Prag doğumlu Yahudi entelektüeli Franz Werfel’in (1890-1945) orijinal adıyla Die Vierzig Tage des Musa Dagh [Musa Dağ’da Kırk Gün] adlı romanı Hitler’in Şansölye olmasından on ay sonra Kasım 1933’te Viyana’da yayımlandığında Avrupa’da büyük yankı uyandırmış, Avusturyalı ve İsviçreli eleştirmenlerden büyük övgü almıştı.
Ancak roman Türkiye’de hiç de hoş karşılanmayacaktı, çünkü romanda İttihat ve Terakki yönetiminin 1915 yılında “devlete ihanet”le suçladığı Ermeni tebaasını Suriye’nin Der Zor çöllerine sürmesi sırasında Antakya yakınlarındaki Musa Dağ’a sığınan yedi Ermeni köyünün yaklaşık beş bin kişilik ahalisinin, kırk gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişi anlatılıyordu.
Alma Mahler ve Franz Werfel “Kutsal Topraklar” da
İlk kitabı 1911’de yayımlanan Franz Werfel, Cihan Harbi sırasında Rus cephesinde Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ordusunda topçu birliğinde onbaşı ve telefon operatörü olarak görev yapmış, daha sonra Viyana’daki Askeri Basın Bürosu’nda aralarında Avusturyalı şair ve romancı Rainer Maria Rilke’nin de olduğu bir grupla birlikte propaganda yazarı olarak çalışmıştı. Savaş sırasında tanık olduğu dehşet verici olaylar ve sivil ve askeri bürokrasilerin sıradanlığı kitaplarının temaları olmuştu. Werfel’in eserlerinin ortak noktası ahlakçı bir yaklaşımla kaleme alınmış olmalarıydı.
Werfel’i Musa Dağ’da Kırk Gün’ü yazmaya iten ise Mısır, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan seyahati sırasında yaşadığı bir olaydı. Seyahatte kendisine besteci, yazar, editör ve dönemin “influencer”ı Alma Mahler eşlik ediyordu. Alma, 1902’de Viyanalı besteci Gustav Mahler’le evlenmiş, çiftin iki kız çocukları olmuş, Gustav Mahler’in 1911’de ölmesinden sonra 1911-1914 yılları arasında ressam, şair, oyuncu Oskar Kokoschka ile tutkulu bir ilişki yaşamış, 1915’te modern mimarinin öncüsü Bahaus Okulu’nun kurucusu mimar Walter Gropius ile evlenmiş, ondan bir kızı olmuştu. Gropius ile evliliği boyunca Alma, Franz Werfel ile ilişki yaşamış, Gropius’tan ayrıldıktan sonra Alma ve Franz 1929 yılında evlenmişlerdi.
Alma Mahler Werfel, And the Bridge is Love adlı hatıratında şöyle anlatmıştı gezilerinin Filistin bölümünü:
“Yılın başlarında Yakın Doğu’da neredeyse kendi adımlarımızı tekrar izlemiş, önce Mısır’a, ardından Filistin’e devam etmiştik; Filistin, önceki ziyaretimizden bu yana geçen beş yılda çarpıcı bir şekilde büyümüş, gelişmiş ve çok daha ilginç hale gelmişti. Kudüs’te bizi yeni, temiz ve modern bir otel karşıladı; birinci sınıf Kral Davut Oteli yakınlarda hala inşa ediliyordu. Kendimizi o kadar evimizde hissettik ki, “ojemanya” hastalığım yeniden alevlendi ve Kudüs’te kesinlikle bir ev istedim.
