TARİH: 12/13 ARALIK 1940 GECESİ, YER: SİLİVRİ AÇIKLARI.
Bilindiği gibi Türkiye, II. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline uğramamış beş Avrupa ülkesinden biriydi. Diğerleri İspanya, Portekiz, İsveç, İsviçre idi. Bu beş ülke aynı zamanda çeşitli nedenlerle savaştan kaçanların, özellikle de Yahudilerin Avrupa’dan çıkmasını sağlayacak birkaç dar kapıdan biriydi. Özellikle deniz yolunu tercih edenler için Türkiye, 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi sayesinde ticari gemilerin seyir özgürlükleri nedeniyle vizeye gerek duymaksızın Filistin’e ulaşabilmenin en kısa ve güvenilir yoluydu.
Bu alanın uzman tarihçilerinden Prof. Esra Danacıoğlu’na göre “Filistin’e II. Dünya Savaşı’nda 50 bin civarında Yahudi’nin ulaşabildiği ve bunların büyük kısmının -karadan ve denizden- Türkiye üzerinden geçtikleri tahmin ediliyor. Bu kişilerin en az yarısının değişik ebatlardaki gemilerle Karadeniz’in farklı limanlarından kalkıp Boğazlar ve Marmara üzerinden Filistin’e ulaştığı biliniyor. Bunlar arasında Yahudi organizasyonlarının kaldırdığı büyük gemiler olduğu gibi, birkaç ailenin bir araya gelerek kiraladıkları ve satın aldıkları küçük yelkenliler de var. Dahası bazılarının küçük kayıklarla Türkiye’nin Trakya kıyılarında herhangi bir noktadan karaya çıkıp, gizlice İstanbul’a ulaşmaya çalıştıkları biliniyor. Bu gemilerden bir kısmının umuda yolculukları Marmara veya Karadeniz’de noktalandı.”
Kazaen değil taammüden 768 yolcusuyla Karadeniz’e çekilip batmasına göz yumulan Struma, hikayesi en çok bilinen gemi. Bir de bilinmeyenler var. Bunlardan Salvador’un hikayesini yukarda linkini verdiğim yazımda kısaca anlatmıştım, şimdi daha ayrıntılı anlatacağım.
Sahile vuran cesetler
Bundan 83 yıl önce, 12 Aralık 1940 gecesi yarı çıplak ve sırılsıklam bir adam Silivri dolaylarında bir kamyonun önüne atlamıştı. Adam, “gemimiz battı, yüzlerce insan can pazarında, yardım edin!” demiş, kamyon şöförü henüz adını bile bilmediği kazazede ile ilerdeki bir kahvehaneye girip yardım istemişti.
Hava buz gibiydi. O yıllarda Silivri’de elektrik yoktu. Ancak sabaha doğru kamyon şoförünün tarif ettiği yere ulaşabilenleri korkunç bir manzara bekliyordu. Sahil cesetlerle doluydu. Kimi boğularak, kimi soğuktan donarak ölmüştü. Sağ kurtulanların çoğu çıplaktı ve yara bere içindeydiler. Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı.
Haberi ilk veren Yeni Sabah’ın 13 Aralık Aralık 1940 tarihli nüshasındaki “Silivri’de Bir Facia” başlıklı yazıda olay okurlara şöyle duyuruluyordu:
“Yahudi muhaciri dolu büyük bir motör battı. 85 Yahudi boğuldu. Evvelki akşam Silivri’de feci bir deniz kazası olduğu ve bu kaza neticesinde 80 kadar Yahudi muhacirinin boğulduğu bugün şehrimize gelen haberlerden öğrenilmiştir. Bulgar idaresine geçen Rumanyanın (Romanya) Dobruca mıntakasındaki Yahudilerden 380 kişilik bir grup hususi surette kiraladıkları Uruguvay (Uruguay) isminde bir yelkenli ve motörlü gemi ile Filistin’e gitmek üzere Karadeniz’e açılmışlardır. Gemi bundan beş gün evvel limanımıza gelerek demirlemiş ve tekrar hareket için lüzumlu bazı ihtiyaçlarını temin etmiştir. Ve gemi evvelki akşam hareket etmiştir. Fakat esasen “eski ve yolsuz” olan bu gemi Silivri açıklarına geldiği zaman batmış ve büyük facia vukua gelmiştir. Dün geç vakte kadar aldığımız haberlerde Yahudi muhacirlerden 80 kişinin boğulduğu ve diğerlerinin de büyük fedakârlıklarla kurtarıldığı anlaşılmıştır. Kazazedelerin iaşe ve ibateleri için tedbirler alınmış bulunmaktadır.”

