Kaynak: The New York Times, 3 Kasım 2025
Çeviren: Tuğba Yavuz
Ülkeniz iğrenç politikalar izlediğinde, dünyaya gösterdiği yüz bir canavarın yüzü olduğunda, bu sizin hakkınızda neyi gösterir? Tecrübelerime göre, bir kişinin; vergilerini ödediği, kamusal tartışmalara katkıda bulunduğu ve en azından nominal olarak oy kullanma hakkına sahip olduğu ülke Amerika Birleşik Devletleri ise, bu ülkeye karşı sorumluluğunu omuz silkerek reddetmesi, şaşırtıcı derecede kolaydır. Kişi sadece “Not in my name” deyip vatandaşlığının sağladığı zenginlik ve hareket özgürlüğünün tadını çıkarmaya devam edebilir. Ancak, bu ülke göçmenler için daha fazla kafes inşa ederken, pek çok şehirde sivillere karşı askerî güç kullanırken, açık denizde düzenli olarak cinayetler işlerken ve kendi demokratik kurumlarını sistematik olarak yok ederken, bu durum değişebilir. Değişmelidir. O zaman ne yapmalı? Kötü bir devletin iyi bir vatandaşı nasıl olunur?
Kısa süre önce İsrail’e yaptığım bir gezide, bu soruyla boğuşan birçok Yahudi vatandaşla konuştum. Son iki yılda İsrail Filistinlilere karşı soykırım uygularken ve demokrasiyi tamamen terk ederken birçok İsrailli nereli olduklarını söylemekten korkar hâle geldi. Bazıları bunu haksızlık olarak görüyor, çünkü ülkelerinin aşırı sağcı politikalarını veya başbakanını kişisel olarak hiçbir zaman desteklememişler ve İsrail siyasetinin gidişatını değiştirmek için ellerinden geleni yapmışlar. Çok küçük bir azınlık ise diğer ülkelerin bu küçümsemesinden memnun, çünkü bunun kendi ülkelerinde bir değişim getireceğini umuyorlar.
Konuştuğum kişiler her konuda aynı fikirde değiller. Ancak, hepsi aidiyet ve suç ortaklığı sorularıyla yüzleşmiş, ülkelerinde kalıp kalmamaları gerektiğini sorgulamış ve hükümetlerinin eylemlerini durdurmak ya da yavaşlatmak için ahlaki olarak ne yapmakla yükümlü olduklarını kendilerine sormuşlar. (İsrail vatandaşlarının yaklaşık yüzde 20’si Filistinlidir fakat bu makale için sadece Yahudilerle konuştum, çünkü İsrail hükümeti Yahudilerin güvenliği ve Yahudi ulusluğu adına hareket ettiğini iddia ediyor.)

Vietnam Savaşına karşı çıkan ve sivil haklar hareketine katılan Amerikalı haham Abraham Joshua Heschel, “Özgür bir toplumda, herkes bazılarının yaptıklarına müdahildir” demişti. “Bazıları suçludur; herkes sorumludur.” Meslek hayatının büyük bir bölümünü İsrail mahkemelerinde Filistinlileri temsil ederek geçiren insan hakları avukatı Michael Sfard da bu anlayışı benimsemiş. Sfard yıllar içinde kendisini muhalefetin bir üyesinden ziyade bir muhalif olarak görmeye başlamış. Onun görüşlerini temsil eden bir siyasi parti yok ve İsrail mahkeme sistemi aracılığıyla adaleti sağlamak giderek zorlaşıyor. Yine de, “Bir vatandaş ve bir sakin olarak ben de bundan fayda sağlıyorum.” diyor.
40 mil uzakta insanlar açlıktan ölürken Tel Aviv’in iyi kahve ve taze yiyecekler bulabileceğiniz sayısız sevimli kafesinden birinde kahvaltı yapıyorduk. Kafede birçok insanın bu açlık konusunda en azından biraz rahatsız olduğunu varsaymak mantıklıydı, ancak bu rahatsızlık görünür değildi. Sfard’ın işarettiği gibi, görünürde olan şey, biz konuşurken Gazze’de hâlâ tutsak olan İsrailli rehinelere adanmış üç farklı sergiydi. Sfard bu sergilere itirazı olmadığını hemen ekledi; onu endişelendiren, soykırımın hiç kabul edilmemesiydi. Hem soykırım hem de bu konudaki kayıtsızlık, Sfard’ın vurguladığı üzere, kendisinin katkıda bulunmayı sürdürdüğü bir devletin politikalarıydı: “Sadece vergi ödeyerek değil, şu anda sizinle konuşurken bile, İsrail’in faydalandığı bir İsrail algısına katkıda bulunuyorum.”