Yahudi yerleşimleri şehri zenginleştirmek için çok şey yapmıştı. Anlayabildiğimiz ve sempati duyabildiğimiz canlı bir kültürel yaşam vardı; ancak Araplarınki elbette bizim için anlaşılmazdı, ancak birçoğu en azından mükemmel zekalara sahipmiş gibi görünüyordu. O günlerde Yahudiler onları görmezden gelme eğilimindeydi, ancak Araplar arasında daha akıllı olanlar Filistin’in muazzam bir değer kazandığını biliyordu. Elektrifikasyon çalışmaları devam ediyordu, bataklıklar kurutuluyor ve her yere ormanlar dikiliyordu (çoğunlukla böcek istilasına karşı okaliptüs koruları), yollar ve kanalizasyon sistemleri inşa ediliyordu; kısacası, ülke beş yılda medenileşmişti ve çok iyi ressamlar, şairler ve filozoflar kültürünü yeniden inşa etmek için çabalıyorlardı. Günlüğüme ‘Mevcut kriz,’ diye yazmıştım, “bu ilerlemeye hayati bir zarar veremez. Bir süreliğine sekteye uğratabilir ama durduramaz…”
Çift ardından Suriye’ye geçmişti. Alma Mahler, Mart 1929’da Werfel’i romanı yazmaya götüren olayı şöyle anlatacaktı:
“Sıcak bir gündü. Şam’a vardığımızda rahat bir nefes aldık. Rehberimiz bizi bazı muhteşem eski camilerden geçirdi, ama orada ‘her şey ölüm kokuyordu.’ Her şey harap, gri ve çok kirliydi. Bizi görkemli çarşılara ve en sonunda da en büyük halı dokuma fabrikasına götürdü. Orada işletme sahibi gelip bize özel bir tur düzenledi. Tezgâh sıralarının yanından geçerken, El Greco yüzlü ve kocaman gözlü, zayıf çocukların yerlerde yuvarlandığını, makaraları ve iplikleri topladığını ve ara sıra süpürge salladığını gördük. ‘Bunlar ne tuhaf çocuklar?’ diye sordu Franz Werfel, işletme sahibine. ‘Bu zavallı yaratıklar mı? Onları sokaktan alıp günde on kuruş veriyorum, böylece açlıktan ölmesinler. Türkler tarafından öldürülen Ermenilerin çocukları. Onları içeri almazsam açlıktan ölürler ve kimsenin umurunda olmaz. Gerçekten çalışamazlar; çok zayıflar.’
Dalgın bir şekilde dışarı çıktık. Artık hiçbir şey önemli veya güzel görünmüyordu. Şok olmuş ve bitkin bir şekilde bir kahvehaneye gittik. Werfel, etrafımızda içilen nargilelere, Türk nargilelerine hayran kalmıştı. Bir kişiye ağızlık aldı ve Ermeni çocuklarını aklından çıkaramadan düşünceli düşünceli sigara içmeye başladı…”

Bu çocuklar kimdi?
İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Dahiliye Nezareti’nin 27 Mayıs 1915 tarihinde Sadrazamlık makamına gönderdiği ve Ermeni meselesinin “esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesini” emreden telgrafıyla resmen başlayan “Ermeni Tehciri” (benim tabirimle “Ermeni Soykırımı”) sırasında resmi tarihçilere göre bile en az 300 bin Ermeni hayatını kaybetmişti ama, ölenler bir anlamda “kurtulmuşlardı” çünkü geride kalanları, özellikle de kadın ve çocukları çok büyük acılar bekliyordu.
Örneğin, 1916 yazında Cemal Paşa’nın isteği üzerine Suriye ve Lübnan’a giden edebiyatçı ve siyasetçi Halide Edip (Adıvar) Hanım, bin kadar Ermeni yetiminin kaldığı Ayn Tura Yetimhanesi’nde gördüklerini, İstanbul’da kurulan yeni kabinede Maliye Nazırı olan dostu Cavid Bey’e mektupla şöyle anlatıyordu: “Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya düşmüşler. Daha doğrusu, Cemal Paşa getirtmiş (…) Dışarıda anası açlıktan ölen, babası yanında öldürülen, on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti. Mahzun, büyük gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp ağlıyor. Bahçede bir facia daha var. Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire dilini kaybeden bir bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilmiyor. Ayakları çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini haykırıyor. Bazen geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor. Gündüzleri yazımı yazarken bazen hıçkırdığını işitiyorum. Pencereye koşuyorum, aşağıda bahçede ellerini sallıyor, oğlunun kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi göklere uluyor, söylüyor. Bunlardan binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler hayatta bir şeyin telafi edemeyeceği şeyi kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla dolu…”
1920 yılından itibaren yabancı yardım kuruluşları, Ermeni yetimlerini ülke dışına taşımaya başladılar. İlk olarak üç bin yetim Kıbrıs’a götürüldü. Ancak bu çocuklar 1921’de tekrar İstanbul’a getirildiler. 1921-1922’de Maraş, Urfa, Antep, Malatya ve Harput’tan 12 bini aşkın çocuk Suriye’ye taşındı. Kasım-Aralık 1922’de 15.600 kadar çocuk Yunanistan’a götürüldü. Bu çocuklar daha sonra başka ülkelere taşındı.
