Wannsee Konferansı’ndan 75 sene sonra – Eren Yıldırım Yetkin

Rayh Merkezi Asayiş Bürosu (Reichssicherheitshauptamt – RSHA) şefi Reinhard Heydrich 14 üst düzey Nazi bürokratına, ki içlerinde bakanlık müsteşarları, RSHA yetkilileri ve parti bürokratları bulunmaktaydı, gönderdiği davet mektubunda düzenlenmesi planlanan 20 Ocak 1942 tarihli gizli toplantının konusuna dair “Yahudi sorununun nihai çözümü” şeklinde not düşecekti. Davet mektubunda, – savaş sonrası tarihçileri tarafından Wannsee Konferansı olarak nitelendirilecek – bu gizli toplantının peşi sıra kahvaltı verileceği ve esasen 9 Aralık 1941 tarihi için gönderilen davetteki aynı 14 ismin iştirak edeceği belirtiliyordu. Nazi devletinin ikinci ismi Hermann Göring tarafından “Yahudi sorunu” için görevlendirilen Heydrich başlangıçta, bu gizli toplantıyı 9 Aralık tarihinde düzenlemeyi kararlaştırmış olsa da, Nazi Almanya’sının müttefiki Japonya Pearl Harbor saldırısıyla Berlin hükümetini tüm kurumlarıyla acil istişareye yöneltmiş ve yaşlı kıta savaşını yeni bir dünya savaşına dönüştürmüştü. Heydrich’in başından itibaren altında çalışan ve RSHA IV D/B 4 birimi (“Yahudi çalışmaları”) başındaki isim Adolf Eichmann’ı davetiye hazırlığından, tutanak yazımına ve toplantı organizasyonuna koşturduğunu düşünürsek, Eichmann’ın Kudüs’te görülen mahkemesinde kendisini suçsuz bir memur, tabiri caizse “emir kulu” olarak lanse etmesi ve herhangi bir  detayı değil de herşeyden önce tattığı konyağı hatırladığını duymak Nazilerin bürokratikleştirilmiş katil kimliğine dair önemli ipuçları olsa gerekti.

Eren Yıldırım Yetkin / [email protected]

Berlin’in güneydoğusunda bulunan, 19. Yüzyılın ortasında başlatılan lüks villa inşaatlarıyla, Prusya ve Almanya kaymak tabakasına hitap eden Wannsee gölü ve semti NSDAP ve SS’in de 30’ların ortasından itibaren gözünü diktiği yerlerden birisi olmuştu. Wannsee’deki villayı 1940 senesinde rantçı ve yoz eski sahibi Friedrich Minoux’den “satın alan” SS, burayı SS konuk evi olarak işletecekti. Konuk evinden kasıt, savaş ve işgal bölgelerinde ya da şehir bürokrasisinde çalışan SS subaylarının haftasonu ya da tüm haftayı rahatlamak üzere geçirebileceği bir yer yaratmaktı. Konuklara büyüleyici göl manzarasını tadıp, şömine önünde içki yudumlayıp diğer konuk SS’lerle savaşı ve politikayı tartışabileceği ya da “erkek muhabbetleri” yürütebilecekleri bir yer yaratılmıştı. Öyle ki sarhoş SS subaylarının çıkardıkları gürültü, düzenledikleri partiler sebebiyle komşuları “toplum huzurunu bozmaktan” semt bürolarına ve karakollara şikayet mektupları yollayacaktı. Diğer bir deyişle konaklayan subaylar kendilerini çok rahat hissetmişlerdi.