Yaz boyunca Sfard bana, “Kaçmam gerekiyordu.” demişti. O ve ailesi İtalya’ya gittiler. Onlar oradayken kitlesel açlık konusunda en korkunç haberlerden bazıları gelmeye başladı. Mesafe, olayları daha net görmelerini sağladı. Sfard geri döndüğünde, sol görüşlü Haaretz gazetesinde “Biz İsrailliler Bir Mafya Suç Ailesinin Parçasıyız. Bizim Görevimiz Onunla İçeriden Mücadele Etmek” başlığıyla bir makalesi yayımlandı. Birçok insan aşırı sağcı bakanlar Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’e bakıyor ve “İtalyan ya da Alman meslektaşlarının aksine, ne sınıf ne de estetik anlayışına sahip, sadece ham ırkçılık ve sadistçe zulümden ibaret şu iki küçük faşist” diye düşünüyor diye yazdı Sfard ve rahat bir nefes alarak “Bu bizi temsil etmiyor.” dedi. Ancak Sfard şöyle devam ediyor: “Gazze’nin yıkılmasına yönelik suçlu, ağır suç teşkil eden, affedilemez proje, tüm İsrail’in projesidir. Yahudi İsrail toplumunun tüm kesimlerinin aktif katkıları veya sessizlikleri yoluyla bir işbirliği olmasaydı, bu proje gerçekleşemezdi.” Bir kişinin, birçok İsraillinin sadakatsizlik olarak algıladığı eylemler de dahil olmak üzere suç ortaklığını kabul etmesi, harekete geçmesi gerektiği anlamına gelir. Sfard yazısında okuyucularını Gazze’de hizmet vermeyi reddeden kişilerin arkasında durmaya ve İsrail’in eylemlerine yönelik yaptırımları, siyasi izolasyonu ve uluslararası soruşturmaları desteklemeye çağırıyor.

Sfard’ın arkadaşlarının ve meslektaşlarının çoğu – kendisi “şaşırtıcı” bir sayı olduğunu söylüyor – son birkaç yıl içinde ülkeyi terk etti. Bazen yakın bir meslektaşına bir şey göstermek istediğinde o avukatın artık ülkede yaşamadığını hatırlamasının birkaç dakika sürdüğünü anlattı. Ancak, mesele sadece kendisi ve işi değil: Sfard iki çocuğunun siyasi açıdan aşırı, sosyal açıdan muhafazakar, giderek dindarlaşan ve ayrımcılığın arttığı bir İsrail’de yaşamasını isteyip istemediğini kendine soruyor. Birçok İsrailli bu sorunun çeşitli versiyonlarıyla mücadele ediyor. Tıpkı Sfard gibi mümkün olduğunca uzun süre kalmaya kararlı olan bir çift de bana 2 yaşındaki oğullarının şimdiye kadar tüm doğum günlerini bomba sığınağında geçirdiğini anlattı. Ancak başka bir aile, çocuklarını Avrupa’ya taşıyarak onları ezici bir İsrail karşıtı duyarlılığa maruz bırakmaktan endişe duyduklarını söyledi.
Tüm İsrailli Yahudi ebeveynlerin kafasını kurcalayan soru, çocukları zorunlu askerlik yaşı olan 18’e geldiğinde ne olacağıdır. Bir ailenin devlete yapabileceği en büyük katkı, çocuğunun orduya katılmasıdır. Evrensel askerlik hizmeti (ultra-Ortodokslar ve İsrail’in Filistinli vatandaşlarını kapsayan bazı istisnalar hariç), İsrail devletinin kurulmasından bu yana güvenlik ve ulusal uyumun temel direği olmuştur. Bu aynı zamanda devletin, politikalarını ve suçlarını mümkün olduğunca çok sayıda insana yaymak için kullandığı en etkili araçtır. Aylardır her cumartesi binlerce insanın ateşkes ve rehinelerin geri dönmesini talep etmek için toplandığı Tel Aviv’deki haftalık protestolardan birinde, iki çocuğu Gazze’de askerlik yapan sol görüşlü bir gazeteciyle tanıştım. Bu protestolara genellikle onunla birlikte katılan iki arkadaşının çocukları da Gazze’de askerlik yapıyordu.