İşte Alma Mahler ve Franz Werfel’in Şam’da gördükleri “El Greco yapıtlarındaki gibi yüzlere sahip bir deri bir kemik kalmış çocuklar” bu yetimlerdi.
Dönüşlerinde Werfel, 1915’e dair kayıtların bazılarının toplandığını duyduğu Fransa Savaş Bakanlığı’na arkadaşı Kont Clauzel aracılığıyla başvurarak konuyla ilgili tüm belgeleri istemişti. Osmanlı belgeleri hariç, birincil ve ikincil kaynaklara dair uzun okumalardan sonra konuya dair bilgisi olanlarla konuştu. Bunlardan birisi romana adını verecek olan Musa Dağ direnişine katılan Rahip Tomas idi.
Musa Dağ
Romana adını veren Musa Dağ Amanos (Nur) Dağları’nın Hatay’ın Samandağ ilçesi sınırları içinde kalan bölümünde, Asi Nehri’nin denize döküldüğü yerin kuzeyinde, 1.555 metre yükseklikte, keskin kayalıklarla ve sık çalılıklarla dolu yekpare bir dağdır.
Bilinen odur ki Misis Dağı üzerindeki Kessap ile Musa Dağ eteklerindeki Bityas, Habibli, Yoğunoluk, Hıdır Bey ve Kabbusiye köylerinde yaşayan Ermeniler tehcir emrini duyunca, yatak, yorgan, tavuk, tahıl ne varsa yüklenip, 21 Temmuz 1915 günü Musa Dağ’a sığınmışlardı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun 41. Fırka’dan iki alay ve bir dağ topçu takımını bölgeye sevk etmesiyle birlikte, işler tersine dönecek, erzakları tükenen Musa Dağ direnişçileri bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardı. Yıllar sonra ortaya çıkan belgelere göre, 12 Eylül 1915 günü, 4.083 Musa Dağlıyı bölgeden Fransız gemileri uzaklaştırmıştı.
Mülteciler, önce Kıbrıs’ın Limasol limanına getirilmek istenmişler, ancak Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, Ermenilerin bölgeye yerleştirilmesine şiddetle karşı çıkınca, Mısır’ın Port Said Limanı’na götürülmüşlerdi. Ancak burada da gemiden çıkış izni alamamışlardı, çünkü Mısır’daki Britanya Siyasi Komiseri, “Niçin Fransız sömürgeleri değil de İngiliz sömürgeleri? Ermenileri başka yere yerleştirsinler” demişti. Uzun pazarlıklardan sonra gemidekiler, liman civarındaki bir askerî tesise “geçici” kaydıyla indirildi, ne var ki kampın 360 bin franka yaklaşan masrafını ödemek istemeyen İngilizler, Fransızlara bir an önce Ermenilerin ülkeden çıkarılmasını kesin dille tebliğ ettiler.

Monarga Ermeni Lejyonu
Mültecilerin Tunus, Fas veya Cezayir’e götürülmelerine Tunus Valisi ve Fas’ın güçlü adamı Fransız Mareşal Louis Lyautay, Müslüman halkın tepkisini ileri sürerek karşı çıktı ve Ermenilerin Korsika ve Güney Fransa’ya gönderilmelerini önerdi. Cezayir Valisi ise Ege’deki Mondros Limanı’nda yükleme ve boşaltma işlerinde çalıştırılmalarını uygun buluyordu. Sonunda “Ermeniler arasında eli silah tutanların bir kampta toplanarak askerî eğitime tabi tutulmaları” teklif edildi. Musa Dağ Ermenilerinin cemaat liderleri “Geride kalan Ermenilerin başını belaya sokarız” diye itiraz etse de kendilerini kabul edecek bir ülke bulma konusunda umutları iyice azalan mülteciler, çaresiz kalıp bu teklife “evet” dediler.