Bu konukevi sadece sarhoş katillere ev sahipliği yapmış değil elbette. Yukarıda da belirtildiği gibi, tam 75 sene önce bugün, 20 Ocak 1942’de Nazi ve soykırım tarihinin bildiğimiz en önemli toplantısı da burada vukuu buldu. Günümüzde, yapılan çalışmalar ve yargılamalar ışığında bu toplantıya iştirak eden 15 ismin konudan tamamıyla haberdar olduğunu söyleyebiliyoruz. Öyle ki, bu 15 adamın sebeb-i daveti ve iştiraki alanlarındaki “uzmanlıktır” demek abes olmaz. Toplantı konusunun Holocaust ve soykırımın sistematikleştirilmesi olduğunu göz önüne alırsak, politik müdahale ve karardan öte bürokratik “uzmanlığın” bu toplantıda ön planda olduğu görülebilmektedir. Ayrıca, soykırım uygulamalarının zaten Temmuz 1941’den bu yana Nazilerce işgal edilmiş Sovyet topraklarında yürütülmekte olduğunu, bu tarihten toplantı gününe kadar bir milyonu aşkın Yahudi’nin gönüllülerden oluşturulmuş ölüm taburlarınca (Einsatzgruppen) katledildiğini ve akabinde farklı soruların gün ışığına çıktığını – mesela öldürme ve yok etmenin endüstrileştirilmesi dahilinde gaz kullanımı, ölülerin gömülmesi ya da yakılması ve diğerlerini – kendimize hatırlatırsak, bu toplantının herhangi bir politik karar mekanizması işletmesi değil, katlin bürokratik sistematikleştirilmesi olduğu sonucuna varabiliriz. Holocaust’un diğer tüm soykırımlarda olduğu gibi sadece bir yürütücü kadro tarafından planlanıp uygulanmadığını; Alman, Polonya, Beyaz Rus, Baltık halkları ve diğer birçoklarından da işbirlikçileri olduğunu; temerküz kamplarında ve fabrikalardaki Yahudi, Roma, Sinti, Slav ve diğer mağdur ve madun köle işçilerin Alman sanayisi ve iktisadını ayakta tuttuğunu unutmamak ve tüm bu ve burada sayfalara sığmayacak diğer bağlamları büyük bir soykırım kompleksi içerisinde değerlendirmek Wannsee toplantısının esas göreviydi. Ezcümle, konferans katılımcıları “sadece” bürokratlardı ve “siyasi karar alabilecek güce” sahip değillerdi. İşleri dahilinde bizlerin tarihini bilmediğimiz ama tahminen bahar 1941’de siyaseten kararlaştırılmış Holocaust’un yürütülmesini “sorunlardan” arındıracak formüller geliştirmeliydiler. Esasen tüm bunları Eichmann’ın kaleme aldığı toplantı tutanağı ve katılımcıların özgeçmişlerinden okumak mümkündür. Yazının bütünlüğü, kavram ve anlatım dağınıklığı yaratmamak adına katılımcı biyografilerini bu seferlik başka bir yazıya bırakarak, toplantının kendisi ve tutanağa odaklanmayı yeğliyorum.

Konferansın akışı

Savaşın bitiminden iki sene geçmiş, müttefik kuvvetlerinin savcıları, avukatları ve araştırmacıları Nazi Almanya’sından geriye kalan arşivlerin üzerinde çalışıp, mikrofilmlerini alıyordu. Amerikalı savcı Robert H. Jackson’ın Almanya ekibinden Robert Kempner, o sırada Berlin Licherfelde Telefunken-Werk’te bulunan Almanya Hariciye arşivinde gizli Wannsee toplantısı tutanağının 16 numaralı kopyasını bulacaktı. Mücrim sorgulamaları ve araştırmalardan bildiğimiz, tutanağın Eichmann tarafından hazırlandığı, Heydrich ve Müller tarafından son şeklinin verildiği ve toplamda 30 kopyanın katılımcıların kendilerine ve çalıştıkları mercilere gönderildiğidir. Bu 30 kopyadansa sadece bir tanesi, Hariciye müsteşarı Martin Luther’e gönderilen 16 numaralı kopya Nazilerin Berlin kurtarılırken yürüttüğü belge imhasından (Dokumentenvernichtung) kurtulabilmişti. Savcılık çalışanlarının eline geçen bu kopya birçok tarihçi için yol gösterici belge niteliğini teşkil ettiği gibi, mahkemeler için de yargı unsuru olmuştu, örneğin Nazi bürokratlarını yargı önüne çıkaran Wilhelmstrasse duruşmalarında.

