Bir asır süren Dreyfus davası – Ayşe Hür

resized-dreyfus-2-1423646053

Olayımızın geçtiği dönemde Fransa büyük sosyal ve politik çalkantılar içindeydi. Cumhuriyetçiler arasındaki bölünmeden yararlanan Genaral Georges Boulanger’in otoriter bir rejim kurma girişimleri 1889’da boşa çıkarılmıştı ki bu sefer de Fransız Panama Kanal Kumpanyası’nın iflas etmesiyle çok sayıda hisse sahibi kötü duruma düştü. Bunu kumpanya yöneticilerinin bazı milletvekili ve senatörlere rüşvet verdiğinin ortaya çıkmasıyla patlak veren skandal izledi. Toplumun her kademesinde rahatsızlığın yükseldiği bu dönemde Fransız Ordusu’nun ve dolayısıyla istihbaratın esas meselesi ise 1871’de Almanlar karşısında Fransa ordusunun başarısız olmasının nedenlerini ortaya çıkarmaktı. Orduya göre yenilginin esas nedeni, beceriksizlik ve hantallık değil, hainler tarafından Fransız ordusunun sırlarının Almanlara sızdırılmasıydı.

1894 yılının Temmuz ayında eski İspanya askeri ataşesi Señor Val Carlos Fransız istihbaratını Alman ataşe Schwarzkoppen ile İtalya ataşe Panizzardi arasındaki garip mektup trafiği konusunda henüz uyarmıştı ki, Fransız temizlikçi Madam Bastian elçi von Schwarzkoppen’in çöp sepetinde (ya da baca deliğinde) yarı yanmış kağıt parçacıkları buldu. Bu not kağıdındaki (kayıtlara bordereau diye geçti) bazı bilgilerden casusun topçu bölüğü mensubu biri olduğu kanısı uyandı ve derhal soruşturma başlatıldı. Soruşturmayı yöneten kişi Yahudi düşmanı olduğunu gizlemeye yeltenmeyen yüzbaşı Sandherr idi. Muhtemelen ülkedeki politik atmosferle uyumlu olan önyargıları Sandherr’i şüphelilerin sayısını azaltmaya yöneltti ve en önemli şüpheli Alfred Dreyfus adlı bir Yahudi yüzbaşı oldu.

Bertillon’un acemi tahlilleri

Önce Banque de France’ın el yazısı uzmanı Gobert sonra da Paris emniyetinin suçluları teşhis masası şefi Alphonse Bertillon’a başvuruldu. Gobert görece tarafsız bir rapor vermişti ancak bir suçlu tipolojisi oluşturmak üzere geliştirdiği vücut ölçümleme teknikleri ile ileride antropometri biliminin kurucusu olmaya aday olan Bertillon, el yazısı tahlili konusundaki sınırlı bilgisi ile not kağıdındaki yazının Dreyfus’un el yazısı olduğuna karar verdi. Sonunda aranan kanıt bulunmuştu. Dreyfus’un olanlara tepkisi “anahtarlarımı alın, evimi inceleyin, masum olduğumu göreceksiniz” olmuştu. Dreyfus’un evinde tek bir kanıt bile bulunamadı ama geriye dönüş artık çok zordu çünkü basın işin içine girmişti. 28 Ekim’de, Libre Parole gazetesi Yahudi ordu mensubu Dreyfus’un Fransa’nın sırlarını Almanlara sattığı yolundaki ‘kesin’ kanıtlardan söz eden yayınına başladı. Ardından sağ eğlimli Le Soir koroya katıldı. Basın, devlet görevlilerini olayı saklamakla, daha doğrusu Yahudilerle işbirliği yapmakla suçluyordu. Savaş Bakanı general Mercier baskılara dayanamayacak ve 28 Kasım’da Le Figaro gazetesine verdiği beyanatta Dreyfus’un suçluluğunun neredeyse kesin olduğunu açıklayacaktı.