Yaklaşık 35 yıl önce askere alınacak yaşa geldiğinde Sfard da orduya katıldı. Ancak, işgal altındaki Batı Şeria’nın Hebron (diğer adıyla El-Halil – ç.n.) kentinde görev yapması emredildiğinde bunu reddetti ve askerî hapishaneye girdi. Bana söylediğine göre, hem ordunun değişmesi hem de kendi anlayışının gelişmesi nedeniyle şimdi olsa hiç hizmet etmezdi: Tüm askerî yapının bir apartheid sistemini pekiştirdiğini fark etmişti artık.
Askerlik hizmetini reddetmek, İsrailli Yahudiler için muhtemelen en etkili protesto biçimidir. 2023’te Başbakan Benjamin Netanyahu’nun yargı bağımsızlığını kaldırma planına karşı düzenlenen kitlesel protestolar sırasında binlerce yedek asker, çağrıldıkları takdirde göreve gelmeyeceklerini kamuoyuna açıkladı ve 200’den fazla genç, askere yazılmayacaklarını belirten bir açık mektup imzaladı. Bu tür mektupları imzalayanların her birini takip etmek imkansızdır, ancak görünüşe göre, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırının ardından göreve dönen birçok yedek askerin aksine gençler verdikleri söze daha sadık kalmış olabilir.

İsrail’in en tanınmış vicdani retçisi, 2023 yılında askere gitmeyi reddetme taahhüdünü imzaladığında 16 yaşında olan Ella Keidar Greenberg olabilir. Bu yıl 19 Mart’ta askere gitmesi planlanan Greenberg, 18 Mart’ta yayımladığı bir videoda “Gazze’deki soykırıma katılmaya niyetim yok.” dedi: “Reddetmek, ahlaki bir zorunluluktur.” Ertesi gün ordu üssüne rapor verdi ve hemen hapse atıldı. Trans kimlikli Greenberg, trans mahkumlar diğer mahkumlardan ayrıldığı için neredeyse tamamen tecrit altında bir ay geçirdiğini anlattı.
Greenberg şu sıralar zamanının çoğunu, Oscar ödüllü belgesel “No Other Land”de de yer alan Güney Hebron Tepelerindeki Masafer Yatta bölgesinde geçiriyor. Masafer Yatta, İsrailli Yahudi yerleşimci ve askerlerin sürekli saldırılarına karşı hayatta kalmak için mücadele eden bir düzineden fazla küçük köyden oluşuyor. “No Other Land”e de katkı sunan öğretmen ve aktivist Awdah Hathaleen, Temmuz ayında bir yerleşimci tarafından öldürüldü. Greenberg bana başka olaylarda da yerleşimcilerin koyunları ele geçirdiklerini ve kendi şantiyelerinden çıkan molozları kullanarak bazı köylülerin yaşadığı mağaraların girişlerini kapattıklarını anlattı. Askerler ve yerleşimciler, Filistinli sakinleri rutin olarak saatlerce veya günlerce gözaltına alıyor, fiziksel istismara ve aşağılamaya maruz bırakıyor. Greenberg, koruyucu varlık olarak adlandırılan faaliyette bulunan, hepsi İsrailli Yahudiler veya yabancı uyruklulardan oluşan düzinelerce aktivistten biri. Genellikle köylülerle saldırganların arasına giriyorlar. Çoğu zaman saldırganlar, bu Yahudi ve Batılı bedenleri Filistinlilerin bedenlerinden daha değerli buluyor gibi görünüyor. Yine de, Greenberg de darp edildi. Greenberg bana, tanışmamızdan birkaç hafta önce yerleşimcilerin en az bir aktivistin kafatasını kırdığı bir “pogrom” yaşandığını anlattı.
Filistinlileri kendi vatandaşlarınızdan korumak nasıl bir duygu? Greenberg, “Utanç ve suçluluk duydum ama beni harekete geçiren bunlar değil.” dedi: “Beni harekete geçiren şey, sorumluluk. Ve öfke.” İsrailli olmayı reddetmenin bir yolu olmadığını düşünüyor. “Ne yaparsam yapayım, ben İsrailliyim. Bu, seçmekten başka seçeneğim olmayan bir seçim.” Ancak, İsrailli olmakla ilgili ne yapacağına karar verebilir – ve hiçbir şey yapmamak, bir seçenek değil. “Hareketsiz bir seyirci olmak da bir şeydir. Ya sistemi sürdürüyorum ya da onu yıkıyorum.”