Bahsi geçen tutanağı, bu yazıda iki açıdan ve üç parçada ele alacağım. Elbette böylesi basit kategorizasyonlar, birçok detayı atlamaya sebebiyet verebilir. Ancak bu kısa makaleyi tarihçi olmayan kimliğimle tarih araştırmasının kompleks doğasına kurban vermekten kaçınarak ve bu deryada kaybolmamak adına, böylesi bir bağlamsal ayrımla yapılandırıyorum. Tarih bilimi perspektifinden doyurucu birçok yazının ve araştırmanın varlığını da burada ilgililere hatırlatmak en önemli yükümlülüğümdür. Söz konusu bağlamsal ayrıma dönecek olursam, iki farklı açıdan kastım, tutanak dili ve özetlenen soykırım planı. Bir diğer deyişle, Nazi dili ve diğer taraftan kağıdın ötesinde planlananlar. Tutanağın bizlere anlattığı, toplantının en genel geçer boyutuyla üç aşamalı geliştiği.

Tutanağın ilk kısmını, katılımcıların isim, rütbe ve mercilerinin belirtilmesinin akabinde, Heydrich’in Göring’ten aldığı görevlendirme dahlinde bir giriş konuşması yaptığını söyleyebilir ve bunun yaklaşık dört sayfalık bir bölümde tutanağa yansıdığını görebiliriz. Bu tahminen 15 dakika kadar sürmüş giriş konuşmasında Heydrich 1933’ten bu yana Nazi hükümetinin Yahudilere karşı yürüttüğü zorunlu göç ve göçertme politikasını özetleyip, bu politika dahilinde nelere imza attıklarını ele alıyor. Odada bulunan tüm katılımcıların 1933 senesinden itibaren devletin farklı kademelerinde antisemit siyasetin bizzat uygulayıcısı ve aktörleri olduğunu kendimize hatırlatırsak, Heydrich’in bu kişilere bildikleri bir hikayeyi anlattığı sonucuna gelmemek elde değil. Örnek vermek gerekirse, toplantıda İçişleri Bakanlığını temsilen bulunan müsteşar Wilhelm Stuckart hukuk doktoralı olup, 1935 Nüremberg Irk Yasaları’nı yazan ekibin önemli isimlerinden birisiydi. Stuckart’ın Nazi diktatoryasının yürüttüğü zorunlu göç siyasetini bilmemesine imkan yoktu, ki kendisi de zaten bizzat düzenleyicilerinden sadece birisiydi. Bu sebeple, Heydrich’in bu 15 dakikalık giriş ve “hatırlatma” konuşmasını farklı bir açıdan yorumlamamız gerektiği sorusuyla karşılaşıyoruz. Heydrich Göring’ten aldığı görevlendirmeyle, “Yahudi sorununda” kendisinin en üst düzey yetkili ve patron olduğunu hatırlatmaktaydı. Her ne kadar kendisi devletli kudrete kavuşma sevincine ulaşmış olsa da bu uzun sürmeyecek, Temmuz 1942’de Prag’lı partizanlar tarafından öldürülecekti.

Mevzu bahis tutanağın ikinci bölümü beşinci sayfanın ikinci yarısından başlayarak yaklaşık dokuzuncu sayfaya kadar devam etmektedir. Bu bölüm Nazilerin zorunlu göçten “tahliye” (ing. evacuation) siyasetine yönelmesini ve bu siyasetin sistematikleştirilmesini ele almaktadır.

