Trakya Pogromu – Madam Anita Anlatıyor: “Yaşamadıysan bilemezsin çünkü kimse konuşmaz”

Madam Anita, neredeyse tüm Çanakkaleli Yahudiler gibi Çanakkale’yi yıllar evvel terk etmişti ailesi ile beraber. Pek çokları için olduğu gibi Çanakkale onun için de çok gerilerde kalmış bir yurttan öte bir anlam ifade etmiyordu. Her ne kadar ailesi, 1492 İspanya göçü ile yerleşerek yurt edindikleri Çanakkale’de yüzyıllarca kök salmış olsa da bugün artık bu bir anlam ifade etmiyor, edemiyordu.

1947 senesinde Çanakkale’den ailesi ile birlikte İstanbul’a göç eden Madam Anita, 1934 Trakya Olayları yaşandığı sırada henüz 4 yaşında bir çocuk olmasına rağmen olaylara dair hafızasında saklayıp biriktirdiği görsel anılarla başlı başına hafızanın nasıl çetrefilli bir olgu olduğunu ispat etmekteydi. Babasının yaşlılığında geçirdiği bir hastalık sırasında uzun yıllar onun bakımını üstlenen Madam Anita, bu süreçte yaşanan bu olayları hayatı boyunca yalnızca bir kez onunla konuşmuş ve babasının nasihatine uyarak, başının belaya girmemesi için yaşananlar hakkında bildiklerini ve fikirlerini kimseye anlatmamış kendine saklamıştı. Kendisiyle defalarca görüştükten sonra hikayesini bana anlatmaya razı olduğunda, bildiklerini ilk defa söze dökmesinin heyecanı yaptığımız görüşmede hem onu hem de beni sarmıştı. Madam Anita ile konuşmak, onu dinlemek pandoranın kutusunun açılmasına tanık olmak gibiydi. Hafızasında sakladığı görsel anıları yıllar sonra babasının anlattıklarıyla pekiştiren Madam Anita’nın hikayesini güçlü kılan belki de hafızasıyla oynadığı bu oyundu. Hafızasından seçip benimle paylaştıkları, belki de konuşmamanın, susup saklamanın sonucu bir patlama gibi en ince detaylardı. O ince detayları artık Madam Anita anlatsın:

“Dört yaşındayım. Evimiz nesillerdir bize aitmiş. Hep bizim aile oturmuş orada. Bir tarafı sokağa bir tarafı bahçeye bakardı onu hatırlıyorum. İki katlıydı. Yahudi mahallesindeydi. Üst katta bahçeye bakan odalar yatak odaları, sokağa bakan bir tane oda da sofaydı. Alt katta da sokağa bakan bir odamız vardı o mamamın misafir salonuydu. Hemen girişte. Möbleli saat, dokuma halılar, ince oyma koltuklar bir de uzun İngiliz masa ve ince hasır sandalyeleri hep orda dururdu. Yasaktı biz çocukların oraya izinsiz girmesi. Sofamız sade döşeliydi. İşte her evde olanlar vardı herhalde kalmamış aklımda. Bir tek divanında bir sürü yastık olduğunu hatırlıyorum. Babam sabahları erken giderdi işine. Bir sürü işi bir arada yapardı diyebilirim. Hem zeki hem becerikliydi. Cenazesinde bile herkes “Ne adamdı diye” andı onu. O gün babam işine gittikten sonra eve tanımadığımız adamlar doluştu. O zaman öyle kapıda kilit olmazdı ki. Hoş o günden önce mamamın bizi daha az sokağa bıraktığını hatırlıyorum. Vardı demek bir şeyler. Neyse bu adamlar kapı çalmadan girdiler eve, bizim misafir salonuna daldılar. Ayaklarında kirli ayakkabılar. Canım eşyaları ordan oraya… Ortadaki halıyı toparladı iki tanesi omuzlarına alıp gittiler. Annem büyük erkek kardeşimi bahçeden babama haber versin diye gönderdi. Babamın gelmesine yakın adamlar gitti. Babam gelince baktı halı yok. Üzüldü herhalde belki de sinirlendi. Bilemiyorum. Annem mantikos yapardı çok güzel. O gün de yapmıştı. Akşam yedik tabii ama nasıl… Yemekten sonra üst sofada lamba yakmadan oturduğumuzu hatırlıyorum. Bir de sokaktan sesler geliyordu. Türkçe pek bilmiyordum o zaman ben hatırlamıyorum şimdi. Ertesi gün gene geldiler. Başka adamlar herhalde. Annemi iteklediler biraz. Hemen kaçtı annem. Namus için tabii. Ben arkasındaydım sarıldım ona bekliyoruz. Ne alacaklarsa alsınlar da gitsinler diye. Bu kez de saati götürecekler ama tam bilmiyorum şimdi. Nasıl bir şey olduysa bu ellerinden düştü, camekanı tuzla buz oldu. Lanet ettiler, küfürler falan. Sonra bir tanesi alıp sandalyenin biriyle yere düşmüş möblesine vurdu. Sandalye de harap tabii. Sonra bir tanesi koltuklardan birini yüklendi, diğeri büfeye çullandı, içindekilerden işine yarayanları elindeki çantasına doldurdu. Sonra bir silah sesi duyduk. Onlar hemen çıktılar. Yanımızdaki evde bir Türk otururdu. Severdi bizleri. Meğer o tüfekle ateş etmiş. Adamlar ondan kaçışmışlar. Bizim salon darmadağın oldu tabii. Akşamına kalmadan babam yine eve geldi. Sonradan anlattığında öğrendim meğer o gün dükkanı da yağmalamışlar. Babamı hırpalamışlar. Bir iki tanesi kapatacaksın bu dükkanı efendi diye tehdit etmiş onu.