Aynı günlü Cumhuriyet’teki“Müdhiş Bir Facia: Silivri Önünde Bir Gemi Battı, 200 Kişi Boğuldu” başlıklı haberin hemen girişinde “Bulgaristan’dan Filistin’e gitmek üzere yola çıkan Musevilerin bindikleri yelkenli parçalandı, boğulanların ekserisi çocuk ve kadın. (…)Bulgar hükûmetinin bir kararı üzerine Bulgar hududları haricine çıkacak Musevilerden 380 kişilik bir cemaat, Uruguay bayrağını taşıyan bir yelkenliyi kiralayarak Varna’dan Filistin’e müteveccihen yola çıkmışlardır. Bu yelkenli ve motörlü ahşap tekne, evvelki gün limanımıza gelmiş, burada kumanya ve su aldıktan sonra gemiye kılavuz kaptan olarak Hüsnü Eren ve Sahil Sıhhiye idaresinden bir sıhhiye memuru verilmiş, motör limanımızdan hareket etmiştir. Bulgaristanlı Musevileri hamil tekne limanımızdan ayrıldıktan sonra denize tahammül edemediğinden dün sabaha karşı Silivri limanına sığınmış, bir müddet sonra oradan hareket etmiştir. İşte kaza bu sırada olmuş ve yelkenli, Yeniçiftlik civarında bulunan kazıklar üzerine düşerek parçalanmıştı.” ifadeleri okunuyordu.

Varna’dan Filistin’e yolculuk
Evet haberler ana hatları itibariyle doğruydu. Gazetelerin kadar kısa sürede bu özel bilgilere ulaşılmış olması da ilginçti. Muhtemelen istihbarat çevreleri geminin seyrini izliyorlardı. Batan gerçekten de Uruguay bandıralı, 20 metre uzunluğunda, 5 metre genişliğindeki 100 grostonluk yelkenli bakımsız bir tekneydi. Adı Salvador’du. En fazla 150 (bazı kaynaklara göre 40) yolcu kapasiteli bu “gemicik”in daha önceki adı Tsar Krum’du ve o sırada Bulgaristan bandıralıydı. Daha sonra öğrenilecekti ki, kıç tarafı çürümüş, gövdesindeki delikler Varna’daki Neptün Tersanesi’nde macunlanıp boyanarak gizlenmişti. Ayrıca yelkenleri ve motoru yetersiz, seyir araçları eksikti. Dahası, geminin Rus kaptanı daha önce hiç yelkenlilerde çalışmamıştı. Yanında kendisi gibi Rus iki tayfadan başka yardımcı da yoktu. Ambarı tahtalarla üç kata bölünerek, güya kamara görünümü verilmişti. Bu bölmelere, 3 Aralık 1940 günü Bulgaristan’ın Varna limanından binen çoğu kadın ve çocuk (gazetelerin ilk baskıda dediği gibi 380 değil) tam 352 yolcu balık istifi doldurulmuştu. Yolcular Nazilerden kaçabilen Polonya ve Romanya Yahudileri ile henüz istila edilmemiş Bulgaristan’daki Yahudilerdi. Hayfa’ya götürmek üzere yolcu başına 30 bin leva alınmıştı.
Yolculuğu kim organize etti?