„Führer’in uygun bularak onaylamasını takiben bu kez göç yerine Yahudilerin doğuya tahliye edilmeleri, bir diğer çözüm olanağı olarak söz konusu olmuştur.“ (Wannsee tutanağı s. 5)

Başka bir bağlamda “tahliye” teriminin risk altındaki bölgeden bir grubun diğer korunaklı bölgelere transferi olarak kullanılmasından yola çıkarak, Nazilerin diğer tüm devlet belgelerinde olduğu gibi terim oyunlarına girdiğini ve tutanakta kullanılan tahliye teriminin aslının tehcir ve soykırım olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde “doğuya tahliye” betimlemesinin altında da farklı nüveler bulmak mümkündür. Yoğun nüfuslu gettoların ve temerküz kamplarının işgal altındaki Polonya’da bulunduğu, burada kurulan sistemle köle işçiliğinin sisteme etable edildiği bir “doğudur” bu. Mobil ölüm taburları ya da yerel halkın katılımıyla, yoğun ölümlerin, katliamların ve pogromların yaşandığı bir doğudur bu. Yahudilerin “doğuya tahliyesinden” kasıt öldürmenin ve ölümün mekanlaştırıldığı noktaya tehcirdir (ing. deportation).

Dil kullanımına dair farklı örnekler vermek adına, Nazilerin devlet belgelerinde Yahudi taşınmazlarının ve “emval-i metrukenin” el değiştirmesini “arileştirme”, Nazi toplum ideolojisine / resmine (Volksgemeinschaft) uymayanlar için “asosyal” kategorisinin yaratılmasına ya da en basitinden konudan sapmadan Wannsee davet mektubunda belirtilen toplantı konusuna “Yahudi sorununun nihai çözümü” bakabiliriz. Aynı tutanakta ileriki sayfalarda Nazi dili açısından başka örnekler vermek gerekirse:

„Nihai çözüm planı çerçevesinde, uygun sevk ve idare altında Yahudilerin doğu bölgelerinde çalıştırılmasına başlanılacaktır. Çalışabilecek durumdaki Yahudiler cinsiyetlerine göre ayrılarak büyük çalışma kolonilerinde toplanmış şekilde yol inşaatında çalışarak bu bölgelere götürüleceklerdir. Bu esnada kuşkusuz ki, doğal etkenlerle Yahudilerin sayısında büyük kayıplar olacaktır.“ (s. 7)

Yukarıda verilen tehcir politikasını anlatan yedinci sayfanın son paragrafında, mevzu “büyük çalışma kolonileri” ve bunların “yol inşaatında” çalışarak “doğuya” tatbiki, insanların kendi ölüm yollarını kazmasını köle işçilik (ing. forced labor) sistemi dahilinde zorunlu kılmaktır. Düşünün ki günün 18 saati, 20 saati berbat koşullarda köle gibi çalıştırılan bir kitleden söz ediyor bu paragraf ve son cümleyle de ekliyor ki bu kitlede yaşanacak ölümler “doğal etkenler” sebebiyle gerçekleşecektir. Mücrimin, gücü elinde tutanın hangi kaybı doğal, hangi kaybı yapay belleyeceğini bilmek elbette her zaman mümkün değildir ama örnekleri de kuşkusuz pek çoktur. Endüstrileştirilmiş bir ölüm sistematiğinde, köle işçilik Naziler için çarkın sadece bir dişlisi ve çarklar değiştirilebilir malzemelerdi.

„Muhtemelen geriye kalacak olan Yahudiler, ki bunlar hiç kuşkusuz en dirençli olanlarıdır ve serbest bırakıldıklarında yeni bir Yahudi yapısı teşekkül ettirecek dölleyici hücre olarak algılanmaları gerektiğinden (bkz. tarihteki deneyimler), bunlara bu özellikleri göz önünde bulundurularak muamele etmek gerekecektir.“ (s. 8)

