Türkiye’de Yahudi Kadını Üzerine Bir Antropoloji Serüveni – Tomris Derya Keresteci

dugun

Yahudilik çalışmalarına duyduğum ilgi lisans tezim vesilesi ile başladı. Din ve inanç sistemleri her zaman ilgimi çeken konular olmuştur. Yahudilik ile tam anlamıyla tanışmam, lisansımın ikinci yılında din antropolojisi dersiyle olmuştu. Son senemde gerçekleştireceğim tez çalışmasında kadın, kimlik, toplumsal cinsiyet ve din olguları etrafında çalışmayı kafaya koyduğumdan, bunları Yahudilik ile birleştirip “Yahudi kimliğinde kadını” çalışmaya karar verdim. Yaptığım literatür taraması sonucunda gördüğüm kadarıyla din ile etnik aidiyet duygularının iç içe geçmiş olduğu Yahudilik; sürgünleri, farklı yurtları, farklı dilleriyle adeta bir hayatta kalma öyküsü olan çok ilginç bir tarihe sahipti. Anadolu topraklarında Yahudilerin binlerce yıl geriye giden tarihleri beni çok etkilemişti. Türkiye’deki Sefarad Yahudilerinin tarihine baktığımdaysa, bu topraklardaki serüvenlerinin Osmanlı Devleti döneminde 1492 yılında başladığını gördüm. Bu dönemde çoğunluğu İspanya’dan olmak üzere çeşitli ülkelerden Osmanlı topraklarının merkezlerine göç etmişlerdi. Zamanda ilerleyip Cumhuriyet’in kuruluşuna ve erken dönemlerine baktığımda, Yahudi cemaatinde demografik açıdan değişimler meydana geldiğini gördüm. Günümüzde Türkiye’deki Yahudilerin %90’ından fazlası İstanbul’da yaşamakta. Bu durumla karşılaşmam İstanbul’da yaşayan bir araştırmacı olarak gerçekleştireceğim alan araştırması açısından bir lütuf oldu.

Araştırma konumu seçerken, henüz mezun olmamıştım ve dolayısıyla daha tam bir antropolog olamadığım düşüncesiyle korku, heyecan ve panik duyguları içerisindeydim. Şanslıydım, çünkü kafamda çalışmak istediğim olgular netti. Amacım İstanbul Yahudilerinde kadının hane içindeki konumunu saptamaktı. Aynı zamanda İstanbul’da yaşayan Yahudi kadınının kim olduğunu anlamaya çalışmak, bunun yanı sıra İstanbul Yahudi Cemaati’ni tanımak istiyordum. Çalışmama ilk, Mart 2015’te konuyla alakalı literatürü tarayarak başladım. Literatür taramasının yanında benden yazın gerçekleştirmem gereken bir de alan araştırması vardı. Belirlediğim konunun altından kalkabileceğim bir konu olup olmadığını anlamak için Mayıs ayında alana çıkarak pilot görüşmeler gerçekleştirdim. Bu öncü görüşmelerde tecrübe ettiklerim bana yol gösterici oldu ve kimlere neyi, nasıl soracağım kafamda netleşti.

Alana ilk Temmuz ayında çıktım. Yaptığım ev ziyaretlerinde ses kayıt cihazı eşliğinde görüşmecilerimle karşılıklı sohbet ederek görüşmeler gerçekleştirdim. Alan araştırmamı karşılıklı güvene dayandırmıştım; dolayısıyla görüşmecilerime güven verebilmek ve benimle rahatça konuşabilmelerini sağlamak benim için çok önemliydi. Neredeyse her görüşmede konuşulan hassas konularda ses kayıt cihazını durdurarak görüşmelere devam ediyordum. Beraber bütün günü geçiriyorduk, görüşmeler aile fotoğraflarının ve videolarının paylaşımıyla sonlanıyordu. Yahudi kimliğinde kadını çalışmama rağmen araştırma grubumu sadece kadınlar oluşturmuyordu. Mümkün olduğunca eşleri, çocukları ve aile büyüklerini de görüşmelere dahil etmeye çalıştım. Ne yazık ki tanıştığım erkekler ve aile büyükleri, bana yardımcı olma konusunda kadınlar kadar açık değillerdi.  Alanda karşılaştığım en büyük zorluk görüşmeci bulmaktı. Yakın zamanda cemaate yönelik gerçekleştirilen bombalı saldırıların ardından cemaat kurumlarında güvenlik önlemleri alınmıştı, bu durum Yahudilerin yabancı kimselerle konuşurken çekinmeleri açısından da kendini göstermekteydi. Türkiye’deki Yahudilerin büyük bir kısmı, otosansürü kendilerini toplumsal ayrımcılık ve fiziksel zarardan korunmanın bir yolu olarak görüyordu. Durum böyleyken, dışarıdan bir araştırmacıya (bana) mahremlerinin kapılarını açmalarını beklemek kanımca riskli bir istekti. Benim adıma görüşmecilerimle ilk teması, bana görüşmeci bulacağını düşünerek başvurduğum kaynak kişiler gerçekleştirdi. Tanıdıkları, bildikleri ve güvendikleri bir sesin araştırmama kefil olması sayesinde hemen hemen hiç olumsuz geri dönüş olmadı.