1916 yılının son aylarında beş yüz kadar genç, Kıbrıs’ta, Magusa’nın (bugün Gazi Magosa) kuzeyindeki Monarga’da (bugün Boğaztepe) kurulan Ermeni Lejyonu’na katıldı. Başka katılımlarla büyüyen lejyon, Fransızlarla birlikte Kilikya’ya (Adana havalisi) çıktı ve bazı intikam saldırılarında yer aldı. Ancak yine Fransızlar tarafından 28 Nisan 1919’da Mersin’de silahlarını teslim etmeye zorlanan lejyon, Fransa ile Türkiye arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması ile tamamen kapatıldı.
Bunları dinledikten sonra Werfel bir gün Alma’ya “Bu gece aklıma bir şey geldi. Aslında beni kovalayıp peşimi bırakmadı. Ben istemiyordum, ama o istiyordu” diyecekti. Ardından “kendisini kovalayan fikri” anlatmaya başlamıştı. Bir roman yazacaktı. Türk milliyetçiliğini açığa çıkaracak, Ermeni mezaliminin tarihini yazacaktı. Şam’da dokuma tezgâhlarının önünde gördüğü öksüz yetim Ermeni çocuklarının acılarını dindirmeye çalışacaktı.
Romanın yazım hikayesini yine And The Bridge is Love’dan okuyalım:
“Temmuz 1932’den Mart 1933’e kadar Musa Dağ’da Kırk Gün’ü yazdı. Bu arada, Kasım 1932’de Almanya’da iki güzel ve etkileyici hafta geçirdik. Werfel, diğer şeylerin yanı sıra, yeni romanın Birinci Kısım’ının beşinci bölümünü, Enver Paşa ve Rahip Johannes Lepsius arasındaki tarihi sohbeti de içeren bir ders verdi. Her zamanki kadar iyi okuyamadı; teatral tavrının benim hatam olup olmadığını merak ettim, çünkü onu hemen eleştirmek yerine aşırı sevgi dolu bir körlükle yargılamıştım. İnsanlarımız tarafından sindirilmeye eğilimliyiz, ama sindirilmezsek onlara daha çok yardım ederiz. (…)
Almanya’daki son günümüzde Hitler’i gördük. Breslau’daydı; tüm kasaba ayaklanmıştı. Ezbere bildiğim Werfel’in konferansına katılmak yerine, akşamı otelimizin yemek salonunda, Thomas Hardy’nin bir romanıyla baş başa geçirdim. Sonunda, daha önce rüşvet verdiğim garson beni almaya geldi ve ‘onu’ bekleyen kalabalığa katıldım. O sırada Werfel dersinden dönmüştü. İkimiz de otuz milyon insanı büyüleyen bir yüzde bir şeyler olması gerektiğini hissettik. Werfel arkamda duruyordu; aniden merdivenlerde sıralanan SS askerleri beni aşağı indirmek istediler, ama ben içlerinden birinin arkasında sessizce durup beni korumasını sağlayacağıma söz verdim. Sonra beklediğim yüzü gördüm: sımsıkı kapalı gözler, genç, korkmuş yüz hatları- hayır Duçe! Daha doğrusu, asla olgunlaşmayacak, asla bilgeliğe ulaşamayacak bir ergen. Bittiğinde, Hitler merdivenleri fırlayıp açık bir kapıdan kaybolduğunda, Werfel’e izlenimini sordum. Cevap vermedi.”
Şimdi biliyoruz ki Werfel’i romanı yazmaya iten, sadece Şam’daki Ermeni yetimlerine duyduğu şefkat ve borçluluk duygusu değildi. Musa Dağ’da Kırk Gün bir anlamda, Werfel’in adım adım geldiğini hissettiği Yahudi soykırımını önlemek için attığı umutsuz bir çığlıktı. Nitekim Alma Mahler Werfel hatıratında şöyle diyecekti:
“Bununla (Ermenilerin yaşadıkları) ilgili derhal yazmak için istek duymuştu, ancak kıvılcım henüz yanmamıştı. Bu fikrin canlanmasına, Almanya’da kaosun yükselmesi, Hitler’in siyasi zaferinin yakından hissedilen tehdidi ve neden olacağı Yahudilere yönelik zulüm yol açmıştı.”