19-22 Aralık 1894’de görülen dava bütün Fransa’yı etkiledi. Sadece devlet kademelerinde değil, parlamentoda, evlerde, sokaklarda herkes bunu konuşuyordu. Sadece başkentte değil, taşranın en ücra köşesinde bile Dreyfus Davası en önemli konuydu. Davanın en önemli kanıtı Bertillon’un raporu ise, diğer önemli kanıt güya İtalyan ataşesinin yazmış olduğu “Bu D…..’nin alçaklığıdır” şeklinde bir mektup parçacığı idi. Buradaki D’nin Dreyfus’un baş harfi olduğuna dair hiçbir kanıt yoktu ama böyle bir kanıtın varlığından haberi olmayan Dreyfus’un avukatı itiraz bile edemedi.

Basının yönlendirdiği kamuoyu ve Ordunun baskısı ile mahkeme sonunda kararı açıkladı: “Alfred Dreyfus vatana ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmiştir!” Aslında bu tür bir suçun cezası idam olmalıydı ama neyse ki Fransa’da 1848’den beri politik suçlarda idam cezası uygulanmıyordu.

5 ocak 1895’de Ecole Militaire’in (Askeri Akademi) avlusunda halkın “Yahudilere ölüm!”, “hainlere ölüm!”, “Judas’a ölüm!” haykırışları eşliğinde Dreyfus’un rütbeleri söküldü. 22 Şubat 1895’de Güney Amerika kıyılarındaki Fransız Guyanası’ndaki ünlü Şeytan Adası’nın yolunu tutan Dreyfus zorlu bir yolculuktan sonra 12 Mart’ta adaya vardı ve hücresine konuldu. Ailesi ve avukatından başka savunucusu olmayan Dreyfus’un Şeytan Adası’nda hayatını tamamlayacağından artık kimsenin şüphesi kalmamıştı. Ancak şans ilk kez Dreyfus’un yüzüne gülecek ve 1 Temmuz 1895’de ölmek üzere olan istihbarat müdürü Sandherr’ın yerine Yarbay Georges Picquart atanacaktı.

Picquart’ın çabaları

Yüzbaşı Dreyfus gibi Alsace’lı olan Picquard, hemşerilik  dayanışmasıyla mı yoksa sorumlu biri olarak asıl suçlunun görevine devam ettiği şüphesini bir türlü içinden atamamasından mı bilinmez, dosyayı tekrar ele almaya karar vermişti. Dikkatini de daha önce bazı nedenlerle şüpheleri çeken Macar asıllı Binbaşı C. F. Esterhazy’de yoğunlaştırmıştı. Ancak durum devletin yüksek kademelerinin hoşuna gitmedi çünkü bir Yahudi’yi kurtarmak için Ordu’nun şerefinin iki paralık etmek söz konusuydu. 27 Ekim’de Picquart Paris’ten sürüldü ancak bir kez ok yaydan çıkmıştı nitekim 31 Ekim’de “Bu D’nin ihanetidir” yazılı kağıt parçasının istihbarat teşkilatından Binbaşı H. J. Henry’nin adamı olan Lemercier-Picard adlı usta sahtekar tarafından imal edildiği ortaya çıktı. Ancak sağ politik cephe hala Dreyfus’u aklamaya yönelik bu girişimlerin “Yahudilerin ve Farmasonların ortak komplosu” olduğunu, esas amacın  ordunun prestijini ve dolayısıyla Fransa’yı yıkmak olduğunu ileri sürüyordu. Bu kampanyanın sonucu Picquart 26 Aralık’ta Fransız sömürgeciliğine karşı bir şiddetli isyan başlamış olan Tunus’a sürüldü. Fransa kamuoyunu yönlendirme işi Şubat 1896’da kurulan La Ligue antisémitique française (Anti-Semitik Fransız Ligi) ile Yahudi düşmanı basına kalmıştı. İşte tam bu sırada sahneye ünlü yazar Emile Zola sahneye çıkacaktı.