Esra Danacıoğlu’na göre seyahati Sofya’daki Siyonist Theodere Herzl Kulübü’nün başkanı Dr. Baruch Konfino organize etmişti. Konfino, Şubat 1939 – Aralık 1940 tarihleri arasında düzenlediği sekiz seferde dört bine yakın Yahudi’yi Filistin’e ulaştırmıştı. Salvador’un yolculuğu nedense 1937’de sırf Nazilerden Yahudileri kaçırmak için Köstence, Pire ve İstanbul’da gemi acentalarıyla ilişki kurmak, seyir izinlerini almak, baskıları aşmak için bandıraları değiştirmek, mürettebatı toplamak gibi işleri yürütmek üzere kurulan Mossad’ın bilgisi dışında düzenlenmişti (Mossad 1948’de İsrail Devleti ilan edildiğinde istihbarat örgütü olarak çalışacaktı).
Adeta yüzen tabut görünümündeki bu yelkenliye onca kişinin binmeye nasıl razı olduğunu merak ediyorsanız söyleyeyim: Gemi Varna Limanı’ndan hareket ettiğinde Alman Nazi orduları Bulgaristan sınırına dayanmıştı. İşbirlikçi hükümet Yahudileri yakalayarak Nazilere teslim ediyordu. Yaşamla-ölüm arasında seçim yapmak zorunda olduklarını düşünen yolculara teknenin bir römorkörle İstanbul’a kadar çekileceği, oradan da başka bir römorkörün Salvador’u Filistin’e kadar göreceği söylenmişti. Yolcuların Türkiye tarafından geri gönderilmelerini önlemek için Bulgar polisi pasaportlarını ellerinden almıştı.
Gemi Türk karasularında
Gemi üç günlük yolculuktan sonra İstanbul’a ulaştı. Türk hükümeti limana giren Salvador Gemisi’ne ‘Burada daha fazla bekleyemezsiniz’ uyarısında bulundu. Altı gün seyir için uygun hava şartlarını bekleyen gemi 12 Aralık’ta akşam üzeri kılavuz kaptan Hüsnü Eren ve sıhhiye memuru Muhittin Çalım eşliğinde limandan ayrıldı. Gece yarısından sonra Silivri açıklarında patlayan fırtına, yaşlı geminin sonu oldu.
14 Aralık 1940 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberine göre kaptan gemideki 120 can yeleğini yolculara dağıtarak yedi kulaç derinliğinde bir yerde demirlemişti. Ancak yelkenli demiri tarayarak iki kulaç derinliğe kadar sürüklemişti. İşte facia bu aşamada meydana gelmiş, yelkenli buradaki kayalıklara çarparak delinmiş ve batmaya başlamıştı. Bunu gören bazı yolcular denize atlamışlar, ancak ambarlarda kalanların böyle bir fırsatı olmamıştı. Geminin dağılmasıyla çivilerle dolu kalaslar can havliyle kıyıya yüzmeye çalışanları yaralamış, bir şekilde karaya çıkabilen yorgun ve ıslak yolcuların bazıları ise donarak hayatını kaybetmişti. Sağ kalanlar çıplak bir şekilde asfaltta yürürken görülmüş ve araçlarla Silivri’ye getirilmişti.
Gazetelerin kazanın sorumlusu olarak gördükleri kişi ise Kaptan Viktor’du. 14 Aralık 1940 tarihli İkdam gazetesine göre “Viktor, kazadan kurtulmuş, Sulh Hakimliğince sorgusu yapıldıktan sonra tevkif edilmiştir. Kazanın incelemesine Silivri Müddeiumumisi Necati el koymuştur”. Aynı günlü En Son Dakika gazetesinde Beyaz Rus kökenli Victor denizlerdeki deneyimini şöyle anlatıyordu: “1917’den beri yelkenli gemilerde çalışırım. Türk sularından müteaddit defalar geçtim. Çekmece önlerine geldiğim zaman havanın artması dolayısıyla dönmek istedim. Fakat muvaffak olamadım. Facia yerinde demir attım. Yelkenli demiri taradı. Bu sırada da mevcut tahlisiye yeleklerini yolculara dağıttım. Genelde şiddetli bir panik başlamıştı. Daha evvel gemiyi terk etmek mümkün olduğu halde sonuna kadar kaldım”.