Alanda gördüğüm kadarıyla, günümüzde İstanbul’da bir “Yahudi merkezi” yok; İstanbullu Yahudiler ortasında sinagogu ve bunun çevresinde gerçekleşen her türlü cemaat faaliyeti ile ayrı bir mahallede yaşamıyorlar. Eskiden Galata’da yaşayan Yahudiler; artık Şişli, Nişantaşı, Etiler, Göztepe ve Caddebostan gibi semtlerde yaşamakta. Kendime bölge konusunda bir sınır koymamış olmama rağmen irtibata geçtiğim neredeyse bütün görüşmeciler Göztepe ve Caddebostan tarafında, bir kişi Göktürk’te, iki kişi de Kadıköy’de oturmaktaydı. Araştırmam, kendiliğinden bölgesel sınırını belirlemişti; böylece alan çalışması Anadolu Yakası’nda gerçekleşti. Alanda ailelerdeki modernizasyon etkilerini ve kuşak farklılıklarını görmem gerekiyordu. Günümüz Yahudi kadını ailesini oluştururken annesinden farklı olarak ne yapıyordu? Modernleşme, evlilik öncesi ailesinde ve eşiyle beraber kurduğu ailede kendini nasıl gösteriyordu? Araştırma grubumu, bütün bu etkenlerin ışığında oluşturdum; görüştüğüm kadınların hepsi 30 yaşın üzerinde, evli, biri dışında çocukluydu. Anlamayı ve tespit etmeyi amaçladığım modernizasyon etkileri ve kuşak farklılıkları için sorularımı dört kategori altında topladım. Evlilik öncesi ve evlilik sonrası dönemleri kapsayan soruları aile soruları ve bireysel sorularla birleştirerek sordum.

İlk görüşme her zaman en zor olanıdır derdi hocalarım. İlk görüşmemde pilot görüşme sanki hiç yapılmamış da, bana herhangi bir tecrübe ve rahatlık vermemiş gibi heyecan içindeydim. İlk görüşmemi yapacağım Göztepe’de bulunan eve doğru yol alırken heyecan, korku ve panik duygularına endişe de eklenmişti. Daha önce iki kere telefonda konuştuğum görüşmeci hakkında henüz hiçbir şey bilmiyordum. Rahatça konuşabilmesi için güvenli ve samimi bir ortam yaratabilecek miydim? Beni sevecek miydi? Ben onu sevecek miydim? Sorularımı doğru ve yerinde sorabilecek miydim? Günü ve görüşmeyi verimli bir şekilde kullanabilecek miydim? Kafamda endişeler, elimde çiçeğimle eve öğle saatinde gittim. Çıktığımdaysa akşam saat 8’i geçiyordu. Evime döndüğümde üç buçuk saatlik ses kaydını dinledim, çektiğim fotoğraflara ve tuttuğum notlara baktım, benimle paylaşılan fotoğrafları ve videoları düşündüm. Alan araştırmamda 17 kişiyle görüşmeler gerçekleştirdim. Görüşme yaptıkça bir antropolog adayı olarak özgüvenim de gittikçe artmaya başladı, ama görüşme öncesi heyecan, endişe ve korku hiç gitmedi. Zamanla bu duyguların bu işin vazgeçilmez bir parçası olduğunu anladım.