Zola’nın mektupları

Emile Zola 25 Kasım 1897’de Le Figaro gazetesinde Dreyfus lehine ilk yazısını yazdı ancak ilk mektup beklenen etkiyi yapmadı. Nitekim 4 Aralık’da başbakan Brisson mecliste “Artık Dreyfus davası diye birşey yoktur” açıklamasını yapacaktı. Bunun üzerine 13 Aralık’ta  Zola “Gençliğe Mektup” adlı ikinci makalesini yazdı. Bu sırada yeni el yazısı uzmanları bulundu ve bordereau’daki yazılar tekrar incelendi. Ancak beklenen yine olmadı ve yazının Esterhazy’ye ait olmadığı yönünde bir rapor verildi. Bunun üzerine Zola 4 Ocak’ta LAurore gazetesine “Fransa’ya Mektup” adlı üçüncü mektubunu yazdı. Devletin yanıtı Picquart’ın hapse yollamak oldu. Zola kararlıydı, 13 Ocak tarihli LAurore’un ilk sayfasında boydan boya “J’accuse!” (İtham ediyorum!) yazılıydı. (Sonradan bu kışkırtıcı başlığın gazetinin sahibi ve editörü Georges Clemenceau’nun fikri olduğu anlaşılacaktı.) Gazetenin söz konusu sayısı sadece Paris’te 200 bin satmıştı. Yazısında “sağduyudan, gerçeklerden ve adaletten uzaklaştık, kör ve aptalca bir şey bizi çağlarca geriye götürüyor, bu öyle bir durum ki dinsel katliamlara benziyor. Bu tür bir şey her ülkeyi kan gölüne çevirir” diyerek halkı uyaran ve Orduyu Dreyfusla ilgili gerçekleri örtbas etmekle suçlayan Zola’nın bu kadar etkili olması muhtemelen o güne kadar Yahudi dostu olarak tanınmamasından kaynaklanıyordu.

pre_039

Bakanlar kurulu Zola’yı Ordu’nun ve devletin prestijini zedelemek suçundan mahkemeye vermeyi kararlaştırdı. Zola’nın yanında J. Reinach, M. Prévost, G. Clemenceau, E. Durkheim, A. France, M. Proust gibi önemli entelektüeller ve senatör A. Scheurer-Kestner vardı ancak bu destekler yetmedi ve Zola 7 Şubat’ta yargılanmaya başladı. Dava sırasında halk Yahudi düşmanı sloganlarla galeyana getirilmişti. Buna Dreyfusçularının yanıtı Ligue des Droits de l’Homme et du citoyen, “İnsan ve Vatandaş Hakları Ligi”ni kurmak oldu. (Bu örgüt günümüzde de varlığını sürdürmektedir.) Ardından Zola 23 Şubat’ta bir yıl hapis ve 3000 frank para cezasına çarptırıldı, Picquart ordudan ihraç edildi, 13 Mart 1898’de Sahtekar Henry bir otel odasında asılmış bulundu. 7 Temmuz’da Picquart ve sosyalist lider Jean Jaures davanın yeniden görülmesini talep ettiler ancak başarılı olamadılar, anlaşılan  ‘derin devlet’ direniyordu. 26 Temmuz’da Zola’dan Légion d’honneur nişanı geri alındı. 12 Ağustos’ta Esterhazy aleyhine dava düştü. 24 Ekim 1898’de Paris’te korkunç bir anti-semitik gösteri patlak verdi ve Brisson kabinesi istifa etti. 31 Aralık’da Ligue de la Patrie française adlı aşırı miliyetçi ve anti-Dreyfusçu örgüt kuruldu. İşler tam çığrından çıkmıştı ki, şans bir kez daha Dreyfus’un yüzüne güldü. 16 Şubat’ta cumhurbaşkanı Felix Faure aniden ölünce yerine Dreyfusçu Emile Loubet geçmişti. Bu durum davanın kaderini bir kez daha değiştirecekti.

