sol ve Kürt ulusal hareketlerini destekleyen sol olarak iki ayrıldı. Amerika’nın referanduma karşı çıktığını açıklaması, Avrupa devletleri ve Rusya’nın gönülsüzlüğü, Türkiye ve İran gibi ülkelerin yaptırım uygulamaya hazır olması düşünüldüğünde İsrail’in açık desteğinin nasıl okunması gerektiği Türkiye Solu için büyük bir soru işareti olarak duruyor.

Bir İdeoloji olarak Antisemitizm/Anti- Siyonizm

Marks’ın Alman İdeolojisi eserinden bildiğimiz üzere ideoloji (camera obscura) dünyayı açıklayan ama dünyanın gerçekliğini anlamamızı engelleyen bir ters görü olarak kabaca tanımlanabilir. Frankfurt Okulu’ndan özellikle Adorno’nun çalışmalarından öğrenebileceğimiz üzere antisemitizm ve onun yeni çehresi anti- Siyonizm de bir ideolojidir. Yani dünyadaki asıl sorunları görmemizi engelleyen onun yerine hayali veya uzakta bir düşman kurgulamamıza neden olan bir dünya görüşüdür antisemitizm.

Bu yönüyle antisemitizm bir ırkçılık veya ayrımcılık biçimi olarak değil de yok edici bir ideoloji olarak değerlendirilebilir. Antisemitizmi ırkçılıktan ayıran en önemli unsurlardan biri antisemitizmin dünyanın hemen hemen her yerinde görülebilen, neredeyse evrensel soyut bir düşmanlık biçimi olmasıdır. ‘’Yahudi’’ ve 1948 sonrasında da ‘’İsrail’’ bütün politik sorunların soyut düşmanı halini almıştır. Örneğin ermeni düşmanlığına Türkiye’nin herhangi bir yerinde rastlayabilir olsanız da Danimarka’nın bir şehrinde ermeni düşmanlığına rastlamanız muhtemelen çok güç olacaktır lakin antisemitizm için durumun böyle işlemediğini söyleyebiliriz. Dünya’nın neresine gidersek gidelim gittiğimiz yerde Yahudiler yaşamış, yaşıyor olsunlar veya olmasınlar herhangi bir politik sıkışma anında suçlanacak olan Yahudiler ve İsrail’dir.¹

Milliyetçilik biçimi olarak Anti-Emperyalizm

Her ne kadar birincil olarak tanımlayabileceğimiz antisemitik duruşlar Holocaust sonrası kısmi de olsa dönüştürülebilmiş olsalar da antisemitizm kendine anti- Siyonizm adı altında siyasal İslamcılardan enternasyonal komünistlere kadar çok geniş bir zemin bulabiliyor. Kendi coğrafyalarındaki diktatörlere, totaliter rejimlere, sömürüye karşı gelmenin zorluğunu yaşayan siyasal İslamcılar veya sosyalistler kendilerine dışarıda suçlanması kolay bir düşman yaratmayı tercih ediyorlar ve bu düşman elbette ki İsrail ve bazen Amerika oluyor. Anti Siyonist söylemin Anti-Emperyalist söylem ile kol kola gittiğini ve dünyadaki bütün sorunlardan sadece Yahudileri değil bizzat İsrail’i sorumlu tuttuğunu biliyoruz. İsrail- Filistin çatışmalarının bitmesini değil de İsrail’in var olma hakkını kabul etmeyen bu politik pozisyon şüphesiz antisemittir. ²

Anti Emperyalist solun ortak düşmanı: İsrail

Anti Emperyalist ve Kürt hareketinde karşı mesafeli duran solun zaten İsrail’i emperyalist ve kolonyal bir güç olarak gördüğünü ve popülist anti Siyonist söylemi kullandığını biliyoruz. Türkiye Sol’unun Kürt hareketine ve Kürt hareketinin yanında duran sola IKBY’nin referandumunda en çok eleştiri getirdikleri konuların başında İsrail’in desteği gelmekteydi. Kürt hareketinden ve Kürt hareketinin yanında duran soldan gelen eleştiriler ise referandum karşıtı pozisyonun Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını tanımaması ve Kürt düşmanı olması eksenindeydi. Referandum destekçisi solun, Kürt düşmanlığının Türkiye’yi sağdan sola birleştirdiğine dair olan fikirlerine katılıyorum lakin kendilerini de karşı çıktıkları kesim ile yan yana getiren daha güçlü bir bağ var: antisemitizm ve anti Siyonizm!

Siyasal İslamcı, Ulusalcı, Marksist, Enternasyonal Komünist, CHP’li, MHP’li, HDP’li… kısacası hangi politik pozisyondan geliyor olursa olsun Türkiye’deki bütün kesimler İsrail düşmanlığında ve onun yok edilmesi gerektiği konusunda hem fikirler. Kendini referandumdan yana konumlandıran kesim çevresinde dönen gayet hoş bir söylem vardı: Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (Kürtler Hariç). Bu söylemi anlıyor ve üzerine Yahudiler hariç öbeğini
ekleyerek Solu buradaki politik tutarsızlığını görmeye davet ediyorum.