Facianın insani bilançosu
Facianın boyutları ertesi gün ortaya çıktı. 14 Aralık 1940 günlü Cumhuriyet gazetesinin haberine göre 122 kişi sağ kurtarılmış, 103 ceset çıkarılmıştı. 127 kurbanın akıbeti belli değildi. Ama gazete haberinde “bunlara ölmüş nazarıyla bakıldığı” yazıyordu. Bu kişilerin geminin dibe oturan ambar bölümünde mahsur kaldıkları sanılıyordu. Aynı günlü Yeni Sabah’ta ise “Kazaya giden muhacirlerin sayısı 200’ü geçiyor: 69 kişinin boğulduğu ve 169’unun da kaybolduğu tespit edildi. Bu itibarla boğulanların yekûnu 238 olarak tesbit edilmiştir” yazıyordu.
Gemiden atlayanlar arasında kılavuz kaptan Hüsnü Eren de vardı. Eren, yoldan geçen bir kamyonu durdurup binmiş, İstanbul’a gitmişti. İşte Silivri’deki makamlara kazayı haber veren kamyon şoförü onu getiren kişiydi. Sıhhiye memuru Muhittin Çalım ise kayıplar arasındaydı. Gazete haberine göre sadece sahilde paltosu bulunmuştu.
Gazete haberlerinde “sağ çıkarılanlar Silivri’deki sinagogda misafir edildiler” diyor. Cesetler ise Silivri’deki ise eski Yahudi mezarlığına gömülmüştü. Silivri ve civar köylerde oturanlar, kurtulan Yahudilere ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalışmış ancak, jandarma raporlarından anlaşıldığına göre ölüleri soyanlar, karaya vuran eşyaları yağmalayanlar da olmuştu. Kazayı 21 yaşında iken annesi ve babasıyla yaşayan Albert Farhi ise kurtarıldıktan sonra başına gelenleri 1996 yılında şöyle anlatmıştı:
“Korkunç bir şeydi. Annem ve babam öldüler. Babamın cesedini denizden çıkardılar, anneminkini bulamadılar. Nasıl kurtulduğumu, kaç kişinin kurtulduğunu hatırlamıyorum. Gözlerimi açtığımda kendimi kumların üzerinde yatarken buldum. Kurtulanları İstanbul’da Galatasaray, Minare Sokak 17 numaralı Bene Berit binasına götürdüler. Kadın ve çocuklarla, erkekler ayrı katlarda kalıyorduk. Pis ve bitlenmiş olduğumuz için, hepimizi traş ettiler. Bizimle çok güzel ve akıllı bir kadın olan Madam Yarhi ilgileniyordu. Birkaç gün sonra su borusundan kaçtım. İspanyolca konuştuğunu duyduğum bir ailenin yanına yaklaştım. Çok iyi insanlardı, üç ay boyunca bana baktılar. Hatta beni kardeşleriyle evlendirmeyi bile teklif ettiler. Sonra polisin beni yakalamasından korkup Bene Benerit’e geri döndüm. Beş ay orada kaldım. Daha sonra, kardeşlerimi düşünerek türk bandıralı bir gemi ile Bulgaristan’a geri döndüm.” (27 Mayıs 2007 tarihli Şişli Gazetesi )
Faciadan sağ kurtulanların 63’ü Bulgaristan’a geri gönderildi. Geriye kalanlar önce İstanbul’a, oradan Darien II adlı bir gemiyle Filistin’e gönderildi. Silivri mezarlığında gömülü olanların kemikleri 1960’larda İsrail’e nakledildi, 1974’te Kudüs’teki sembolik bir mezara gömüldü. Annesini ve kardeşlerini Salvador faciasında kaybeden Regine Canetti’nin hayatı, kaza ve Türkiye’de geçirdiği günler Sister of Zion (2014) adlı bir kitaba konu oldu.