Neyse eşyalar yaptık. Bir sürü komşu, hep musevi tabii. İşte yaylı arabalar, atlar falan. Biz Biga’ya gittik. Bayramıç’a, Ezine’ye gidenler de vardı. Köylere kaçtık anlayacağın. Kaldığımız yeri pek bilmiyorum. Uzak akraba yanı sanırım. Orada iki gün belki bilemedin üç gün kaldık. Sonra evimize geri döndük. Ben çok sevinmiştim dönüyoruz diye. Olaylar bitmişti ama eve bir geldik ki ev harap. İçerisi dağınık, yatak odaları, salon, artık ne varsa. Kilerdeki dolapta duran erzağa kadar işe yarayan ne varsa almışlar, yaramayanları kırmış atmışlar. Üst katın camlarının kırıldığını hatırlıyorum… Komşumuz geçmiş olsuna geldiğinde mamam ona ‘Allahtan yaz ayı, serin, ferah olur’ demişti. Gururlu kadındı. Haline acınsın hiç istemezdi…”

Madam A. çocuk zihninde kalan görüntüleri bu şekilde hatırlarken bir yandan bana aklında kalan her ayrıntıyı aktarmak istiyordu. Yere düşen saatin kırılan camlarının ne kadar uzağa sıçradığını, evlerine giren hangi adamın annesinin açık kare yakalı, lacivert elbisesi üzerinden gözüyle taciz ettiğini, erkek kardeşinin hangi yoldan babasına haber vermeye gittiğini… Herşeyi hatırlıyordu. Yaşananları hiç konuşmamış olmasına rağmen her ayrıntıyı sanki dün olmuş gibi hatırlıyordu. Pierre Nora, “hafıza sadece onu güçlendiren ayrıntılarla uyuşur, çünkü duygulara dayalı ve sihirlidir” der. İşte Madam Anita’nın hatırladığı onca ayrıntı da tam olarak onun hatırlamak istediği hikaye ve duygular ile uyuşuyordu. Çünkü onun hafızasında 1934 Trakya Olayları, daha sonrasında etkilendikleri İhtiyatlı Askerlik ve Varlık Vergisi gibi çeşitli vakalar gibi kırgınlık, kızgınlık, öfke gibi duyguları tetikliyor, hafızası bu hikayeyi hatırlarken bu duyguları da uyandırıyordu. O hikayesini anlattıktan sonra ona neden yaşandı bunlar diye sorduğumda devam etti anlatmaya;

“Kim neden yaptı bilmiyorum. Bizleri orda istememişler. Babam olanların köylü çapulcuların işi olduğunu söyledi bana. Bir de neyse söylemeyeyim adını ismi lazım değil bir devlet adamı. Sevmezdi o paşayı, ne zaman bir şey olsa, ondan bilirdi. Bana da olayların onun işi olduğunu, bizi sadece Çanakkale değil hiçbir yerde istemediğini söyledi. Bizim malımıza olmuş olan. Ya canımıza gelseydi? Bizim gelmedi ama korkusu yetti. Hoş fena şeyler olmuş. Babam ırza geçme, adam öldürme, dövme falan da oldu derdi. Evinden tamamen olanlar da olmuş. Ama kime ne oldu ben bilmiyorum. İnsanlar başına gelse de anlatmaz. Yaşamadıysan bilemezsin çünkü kimse konuşmaz.”

 

Diğer tanıklıklar için: 1934 Trakya Pogromu

Bunları da beğenebilirsiniz...