Gerçekle kurgu arasındaki farklar
Aslında romanın başkahramanı Gabriel Bagradian da dahil olmak üzere pek çok karakter hayali idi. Werfel Bagradian’ı, kasabanın savunma lideri Moses Der Kalousdian’dan esinlenmişti. Bagradian’ın aksine, Kalousdian kuşatmadan sağ kurtulmuş ve savaştan birkaç yıl sonra Lübnan’ın Beyrut şehrine taşınmış ve orada 70 yıl yaşamıştı. Bu süre içinde doktor olmuş ve Lübnan hükümetinde sessiz ve utangaç bir milletvekili olarak görev yapmış, 1986’da 99 yaşında vefat etmişti.
Osmanlı kaynaklarına göre, dağdaki direniş, Werfel’in dediği gibi kırk gün değil de elli üç (iki) gün sürmüştü. Werfel, Tevrat’taki bazı kıssalardan (40 gün süren Nuh Tufanı, İsrailoğullarının çölde geçirdiği 40 gün) dolayı gün sayısını değiştirmişti. Direnişe beş bin kişi değil, direnişin lideri Papaz Dikran Andreasian’ın sayımına göre, 4.200 kişi katılmıştı. Bu sayısal farklara rağmen, romanda anlatılanlar, esas olarak sözlü ve yazılı tarih anlatılarıyla uyumlu idi.
Werfel, Eylül 1915’te Musa Dağı’nın tahliyesinde Fransız donanmasının rolüne dair anlatımı, Viyana’daki Fransız büyükelçiliğindeki bağlantıları aracılığıyla edindiği resmi Fransız diplomatik ve donanma arşivlerine dayanmaktadır. Katılan gemilerin isimleri doğru bir şekilde verilmişti.
Türkiye Cumhuriyeti MGM’ye karşı
Werfel’in önceki eserlerinin de dahil olduğu, yasaklı Yahudi yazarların ve kitaplarının yakılması olaylarının artmasına rağmen roman birkaç yıl boyunca Nazi Almanya’sında okunabildiği halde, kitabın ilk basımından sadece bir ay sonra, 25 Aralık 1933’te Türkiye’de kitapla ilgili telaş başlamıştı. Hükümetin resmî yayın organı sayılan Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan Falih Rıfkı imzalı yazıda, Alman makamları kitaba karşı uyarılırken, 27-28 Aralık’ta aynı gazetede Burhan Asaf Belge, Werfel’i “Pek çok Ermeni kahvesi içtiği, kitabın hem gelişinden hem gidişinden belli,” diye iğneledikten sonra, “Hıristiyan ahlakiyatının çoktan aşınarak düzleşmiş zemini üzerinde, Ermeni atını, Faustkâri bir kükreyiş ile şaha kaldırmak istemektedir” diye suçluyordu.
Bu ve benzeri yazılar kısa sürede etkisini gösterdi ve Almanya’daki nazi hükümetinin Propaganda Bakanı Goebbels, “Türkiye’ye duydukları dostluğun nişanesi olarak” kitabın yasaklandığını ilan etti. Ancak geç kalınmıştı, çünkü kitap Alman Yahudilerinin başucu kitabı olmuştu bile. Romanı okuyan iki yüz kadar Yahudi, Musa Dağ’ı ziyaret etti. Yine de baskılar sonuç vermiş olmalıydı ki 29 Ocak 1934 tarihli ve Berlin mahreçli bir habere göre Musa Dağ kitabı Alman hükümeti tarafından menedilmişti. Dahası, Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, Alman hükümetinin aldığı bu tedbir ile Türkiye’ye karşı samimi dostluk hislerini teyit etmek istediğini bildirmişti.