Suçlu kim?
Filistin’e gitmek isteyen Yahudilerin illegal yolları seçmesine ise İngiliz politikalarının neden olduğunu savunan Danacıoğlu şöyle söylüyor:
“1938-1940 yılları arasında sığınacak liman arayan Avrupa Yahudileri Filistin’e akın etti. Yahudilerin bu eylemlerini kaçak illegal kılan Nazilerin peşlerine düşmeleri değil, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun politikalarıydı. 1939-1941 yılları arasında Avrupa’da yüz binlerce Yahudi kaçacak yurt ararken, İngiltere sadece 10 bin Yahudi’yi Filistin’e kabul etti. Bu yüzden Salvador faciasındaki payı Almanlardan daha fazladır.”
Bugün Filistin Meselesi’ni İngilizlerin bölgeye Yahudi göçünü teşvik etmelerinin alevlendirdiğini söyleyenlere cevap olsun bu!
Devam edelim. Salvador faciasının da etkisiyle Türkiye 30 Ocak 1941’de çıkardığı 2/15132 Numaralı Transit Kararnamesi ile kontrollü mülteci geçişişine izin verdi. Ancak Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’dan gelecek mülteci sayısı haftada 60 kişi ve toplamda 4.500 kişiyle sınırlandı. Bu da sevindiriciydi elbette. Mültecilere sunulan tek ayrıcalık savaş başlamadan önce Filistin’e giriş vizesi elde etmiş, Suriye’den transit vizesi almış ve yeterli paraya sahip olan ve de bileti olanların Türkiye’den daha kolay vize almasıydı. Ama bu “ayrıcalık” da sadece bir yıl sürdü.
Türkiye’deki Alman sevgisi
18 Haziran 1941’de imzalanan Türk-Alman Dostluk Anlaşması yüzünden Türkiye’de adeta bayram havası esmişti. Öyle ki Cumhuriyet gazetesi dört gün sonra (22 Haziran’da) Hitler ordularının Sovyetler Birliği’ne saldırmasını (Barbarossa Harekatı diye anılacaktı) “Yeni Bir Haçlı Seferi” başlığı ile kutlamıştı.
O günlerdeki havayı Trabzon Milletvekili Ahmet Faik Barutçu’dan öğrenelim: “Alman-Sovyet Harbi memlekette bir bayram havası vücuda getirmiştir. Herkes birbirini tebrik ediyor. Beş yüz senelik tarihi bir intikamın şevki ve sevinci ile kalpler derhal Alman zaferi için çarpmaya başladı. Öğleden sonra Meclis koridorunda Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’na: -Siyasi gazanız bir kere daha mübarek olsun dedim. -Hepimizin! Cevabını verdi. Mebuslar birbirlerine: -Bayramınız mübarek olsun diyorlardı.”
Altı ay sonra (23-24 Şubat 1942) günü 768 Yahudi mültecinin ölümüyle sonuçlanacak olan Struma faciası bu atmosferin ürünüydü
Ben, Esra Danacıoğlu’ndan biraz farklı düşünüyorum. Kolektif bir suç vardı ortada. Naziler Avrupa’yı Yahudiler için yaşanamaz hale getirmiş, İngilizler manda idaresini yürüttükleri Filistin’e mümkün olduğunca az Yahudi’nin gelmesi için yasaklar koymuşlar, ABD St. Louis transatlantiği vakasında olduğu gibi göçmenlere kapısını sıkı sıkı kapatmış, çeşitli kişi ve kuruluşlar can pazarına düşmüş bu insanları büyük paralar karşılığında yasadışı yollardan Filistin’e ulaştırmak için en elverişsiz araçları devreye sokmuşlar, Türkiye geçişlerin güvenli olması için tedbir almak bir yana, engellemek için elinden geleni yapmış, sonunda Marquez’in ünlü romanı Kırmızı Pazartesi’ndeki gibi korkularak beklenen olmuştu…
“Bir Zamanlar Silivri’de Yahudi Cemaati”
Naim Güleryüz, 18 Ocak 2017 tarihli Şalom’dan:
1930’lu yıllarda cemaat Yehuda Maya, Yehuda Peres ve Behor Maya tarafından yönetiliyordu. 1950’de Silivri Yahudi Cemaati, on haneden ibaretti. Cemaate ait “uzun zamandır ifa edilemeyerek askıda kalan işlerin yürütülmesi ve bir sinagog, bir dükkân ve bir arsadan oluşan emlakin bakım ve idaresi” için Vitali-Hayim Dirlik (Başkan), Bohor oğlu İshak Zade ve Avram oğlu İshak Peres’den oluşan bir heyet seçilerek durum Vakıflar Genel Müdürlüğüne bildirildi.