İki buçuk ay süren alan araştırmasında görüştüğüm kadınların hiçbiri kendilerini dinî bir topluluk olarak tanımlamıyordu. Çocuklarını yetiştirirken, onların ifadesiyle, “dini az geleneği fazla” tuttuklarını belirtiyorlardı. Değişen çağa ayak uyduran bu kadınlar erken yaşta çalışmaya başlamışlardı ve hemen hepsi de hala çalışmaktaydı. Kamusal alanda görünürlüklerinin artmasının bir sonucu olarak, hane içindeki dinî ve geleneksel uygulamalar azalmıştı. Modernleşmeyle birlikte ortaya çıkan “cinsiyetler arası eşitlik” fikirlerini benimsemiş görünen görüşmecilerim, kocaları gibi çalışarak ev ekonomisine katkıda bulunduklarını, dolayısıyla ev işleri ve çocuk bakımında kocalarının da desteğini beklediklerini belirtiyorlardı. Hane içinde aileyi ilgilendiren ve/veya kişisel olarak alınan kararlarda kadınlar, “artık eskisi gibi kocadan izin almıyoruz, haber veriyoruz” demekteydi. Okuduğum kaynaklarda ve alanda karşıma çıkan bir başka olgu ise drahomaydı. Drahoma, kadının kocası üzerinde sahip olduğu pek sözü edilmeyen ve zaman zaman da görmezden gelinen ekonomik bir güç olarak karşıma çıkmıştı.

Kocaların (erkek görüşmecilerimin) “Kadın çalışıyorsa ondan ev işi olarak pek bir şey beklememek lazım” demelerine; hemen hepsi kocaları gibi çalışan kadınların ise cinsiyetler arası eşitlik fikirlerini benimsediklerini söylemelerine rağmen gördüm ki, günün sonunda çamaşırları yıkayan yine evin kadınıydı. Cuma günü işten yorgun argın evine dönen kadın, Şabat sofrasını onun kurması gerektiği beklentisiyle karşı karşıya kalıyordu. Yaptığım alan araştırması bana, günümüz modern toplumunun çizilen tablosunda ev-iş-annelik üçgenine sıkışan kadınları işaret etti. Yaşadığımız dünyanın ataerkilliği alanda nereye baksam kendini gösteriyordu. Modernleşme etkisiyle kamusal alanda kendilerini gösteren, ev ekonomisine katkıda bulunan ve kocalarının ev içi desteğini bekleyen görüşmecilerimin büyük çoğunluğunun bu beklentisi karşılıksız kalmaktaydı. Demin bahsettiğim drahoma olgusunu incelerken fark ettiğim, kadının babasından yani bir erkekten ekonomik olarak aldıklarıyla güçlü olma durumuydu.

Sonuçta bu alan araştırmasının izinde İstanbul’daki Yahudi toplumunda kadınların kamusal alanda aktif oluşuyla beraber hane içi dinî uygulamalarda azalma meydana geldiğine tanık oldum. Modernleşme etkisiyle yavaş yavaş baba evinden koca evine gelin gitme durumunda meydana gelen değişiklikleri gördüm. Sayıları henüz az da olsa kimi kadınlar artık evlilik öncesi dönemde çalışmakta ve aileleri karşı çıksa bile tek başlarına yaşamaya başlamaktalar. Alanda kadın ve erkek görüşmecilerimden aldığım bilgilere göre cemaat içinde kadına atfedilen rol, erkek soyunun devamını esas alan evlilik kurumunun devamlılığını sağlaması ve bu kurumun kutsallığının korunması doğrultusunda. Çalışan, dolayısıyla ailesiyle değil de kendisiyle ilgilenen, az sayıda çocuk yapan, evinin hanımı olmayan kadın makbul kabul edilmemekte. Aile büyüklerinin aksine bu düşünceyi benimsemeyen kadın görüşmecilerimin hemen hepsi kadına atfedilen bu rolden şikâyetçi olduklarını belirtti. Genç kuşağı oluşturan bu kadınlar cemaatteki geleneksel kadın algısına adeta meydan okumakta. Dolayısıyla akla gelen ilk soru şu; bugünün cemaatinde birbiriyle çelişen ve çekişen iki ayrı kadın algısı mı bulunmakta?

[email protected]

 

Bunları da beğenebilirsiniz...