Bu alıntıda verilen diğer tüm detayları atlasak dahi, „muamele etmek“ söz öbeğinin – muameleden kastın malumun ilanı olduğundan ne anlama geldiğini bir kenara bırakarak – nasıl kullanılabildiğini tartışmamız gerekir. “Muamele” kelimesinin hayatta kalabilen bir kitleyi hedeflemesi, “tarihi deneyim” diyerek geçmişi iftirayla referans göstermesi ve bunun üzerinden bir resim kurgulaması sebebiyle bunun sadece katlin yerine kullanılan bir sözcük olduğunu söylemek yetersiz kalır. “Muamele” sözcüğü aynı zamanda her ne olursa olsun yaşamı, yaşamayı, toplumu devam ettirmeyi Yahudi nezdinde direniş bellemekte, antisemit ideolojiyle tüm toplumu bu raddede yok etmeyi betimlemektedir. “Muamele” hareket itibariyle yok ediştir ve ama yok edişi dile getirmemektedir. Mücrimin dili, kendisi gibi yaptığını kırımdan saymayıp, “pozitif” bir yazınla kendisini “muamele” dahilinde aklar.

„Kesin çözümün pratik uygulaması çerçevesinde Avrupa batıdan doğuya doğru taranacaktır. Himaye altında bulunan devletler Bohemya ve Moravya’nın da dahil olduğu Rayş toprakları, özellikle konut sorunundan ve diğer sosyo-politik gereklerden dolayı öncelik arz etmektedir.“ (s. 8)

“Himaye” değil işgal, “konut sorunu” değil gettolaştırma, “sosyo-politik gerek” değil toplumsal dışlamadır burada yatan gerçeklik. “Avrupa’nın batıdan doğuya doğru” taranmasını Heydrich önerdiğinde, işgal altındaki Polonya’ya Nazilerin verdiği isimle “Merkez Valiliği” müsteşarı Dr. Joseph Bühler buna karşı çıkmıştı. Sunduğu sebep ise, “Merkez Valiliği” mıntıkasında tehcir ve kırım politikasını hızlıca işletebilecek “altyapıya” sahip olduğu savıydı. Bahsi geçen “altyapıdan” kasıt en basitiyle, gettolardan mevzubahis ölüm kamplarına kendi ölüm yollarını kazacak Yahudilerin hızlıca bu noktalara vardırılabileceği, getto nüfuslarının yoğunluğu sebebiyle buraların boşaltılması gerekliliği ve bu esnada yeterli askeri / milis kuvvetin de valilik topraklarında bulunduğuydu.

Belirtmiş olduğum üçüncü bölüm ise dokuzuncu sayfa ile başlayıp, metnin sonuna kadar sürmektedir. Bu bölüm, katılımcıların bürokratik deneyim ve geçmişleri itibariyle yürütülen tartışmaları içermektedir. Örnek vermek gerekirse, tutanağın dokuzuncu sayfasında Hariciye müsteşarı Martin Luther’in bizzat katıldığı müttefik devletlerin Yahudileri tehciriyle ilgili tartışmanın zaptı bulunmaktadır. Akabindeki, onuncu sayfada başlayan Nazilerin Nüremberg Irkçı Yasalarıyla nitelemeye çalıştığı “melez” Yahudilerin tehciri ve kırımı tartışması, karma evlilik maddeleriyle birlikte tutanağın neredeyse sonuna kadar devam etmektedir. Bu tanım çevresinde dönen “kimi öldürmeliyiz” tartışmalarına, Nüremberg Irkçı Yasaları yazınında da görevli Stuckart, böylesi bir sistemin “melezlere” ve karma evliliklere uygulanamayacağını getireceği iş yükü sebebiyle itiraz etmiş ve “zorunlu kısırlaştırmayı” savunmuştur.