MGM film haklarını alıyor
Ancak dünyanın diğer ucunda henüz Goebbels’ler yoktu. Werfel, Alman okur kitlesini kaybetmenin acısını yaşadı, ancak roman kısa süre sonra Kasım 1934’te İngilizce çevirisiyle yayımlandı ve ilk iki haftada 34 bin kopya sattı. Bu sayı, o dönemler için bir rekordu. Kitabı ABD’de yayımlayacak olan The Viking Press adlı yayınevi “büyük edebiyat ile kahramanca bir hikâyenin muhteşem bileşimi” derken, The New York Times’ın kitap editörü “Eğer Hollywood bunu mahvetmezse, muhteşem bir film olur” kehanetinde bulundu. Nitekim Hollywood’un devleri romanın yayın haklarını almak için yarışa girdiler. Sonuçta Viyanalı yayımcısı, Werfel’i 20 bin dolar karşılığında kitabın film haklarını dönemin devlerinden MGM’ye (Metro-Goldwyn-Mayer) satmaya ikna etti. MGM hemen ön yapım çalışmalarına başladı ve Gabriel Bagradian’ı oynaması için Clarke Gable adında yükselen genç bir yıldızı geçici olarak kadroya aldı.
Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Mehmet Münir (Ertegün) Bey, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu İşleri Bölümü’nü ziyaret edip onlara Paramount Şirketi’nin kitabı filme çekmek istediğini öğrendiğini, ABD Hükümeti’nin konuya müdahale etme imkânına sahip olmadığını bildiğini ancak böyle bir şeyin gerçekleşmesi halinde ABD’de Türk karşıtı duyguların gelişmesine yol açacağını hatırlattı. ABD yetkilileri kendilerinden umulmayanı yaparak Amerikan film endüstrisinin bir çeşit sansür kuruluşu olan MPPDA’nın (The Motion Picture Producers and Distributors of America) Başkanı Will Hays’e bir mektup yazarak Paramount Şirketi’ne böyle bir tasarıları olup olmadığını sordu. Cevapta Paramount’un değil ama MGM’nin Franz Werfel’in kitabına dayanarak bir senaryo hazırladığı ancak senaryoda Ermeni olaylarına odaklanılmadığı, hatta hiçbir şekilde atıfta bulunulmadığı, senaryonun roman kahramanı Gabriel Bagradian’ın özel hayatı etrafında döndüğü belirtiliyordu. ABD yetkilileri, şirketin bu cevabını Mehmet Münir Bey’e ilettiler.
MGM’nin bağlı olduğu şirketin yöneticisi J. Robert Rubin, MGM’nin yöneticisi Mayer’i “konunun hassasiyeti” hakkında uyararak konuyu “en azından Türkleri rahatsız etmeyecek şekilde temkinli biçimde ele almaya” davet etti. Uyarıyı dikkate alan Mayer’in damadı ve MGM prodüktörlerinden David O. Selznick, bir milleti toptan kusurlu ilan etmektense sadece bir Türk’ün cani olarak gösterileceği bir senaryoyla tepkileri önleyebileceğini düşündü. Bununla da yetinmeyerek, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir (Ertegün) Bey’in rızasının alınmasını rica etti. Bu iyi niyetli adım, Türkiye’nin MGM’ye karşı büyük bir savaş açmasının başlangıcı oldu. Hatırlatalım, o yıllarda henüz “Ermeni diasporası” veya “diasporanın soykırım iddiaları” ortada yoktu.
Yahudiler dikkat ediniz!
13 Ocak 1935’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk imzalı bir kararname ile kitabın Türkiye’ye sokulması yasaklandı.
Tehcirin sembolik başlangıcının 20. yıldönümü olan 24 Nisan 1935 yaklaşırken, MGM’nin projeden hâlâ vazgeçmediği anlaşılınca, filmin çekilmesi halinde, MGM’ye ait filmlerin Türkiye’ye girmesinin yasaklanabileceği tehdidinde bulunuldu. MGM’nin Türkiye temsilcisi Fahir İpekçi de o halde şirketin büyük zarara uğrayacağını söyleyince, MGM senaryoda bazı değişiklikler yapma sözü verdi, ancak bu da Türk tarafını tatmin etmedi.