Greenberg birkaç ay boyunca Batı Şeria’da yaşadı. Annesi, büyükannesi ve ablasının yaşadığı Tel Aviv’e sadece iki haftada bir dönüyordu. Kudüs’ten bir saat süren yolculuk, hayatının en zor kısmıydı: “O askerlerle birlikte trendeyim ve onlar beni kendilerinden biri olarak görüyorlar – ve o anda ben gerçekten de onlardan biriyim.” İşgal altındaki Batı Şeria’da yaşadıklarından sonra, İsrail üniforması giyen insanların arasında olmak ona dayanılmaz geliyor. “Bir anda kabullenmek, kendine ‘Bunlar benim yaşıtım çocuklar, bu şekilde yetiştirildiler’ diye hatırlatmak çok zor. Hayır, ‘Onlar lanet canavarlar’ diye düşünmek zorundayım.” Birkaç yıl önce ablası, zorunlu askerlik hizmetini yapıyordu. Bir keresinde Greenberg, İsrail Savunma Kuvvetlerinin ses bombaları, plastik mermiler ve dayaklarla dağıttığı işgal karşıtı bir protestodan sonra doğrudan eve gitti ve akşam yemeği masasında üniformalı ablasını gördü.

New York’taki hayatımda, mahallemdeki binalara baskınlar yapıldığını bilmeme rağmen henüz tek bir ICE memuru bile görmedim ve Trump destekçileriyle haftalarca, hatta daha uzun süre etkileşime girmeden yaşayabiliyorum. Öte yandan, İsrailli muhalifler her zaman ötekilik denizinde yüzüyormuş gibi hissediyorlar. Komedyen ve yeni belgesel “Coexistence, My Ass!”in başrolü Noam Shuster-Eliassi, What-al-Salam/Neve Şalom’da yaşıyor. Bu köyde yaklaşık 60 Filistinli İsrail vatandaşı aile ve aynı sayıda Yahudi İsrailli aile, topraklarının nasıl olabileceğini örneklemek amacıyla birlikte yaşıyor. Shuster-Eliassi bu köyde büyümüş, İbranice ve Arapça konuşuyor ve birkaç ay önce hamile olduğunu öğrendiğinde buraya geri dönmüş. Ancak, ütopik bir deneyde yaşamak bile İsrail’in baskın gerçekliğinden kaçmasına izin vermiyor. “Hastaneye gidiyorum, omzunda M16 olan bir baba var ve partnerine çok nazik bir şekilde refakat ediyor, tıpkı partnerimin bana yaptığı gibi.”
Yaklaşık bir buçuk yıl önce Shuster-Eliassi ile son röportajımı yaparken Yafa’da bir kafede oturuyorduk ve insanlar sürekli uğrayıp selam veriyor ya da selfie çekilmek istiyordu. Çok popüler biri olmasına rağmen işlerinin azaldığını söyledi. Komedi sahnesi canlı ve iyi durumda, bazı komedyenler ise insani yardım malzemelerinin başlarına düşmesi sonucu ölen Gazzeliler hakkında şakalar yapıyor. “Açlıktan ölen çocuklarla dalga geçen o komedyenler… Onları ayarlayan kişiyi tanıyorum, o adamı tanıyorum, ne kadar kötü koktuğunu biliyorum, çünkü onunla aynı sahneyi paylaştım.” Bu yakınlık, Shuster-Eliassi’ye çoğu İsrailliden farklı bir şekilde yetiştirilmiş olmasının “sadece şans” olduğunu düşündürüyor. Babası askerlik hizmetini reddettiği için defalarca hapse girmiş. İran doğumlu anneannesi, hayatı boyunca ayrımcılığa maruz kalmış. Shuster-Eliassi, köyde aileleri Nakba’nın hatırasını taşıyan Filistinli çocuklarla birlikte büyümüş. Bu sıradışı çocukluk olmasaydı, “Kolayca sürüklenebilirdim.” diyor. Bu, alçakgönüllü bir farkındalık ve İsrailli kimliğini bir kenara atamayacağının bir hatırlatıcısı. “Pasaportumu yakacak olsam bile kaçamazdım. Kaçmak benim için sorumsuzluk olurdu.” Shuster-Eliassi, kendi ülkesinden çok daha baskıcı bir ülkede direnmenin yollarını bulan İranlı sanatçı tanıdıklarından ilham alıyor.