Dava yeniden görülüyor

5 Haziran 1899’da Zola yargılanmama garantisi alarak Fransa’ya döndü. 9 Haziran’da Dreyfus Şeytan Adası’ndan tahliye edildi ve Parislilerin anti-semitik taşkınlıklarından korkulduğu için Rennes şehri hapishanesine konuldu. 18 Temmuz’da Esterhazy bordereau’nun yazarı olduğuna dair bir itiraf mektubunu Le Matin dergisine gönderince 7 Ağustos 1899’da Rennes şehrinde Dreyfus davasının yeniden görülmesine başladı. Ordunun inadı sonucu Dreyfus yine suçlu bulundu ama cumhurbaşkanı sorunu çözmek için Dreyfus’u affetmeye karar vermişti. Dreyfus eleştirilere rağmen suçsuzluğunu kanıtlamak için sonuna kadar çaba gösterme hakkını saklı tutarak af önerisini kabul etti. Böylece Fransa’yı ikiye bölen Dreyfus Davası hukuken sona ermiş oldu. Ancak Dreyfus sadece bir simgeydi ve tartışmanın arka planında çok daha büyük güçler vardı.

Fransa’nın anti-semitik tarihi

Sırf Yahudi olduğu için suçlandığı anlaşılan Alfred Dreyfus’un tüm dava boyunca takındığı tutum kişiliği ile uyum içindedir. Kaderine razı biçimde başına gelenleri göğüsleyen Fransız Ordusunun bu silik üyesi 1859’da Alsace bölgesindeki Mulhouse şehrinde doğmuştu. Babası dokuma fabrikatörü idi ve Prusya Savaşından sonra Fransız tabiyetini seçerek Paris’e göçetmişti. Dreyfus 1882’de Politeknik okuluna girmiş ancak daha sonra subay olmaya karar vermişti. 1889’da yüzbaşılığa kadar yükselen ve Savaş Bakanlığına giren Dreyfus o güne kadar amirlerinin çoğundan iyi sicil almış başarılı bir askerdi. Oldukça soğuk ve mesafeli bir kişiliğine, garip aksanına rağmen zeki, yetenekli ve karakter sahibi biri olarak tanınıyordu. Bu özelliklerden hangisinin vatana ihanet suçlamasına maruz kalmasında hakim rol oynadığı tam bilinmez ancak o yıllarda Fransa’da giderek yükselen bir Yahudi düşmanlığının olduğu açıktır.

Yahudilerin doğaları itibariyle tümüyle kötü olduğunu ileri sürerek Yahudilere (orijininde Sami ırkından gelenlere) karşı nefret duymak diye özetlenebilecek anti-semitizmin Fransa’daki tarihi aslında çok eskilere gider ancak 1789 Fransız İhtilalinin yarattığı özgürlük ortamından diğer gruplar gibi Yahudiler de yararlanmışlardı. 1791 yılında tüm vatandaşlık haklarına sahip kılınan Yahudiler 1850-1870 yılları arasında yaşanan İkinci İmparatorluk Dönemi’nde hem yönetim kademelerinde ve politik yaşamda daha çok yer almışlar, hem de sahip oldukları finans gücü ile modernizasyonun itici güçlerinden biri olmuşlardı. Bu konumları paradoksal olarak iki cepheden tepki gördü. Bu cephelerden biri Yahudi sermayesine karşı sınıfsal kini Yahudi düşmanlığı ile karıştıran Sosyalistler, diğeri de Yahudiliğin dinsel düşmanı olan Katolik Kilisesi idi. Bu iki kesimin etkilediği halk kesimleri de modernizasyon karşıtlığıyla Yahudi düşmanlığını karıştırmış gibiydiler. Yani Yahudiler bir yandan toplumsal hayata daha çok entegre olurken, bir yandan da bu entegrasyonun yarattığı korkuyla ‘şeytanlaştırma’ faaliyetine konu oluyorlardı.