1955’e gelindiğinde Silivri’de ikamet eden ancak altı ya da yedi Yahudi ailesi kalmıştı. 1956 yılında bir şohet’in haftada bir kez Silivri’ye giderek kaşer et sağlaması için gerekli ücretin ancak 10 TL’si Silivri Cemaati tarafından karşılanabiliyor, bakiyesi Hahambaşılık tarafından ödeniyordu.
Silivri’de Fatih (Kale) Mahallesinde, parkın kuzeyinden geçen yol üzerinde, bir sinagog ve iki midraşı vardı. Halk arasında ‘Kal Kadoş de Silivria’ olarak anılan sinagog, vakıf kayıtlarında ‘Kal Kadoş Bohor Maryo Binyamin Sinagogu’ olarak geçmektedir. Sinagog ve haham giderleri, kaşer et kesiminden sağlanan gabela bedeliyle ancak karşılanabiliyordu. Yaklaşık 1937’den beri Silivri Hahamı Mordohay Frango (Franko) idi. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Millî Savunma hizmetine alınarak 1947 yılında iade edilen sinagog 1960’lı yıllara kadar ayakta kaldı, daha sonra bakımsızlıktan yıkıldı. İleriki yıllarda, Kale Çay Bahçesi’nde hâlâ sinagog kalıntılarına rastlamak mümkündü.
Yahudi Mezarlığı, sonradan inşa edilen Adliye binasından Silivri Lisesine kadar olan alanı kapsardı. Silivri Belediye Başkanı’nın Ekim 1960’da “mezarlığın kaldırılacağı ve bunun için de gerekli dinî merasimi yapmak üzere ruhani bir memurun gönderilmesi” talebi üzerine Ribi Kohen, Ribi Baruh ve Silivri eşrafından Yeşua Susar’dan oluşan heyet Silivri’ye giderek yerinde tetkikte bulundu. Belediye Başkanı şehir merkezine çok yakın olan ve kullanılmayan, metruk ve bakımsız bu mezarlığın ya kaldırılması ya da ilgi gösterilip onarılması, etrafının duvarla örülmesi ve birkaç ağaç dikilerek kapıya ‘Musevi Mezarlığı’ tabelası konulması önerisinde bulundu. Ancak bu planlama gerçekleşemedi.
Özet Kaynakça:
Esra Danacıoğlu, “Yahudilere mezar olan gemiler”, Popüler Tarih, sayı 2, Temmuz 2000, s. 58-63;
Murat Yümlü, “İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Salvador Gemisi Faciası ve Türk Basınındaki Yansımaları”, AVRASYA Uluslararası Araştırmalar Dergis,i cilt 10, sayı 30, s. 386-411;
Corrina Guttstadt, “Hakikaten İnanılmaz Bir Öykü”, Toplumsal Tarih, sayı 168, Aralık 2007, s. 56-65;
Ahmet Faik Barutçu, Siyasi Anılar, 1939-1954, Milliyet Yayınları, 1977;
Selim Deringil, Denge Oyunu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2015.