Bu son sayfalarda ya da tabiri caizse üçüncü bölümde de görülen, katılımcıların esasen “deneyimli bürokrat”, “eksper” kimlikleriyle bu toplantıya davet edilmiş olduğudur. 1942 Ocak ayına kadar ölüm mangalarıyla (Einsatzgruppen) yürütülen Holocaust, bu tarihten itibaren bir sistematiğe oturtulup[i], hali hazırda kurulmuş Chelmno ölüm kampına benzer beş kompleks daha inşa edilecekti: Auschwitz-Birkenau, Majdanek, Belzec, Sobibor ve Treblinka. Sadece müttefik ya da işgal altındaki topraklardan Yahudiler tehcire maruz bırakılmayıp, bu zamana kadar Yahudi konseyleri (Judenraete) aracılığıyla Nazilerin tarafından kontrol edilen gettolar da boşalttırılacaktı.

Peki tüm bu sistematikleştirmenin ardında yatan sebepler neydi, Nazi devletini bu 15 bürokrat aracılığıyla buna iten neydi? Sonuçta soykırım halihazırda başlamış, soykırım Nazi Almanya’sı tarafından işletiliyordu. Farklı mikro sebepler sayılabilecek olsa da, üç ana sebebe değinilmektedir: altı ay içerisinde bir milyonu aşkını katlederek, öldürülenlerin bedenlerinin yok edilemeyecek sayıya ulaşması; ölüm mangalarının elinden kaçanlar ya da yerel şahitler nezdinde yürütülen kırımın dünya kamuoyunda ayyuka çıkma ihtimali (ki bana kalırsa çok tartışmalıdır, çünkü dünya kamuoyu 38’den bu yana az çok ne suçlar işlendiğinin farkındaydı); ve ölüm mangalarında görevli gönüllülerin öldürme metotları sebebiyle, kurşunlama gibi, kurbanlarla kaçınılmaz ilişki kurması ve bunun ruhsal çöküntüye yol açması. Bu son sav açısından bakıldığında, ölüm kamplarının amacı da bu kontağın tamamıyla yok edilmesi ve kurbanların özne / birey / aktör oluşlarını bastırarak objeleştirilmesiydi.

Wannsee Konferansı Anıt ve Eğitim Merkezi 25 yaşında

2 Mayıs 1945 tarihinde Sovyet harekatının bitimiyle Berlin Nazilerden kurtulacak olsa da bu tarih Almanya ve müttefiklerin önünde uzun bir yeniden yapılandırma yolu da demekti. Bu yeniden yapılandırma döneminde Wannsee’de olanlara kısaca göz atmak, savaş sonrası Almanya’ya, sorunlarına, buhranlarına ve bu zamanın barındırdığı cesur insanlarına göz ucuyla bakma şansı vermekte.

Müttefikler, savaş bitimiyle Wannsee gölüne bitişik sıradaki villalara kendi askeri ateşe ve kuvvetlerini yerleştirmiş, yaklaşık bir sene sonrasında da bu villaların sırasıyla kamu yararına çalışan dernek ve kurumlara aktarılmasına başlamıştı. Bugün Wannsee Konferansı Anıt ve Eğitim merkezine giden yolda, göl kenarında sadece kamu yararı güden dernek, yat kulübü ve benzerlerine rastlanmasının sebebi de budur. 1946 senesinde bu villa önce Berlin büyükşehir konseyine, onun üzerinden de Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne (SPD) aktarılacaktı. 1947 martında SPD’ye yakın August-Babel-Enstitüsü vakfına devredilen villa, 1952 senesinde vakfın elinden çıkartılıp, Berlin Neukölln belediyesine gençlik merkezi / yurdu kurma amacıyla hibe edilecekti. 1988 senesine kadar belediye tarafından gençlik merkezi olarak kullanılan villa ve villanın bulunduğu avluda yüzlerce okul öğrencisi zaman geçirecek, arkadaşlıklar kuracak, farklı bir eğitim yaklaşımını tanıma şansı bulacaklardı. Gençlik merkezinin amacı sosyal ve maddi açıdan şansı bulunmayan Neukölln’lü ortaöğretim öğrencilerine, birkaç haftayı bulabilecek proje kapsamlı konaklamalarda bir alan açabilmekti.