Basının rolü

Bu ortamda boy gösteren Dreyfus Davası 1881’den beri tümüyle serbest olan Fransız basını gücünü göstermek için iyi bir fırsat olmalıydı. Davadan 17 ay önce anti-semitik gazete La France Juive’in sahibi Edmound Drumont’un diğer gazetesi La Libre Parole halkı “orduda yuvalanmış Yahudilere karşı savaşa” davet etmişti bile. Gazete Dreyfus’un ihanetini Yahudilerin tipik sadakatsizliğine bağlıyordu. L’Écho de Paris, La Croix, L’Anti-Juif, Le Grelot  Le Chambard socialiste ve Le Rire, L’Intransigeant, La Libre ParolePsst, Le Petit Journal ve La Lanterne  Dreyfus karşıtı yayınlarda başı çekerken Le Sifflet, Siècle ve L’Aurore Dreyfus yandaşı tavır takınmış, La Patrie ve Le Figaro daha tarafsız bir tutum izlemiştir. Dönemin ünlü karikatüristleri Forain, Léandre, Caran d’Ache ve Henriot anti-semitik karikatürleri kamuoyunu çoştururken, Gyp (Hizmetkar) mahlası ile ve erkek kimliğiyle yazan Martel de Janville kontesi Sibylle-Gabrielle Marie-Antoinette de Riquetti de Mirabeau yarattığı Petit Bob adlı karakter ile toplumun Yahudilere karşı duygularını tahrik ediyordu. Hem sıkı bir anti-feminist hem de sağ kanattan bir anarşist olan Gyp’in çizgileri ve söylemi Dreyfus Davası sırasında tırmandırıcı bir rol oynadı.

Aslında bütün dava boyunca genel olarak tüm medya ırkçılığı kışkırttı, politik manipülasyonlara başvurdu, istihbarat güçlerine destek çıktı, geleneksel değerlerin ve bunların adalet üzerindeki etkisini daim kılmaya çalıştı. İmzasız mektuplar, suikast  iddiaları, sahtekarlık ve rüşvet haberleri, peçeli konteslerin getirip götürdüğü mektuplar gazete sütunlarını süsledi. Halk sırf basının yönlendirmesi ile saygın yazar Zola’yı domates ve taş yağmuruna tuttu, Seine nehrine atmaya kalktı. Dreyfus’un, Yahudilerin kutsal Şabat gününe rastlatılan rütbe sökümü töreni, gazetelerde defalarca anlatılarak Yahudi düşmanlığı yeni bir estetiğe kavuşturuldu. Gazetelerde Dreyfus’un fizyonomisinin tipik Yahudi yüzü olarak lanse edilmesi ve bu yüzün tipik bir suçlu yüzü olarak ele alınmasının ardında polis şefi Bertillon’un ‘Konuşan Yüz’ diye anılan ölçümleme sistematiği yatıyordu. Dreyfus’un Le Petit Journal’de yayınlanan Bertillon stili karikatürü yıllarca başka yayınlara kaynaklık etti. Bazı karikatürlerde ise Dreyfus efemine bir tip olarak çizildi ve Yahudilerin bu tip karikatürize edilmesi geleneği yüzyıl sonuna kadar da sürdü. Dreyfus davasının bu güçlü anti-semitik tonlamasının ileride Yahudi davasının teorisyeni olacak Theodor Herzl’i etkilediği söylendi. (Bu, ayrı bir yazı konusu.)

Dreyfus Davası’nı sadece Avrupa’lı Yahudiler değil, Osmanlı Yahudileri de davayı günü gününe izlemişlerdi. Örneğin Emile Zola bir yıl hapis ve para cezasına çarptırıldığında, Selanik’teki Yahudi cemaatinden 5 bin kadar seçkin kişi, 32 sayfalık bir albüm hazırlamışlar, albümü bir heyet Paris’te 10 Mayıs 1898’de Emile Zola’ya takdim etmişti. Meclis-i Mebusan’ın Ermeni mebuslarından Krikor Zohrab da, Dreyfus Davası için bir savunma hazırlamış ve bunu Paris’teki Yahudi Savunma Komisyonu’na sunmuştu. Aynı şekilde dava boyunca Jöntürk basında dava hakkında yazılar çıkmıştı.