Yaklaşık yedi yıldır Wahat-al-Salam/Neve Şalom’u ziyaret ediyorum ve köyün hem zamanın geçişiyle hem de özellikle 7 Ekim saldırısı ve İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşıyla nasıl dönüştüğünü gördüm. 7 Ekim’den sonraki ilk ziyaretimde, demokratik olmayan bir hükümete hizmet etmemeyi taahhüt eden yedek askerler anlaşmasını imzalayan film yapımcısı Jonathan Dekel ile tanıştım. Ve sonra, Hamas saldırısının olduğu sabah, göreve gitti. Güneydeki bir kibbutzda tanıdığı biri de dahil olmak üzere insanların katledildiğini bilmek, ona başka seçeneğinin olmadığını hissettirmişti. 7 Ekim’den hemen önce, İsrail askerî istihbaratını karanlık bir şekilde hicveden “Checkout” adlı bir filmi tamamlamıştı. Şimdiyse istihbaratta görev yapıyordu ve ilk görevi, Hamas’ın vücut kameralarından çekilen görüntüleri incelemekti. Bu görüntüler, İsrail yetkililerinin iki yıldır tüm dünyada göstererek Gazze’ye saldırıyı meşrulaştırmaya çalıştığı 47 dakikalık filmin temelini oluşturuyordu. İsrailliler bu filmi “vahşet filmi” olarak adlandırıyor. Birkaç ay sonra onunla tekrar görüştüğümde, hayatına bir anlam vermekte zorlanıyor gibi görünüyordu: Hâlâ görevdeydi ve her gece, çocuklarına farklı bir gelecek sunmak umuduyla ailesini taşıdığı ortak yaşam köyüne dönüyordu. İsrail’in Gazze’de yaptıklarını adil bir savaş olarak görmekte giderek zorlanıyordu, ancak yine de görevine devam etmesi gerektiğini düşünüyordu.

Dekel ve ben bu sefer Manhattan’ın Upper West Side bölgesinde buluştuk. Birkaç ay önce, yani savaşın başlamasından yaklaşık iki yıl sonra, Dekel ailesini Amerika Birleşik Devletlerine taşımıştı, çünkü, dediğine göre, “sonsuza kadar aktif görevden kaçınabilmesinin tek yolu buydu”. Birliği onu tekrar çağırırsa, hayır diyemeyeceğini düşünüyordu. Ancak, 6.000 mil uzakta olursa, bu seçimi yapmak zorunda kalmayacaktı.
Ateşkes başlayalı birkaç gün olmuştu. Dekel yine – hâlâ – kendini toparlamaya çalışıyordu. Bana, daha solcu olan arkadaşları gibi olayları net bir şekilde, siyah-beyaz olarak görebilmeyi dilediğini anlattı. İsrail’deki bu arkadaşları, onun orduda hizmet etmesini yargılıyordu. O da onlara, kendilerinin de direniş için daha fazlasını yapabileceklerini söylüyordu: “Üniforma giymiyor olman, bu üniformalar için vergi ödemeye devam etmen gerektiği anlamına gelmez.” Sonra bakışlarını Amerikan solcularına çevirdi. “No Kings protestolarına katılmanız harika ama Gazze’ye yağmur gibi yağan bombaların parasını kim ödüyor?” diye sordu. Dekel’in de belirttiği gibi, “Trumpizm ve Bibizm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.”
Dekel, kendi eylemlerinin – yetersiz bulduğu kendi direnişinin – bir kısmının sorumluluğunu, isimsiz başkalarına yüklemeye çalışıyordu ve bunu yaparken direniş hakkında genel olarak önemli bir gerçeği dile getiriyordu. Başkalarının eyleme geçtiğini görmek, protestoya katılmayı daha az korkutucu hâle getirir. Daha da önemlisi, bu İsraillilerle yaptığım sohbetlerin bana hatırlattığı, dile getirilmemiş bir ilke var: Kötü bir devletin iyi bir vatandaşı olmak için, korkutucu şeyler yapmak gerekir. Bu, Sfard’ın yaptığı gibi, kendi ülkesinin izolasyonunu talep eden bir makale yazmak olabilir, bunun dostluklarını kaybetmesine ve hain olarak damgalanmasına mal olacağını bilerek. Greenberg’in yaptığı gibi, daha savunmasız birini korumak için kendi bedenini kullanmak olabilir. Ekonomik işbirliğini geri çekmek olabilir. Kalmakla gitmek arasında, ahlaki yükümlülükle korku arasında, risk almayıp dikkat çekmeden yaşamakla risk almak arasında bir terazi kurmak ve riski seçmek olabilir.
***
M. Gessen, The New York Times gazetesinde köşe yazarıdır. 2024 yılında köşe yazıları ile George Polk Ödülünü kazandı. 2017’de Ulusal Kitap Ödülünü kazanan The Future is History: How Totalitarianism Reclaimed Russia (“Gelecek Tarihtir: Totalitarizm Rusya’yı Nasıl Geri Aldı”) dahil olmak üzere 11 kitabın yazarıdır.