Tam bu sıralarda da Ausschwitz’ten hayatta kalan tarihçi Joseph Wulf Nazi Almanya’sı ve Holocaust’la ilgili çalışmalarını derinleştiriyordu. 1965 senesinde Wannsee konferansı villasının bu bağlamda bir dokümantasyon merkezi olması için siyasi aktivitelerini başlatan Wulf, planlar hazırlayacak ve Berlin ve federal hükümetten siyasilerle görüşecekti. Wulf’un önerilerinin arasında sadece bir dokümantasyon merkezi değil, aynı zamanda bir sergide bulunmaktaydı. Ancak bu planlar, ki World Jewish Congress de 1967 senesinde bu planları savunmuş ve kurumsal teklifte bulunmuştu, Almanya siyasileri tarafından şiddetle ret ediliyordu. Medya ve siyaset kulislerinde bu redde sunulan sebeplerin arasında “Neukölln’lü çocukların ne yapacağı?” sorusuyla, “fail perspektifinden bir merkezin olamayacağı”, bir başka deyişle “toplumun buna hazır olamayacağı” önde gelenlerdendi. 1973 senesinde Almanya ve Berlin hükümetleri tarafından konuyla ilgili görüşmeler askıya alınacak ve ancak 80’lere gelince tekrar gündeme getirilebilecekti, ki 1974’te vefat eden Wulf bu aşamaları göremeyecekti.

20 Ocak 1982’de, konferansın 40’ıncı yıl dönümünde dönemin Berlin belediye başkanı Richard von Weizsäcker’in de resmi katılımıyla Wannsee konferansı anıt şildi, gençlik merzinin girişine yerleştirilecekti. 1986’nın sonunda ise dönemin belediye başkanı Eberhard Diepgen bir komisyon kurduracak ve görüşmeleri resmi düzeye taşıyacaktı. Bu komisyon öncelikle gençlik merkezinin yerine kurulacak olan Wannsee Konferansı Anıt ve Eğitim Merkezi’nin bürokratik planlamasından sorumluydu. 1990 senesinde taşıyıcı derneği kurulan Anıt ve Eğitim Merkezi’nin 20 Ocak 1992’de, konferansın 50’inci yılında ilk sürekli sergisiyle açılışı yapıldı.

Sancılı onca senenin ardından, Wulf’un ilk dile getirdiğinden yaklaşık 25 sene sonra, grassroot inisiyatif mücadelesiyle açılan Merkez’in 25’inci yıldönümü, konferansın da 75’inci sene-i devriyesi anlamına geliyor. Bu 25 sene içerisinde binlerce öğrenci ve yetişkin grubuna Türkçe dahil çeşitli dillerde tarihi-siyasi eğitim sunmuş olduğu gibi, Wannsee Konferansı Anıt ve Eğitim Merkezi geçmişle ve şiddetle yüzleşme ve insan hakları mücadelesinde dünyaca önemli bir yere ulaşmıştır.

[i] Önemli Holocaust ve Nazi Almanyası tarihçilerinden Peter Longerich araştırmalarında Wannsee toplantısından sonra dahi net bir planın olmadığı ya da böylesi güçlü bir bürokratik mekanizmanın işlemediğini, ancak bölge bölge inisiyatif sahiplerinin kaynaklar dahilinde soykırımı devam ettirdiğini belirtir. Ancak bu savına Nazi Almanya’sının merkezileştirme politikalarını işaret ederek belli şerhler de koyar, bunların arasında deportasyonun / tehcirin tüm Almanya topraklarında yaygınlaştırılması, köle işçiliğin sistematikleştirilmesi ve benzerleri bulunmaktadır.

* Toplantı tutanağı Türkçe tercümesi için: http://www.ghwk.de/fileadmin/user_upload/pdf-wannsee/turk/tarihli_wannsee_konferansi.pdf

* Toplantı tutanağı Almanca aslı için: http://www.ghwk.de/fileadmin/user_upload/pdf-wannsee/protokoll-januar1942.pdf

 

Bunları da beğenebilirsiniz...