Davanın ardından yaşananlar

28 Eylül 1902’de Emile Zola ve karısı bacanın tıkanmasından meydana gelen bir karbonmonoksit zehirlenmesi yüzünden uykuda öldü. Olayın bir suikast olduğu ileri sürüldü. 1904’de yeniden yargılanma hakkını kazanan Dreyfus 21 Temmuz 1906’da, yani olayın patlak vermesinden tam 12 yıl sonra resmen orduya kabul edildi ve Légion dhonneur nişanı aldı. Rütbelerinin yeniden takılması töreni sırasında halk bu sefer “Çok yaşa Dreyfus” diye bağırıyordu. Dreyfus’un buna yanıtı “Hayır beyler hayır, çok yaşa Fransa!” olacaktı.

4 Haziran 1908’de Zola’nın külleri Panthéon’a yerleştirilirken, Louis Grégori adlı bir gazeteci Dreyfus’a iki el ateş etti, Dreyfus kolundan hafifçe yaralandı. 19 Ocak 1914’de Picquart bir binicilik kazasında öldü. I. Dünya Savaşı sırasında Georges Clemenceau başbakan olurken Dreyfus Verdun’de savaştı. Alman ataşe Schwartzkoppen Doğu Cephesinde hastalıktan öldü. Ölüm döşeğinde “Ey Fransız halkı duyun beni Yüzbaşı Dreyfus masumdur!” diye bağırdığı ileri sürüldü. Alman Rothschild’ler tarafından finanse edildiği ortaya çıkan esas casus Esterhazy 1926’da İngiltere’de öldü. 12 Temmuz 1935’de ise Yüzbaşı Dreyfus hayata gözlerini yumdu. 1941’de anti-semitik yasa yürürlüğe kondu ve Dreyfus ailesi Montpellier’ye sürüldü. 1973’de Fransa en sonunda kendisiyle yüzleşmeye karar verdi ve anti-semitizm ile ilgili her türlü eylemin yasaklanması oybirliği ile kabul edildi. 1982’de Bredin adlı yazar İspanya askeri ataşesi Señor Val Carlos ile Alman ataşe Schwarzkoppen arasındaki mektupların aşk mektupları olduğunu ileri sürdü. 1994 Şubatında ordu gazetesinin editörü Yüzbaşı Gaujac, “bugün Dreyfus’un masumiyeti tarihçiler tarafından genellikle kabul gören bir teoridir” açıklamasını yaptı ve Eylül 1995’de Fransız Ordusu Dreyfus’un masumiyetini kabul etti. 13 Ocak 1998’de İtham Ediyorum adlı mektubun yayınlanışının 100. yıldönümünde, Başbakan Lionel Jospin ve tüm Fransa Parlamentosu Emile Zola’nın gerçek ve adalet uğruna verdiği mücadelenin anısı önünde saygı ile eğildiler. Mektubun dev bir röprodüksiyonu Parlamento duvarına asıldı ve Askeri Akademi’nin duvarına bir hatıra plaketi çakıldı. Fransa başkanı Jacques Chirac, Zola ve Dreyfus ailelerinden halka açık bir mektupla özür diledi. Aynı tarihte Katolik Kilisesinin resmi yayın organı La Croix, Emile Zola’nın meşhur makalesinin 100. yıldönümünde gazetenin anti-semitik editörlüğü yüzünden resmen özür diledi ve bir dönem böylece kapandı…

Özet Kaynakça: Alfred Dreyfus, Five Years of My Life: The Diary of Captain Alfred Dreyfus, New York,1977; Norman L. Kleeblatt, The Dreyfus Affair: Art, Truth and Justice, University of California Press, 1987; Michael Marrus, The Politics of Assimilation: The French Community at the Time of the Dreyfus Affair, Oxford, 1980; Jean-Denis Bredin, The Affair: The Case of Alfred Dreyfus, NewYork,1986; Michael Burns, Dreyfus, A Family Affair 1789-1945, New York, 1991; Jean-Max Guieu, Bibliographie générale informatisée de l’Affaire Dreyfus: son époque et ses répercussions/ A Comprehensive Digital Bibliography of the Dreyfus Case, its Time and its legacy, Paris 2000.

Bunları da beğenebilirsiniz...