Referandum konusuna dönersek İsrail’in açık desteğini gören ama buna dair hiçbir şey söylemeyen hatta görmezden gelen referandum destekçisi bir sol ile karşı karşıyayız. Referandumun destekçisi olan sol gerçekten İsrail’in desteği hakkında ne düşünüyor? Veya bu desteği konuşmamalarının altında ne yatmaktadır?

Ortada bir açıklama olmasa da Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı konusunda nasıl Türkiye’nin ulusalcı refleksler taşıyan solunu, Kürtleri buna dâhil edememekle eleştiriyorlarsa bizzat referandumdan yana olan sol da Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı ekseninde Yahudileri bu kavram içerisinde değerlendiremiyor daha doğrusu bile isteye değerlendirmemeyi tercih ediyor. Adı konulmasa da İsrail yok edilmesi gereken işgalci ve emperyalist bir ülke olarak politik hafızalarındaki canavarlaştırılmış yerini koruyor. İsrail karşıtlığının antisemitizm ile ilişkisini gören sosyalistler bile öncelikle İsrail’in var olma hakkını tanımamız gerektiğini dillendirmemeyi tercih ediyor.

Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı tartışmasında Lenin’in değil açık bir şekilde Rosa Luxemburg’un haklı olduğunu³ düşünen biri olduğumu hemen burada belirterek referandumun destekçisi solun Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı samimi bir şekilde ele almadığını söyleyebilirim. Eğer bu kavramı gerçekten sahipleniyor olsalardı İsrail’in tıpkı IKBY gibi bir ulusun kendi kaderini belirleme girişimi olarak yorumlanması gerektiğini düşünürlerdi. Böyle yapmak yerine Kürdistan konusunda bir ulusun kaderinden bahsetmeyi ama İsrail konusunda ise ulusalcı refleksi olduğunu düşündükleri sol ile aynı çizgide durmayı tercih ediyorlar.

Az öncede söylediğim gibi eğer Marksist teoriden bir referans tercih edeceksem, Rosa Luxemburg’un ulus mücadelelerini işçi mücadelesine zarar veren burjuva eksenli hareketler olarak gördüğü tezini Lenin’in tezlerinden kendime daha yakın buluyorum. Her ne kadar İsrail’in var olma hakkını savunuyor olsam da İsrail’i bir ulus devlet olarak değil Holocaust sonrası Yahudilerin hayatta kalma direnişi olarak değerlendirilmesini tercih ediyorum. Arap devletleri tarafından en az üç büyük savaş ile yok edilmeye çalışılmış (1948, 1967, 1973) ve hala İran’ın haritadan nükleer silah kullanarak silmekte tehdit ettiği bir devlet ve bir toplum ancak dünyadaki örgütlü antisemitizmin var olmak zorunda bıraktığı bir cephe olarak görülebilir. Siyonizm de bir ulusun kendi kaderini belirlemesinden öte bir toplumun kendilerini yeryüzünden tamamen silmek isteyenlere karşı hayatta kalma ajandası olarak tanımlanabilir.

Yazıyı sonlandırmaya yaklaşırken şunu genel olarak hatırlamamızda fayda var: Anti Siyonizm’i konuşmadan ve İsrail’in var olma hakkını tanımadan antisemitizmi konuşmamız mümkün değildir. Holocaust’un tarihsel gerçeği orada dururken ve dünyada tekrar yükselen antisemitizm herkesi tedirgin ediyorken antisemitizmi İsrail’i konuşmadan tartışamayız.

Sonuç olarak referandumdan yana olsun veya olmasın her iki sol pozisyonunda aslında pek de samimi olmayan politik stratejiler içerdiğini ve konu ister işçi sınıfı mücadelesi isterse Kürt özgürlük mücadelesi olsun herkesi birleştirecek ortak bir düşmanın ve harcın var olduğunu gösteriyor: İsrail!

Günün sonunda Kürt özgürlüğünden yana olan ve olmayan Türkiye Sol’unu bu referandumda antisemitizm/anti Siyonizm saflarında ve İsrail’in var olma hakkını tanımama noktasında birleşmiş bir şekilde buluyoruz.

¹ Bu konuda daha ayrıntılı bir tartışma için Kanadalı Marksist teorisyen Moishe Postone’nin ‘’Anti Semitism and National Socialism’’ adlı makalesine bakılabilir.

² Başka bir yazının uzun bir konusu olacağı için burada bahsetmesem de Anti-Kapitalist olmak Anti-Emperyalist
olmayı gerektirmemektedir, aksine Anti-emperyalizm kaçınılmaz olarak milliyetçi olduğu için aslında Anti-Kapitalist
bir pozisyon değildir.

³ Rosa Luxemburg’un ‘’Ulusal Sorun’’ adlı eserinde Lenin’in tezlerine karşı argümanları bulabilirsiniz

 

Bunları da beğenebilirsiniz...