Rıfat N. Bali’den öğrendiğimize göre, Türk basınında filmle ilgili ilk haber 29 Mayıs 1935 tarihinde Haber Akşam Postası gazetesinde yer almıştı. “Kuzey Karolina eyaletinde yaşayan Nihat Ferit adlı Türk öğrenci”nin yazdığı haberde Franz Werfel’in romanının MGM tarafından filme çekileceği ve başrolde Clarke Gable’ın oynayacağı belirtiliyordu. Ardından Türk Dışişleri ile ABD Dışişleri arasında yoğun bir yazışma trafiği başladı. 9 Haziran 1935 günü ABD Dışişleri Bakanı Cordell Hull’ın imzasını taşıyan bir mektupla, Türkiye’nin ABD Büyükelçisi’nin onayı olmadan filmin çekilmeyeceği bildirildi. Cumhuriyet gazetesi 4 Eylül 1935 günü MGM Şirketi’ne Musa Dağ filminin çevrilip çevrilmeyeceğini soran bir telgraf çekti. 5 Eylül 1935 günü “Şimdiye kadar bu hususta alınmış bir karar yoktu” cevabını alınca Haber Akşam Postası’nda “Yahudi müesseseler dikkat ediniz! Bir filmin kazancı yüzünden ırkınıza karşı şimdiye kadar düşmanlık etmeyen Türkleri kızdırmayın!” yazıyordu. “Milli dava”ya destek çıkan Ulus, Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri, birinci sayfadan protesto kampanyalarına başlamışlardı bile. Savunma tanıdıktı: “Ermeni meselesi halledilmiş ve unutulmuştur! Yoksa halen Meclis’te Ermeni üyenin olması nasıl açıklanabilir? MGM, durup dururken kapanmış bir konuyu gündeme getirirken neyi amaçlamaktadır?” Kastedilen kişi, Şubat 1935 seçimlerinde Meclis’e Afyon Milletvekili olarak girmiş olan Berç Keresteciyan-Türker’di.
Makalelerde hem Werfel’in Yahudi olduğu hem de MGM’nin “bir Yahudi şirketi olduğu” vurgulanıyor, olayın “Ermeni-Yahudi komplosu” olduğu ima ediliyordu. Örneğin Ulus’tan Burhan Asaf Belge, “Bu bir Ermeni masalıdır. Fakat bir Yahudi tarafından yazılmıştır” diyordu.
Gayrimüslimler ateş altında
Aynı günlerde, İstanbul’da âdeta ablukaya alınan Ermeni Cismani Meclisi toplanıp olayı kınadığını açıklamaya zorlandı. Ermeni Cemaati’nin önde gelenlerinden Dr. Arşak Sürenyan, “bir Yahudi’nin sırf maddi endişelerle hareket ederek Ermenileri istismar etmeye kalkışması, diğer bir Yahudi müessesesi olan MGM film şirketinin de buna iştirak etmesi”nin bütün Ermenileri nasıl müteessir ettiğini belirtti. 13 Aralık’ta Saray Sineması müdürü Franko, Melek ve Elhamra sinemalarını işleten İpekçi Kardeşlerden İhsan İpekçi ve Sümer Sineması müdürlerinden Rauf Bey film çevrilirse, MGM’nin hiçbir filmini salonlarında göstermeyeceklerini açıkladılar. Cumhuriyet’ten Abidin Daver, “Türk düşmanı Yahudilere ilk hücumu siz Musevi vatandaşlarımız yapmalısınız. Bu, sizin içinde yaşadığınız memlekete ve millete karşı borcunuz ve vazifenizdir” diyor; Yunus Nadi, Werfel’i “Yahuda rolü oynayan Yahudi yazıcı”, Ercüment Ekrem Talu, “serseri Yahudi” diye aşağılıyordu.
Mesajı alan Ermeni Cismani Meclisi, 15 Aralık 1935’te filmi protesto eden bir açıklama yayımladı. Ardından bir grup Ermeni, Pangaltı Ermeni Kilisesi bahçesinde tıpkı 10 Mayıs 1933’te Nazi gençliğinin “Alman olmayan kitapları yakarak arınması” gibi, Franz Werfel’in fotoğrafını ve kitaplarını yaktı ya da yakmak zorunda kaldı. Ateşi yakan, Aztarar ve Nor Lur gazetelerinin yazarı Aşot Keçyan olmuştu. Kitaplar yakılırken Pangaltı Kilisesi’nin “muganni heyeti” eşliğinde kızlı erkekli talebeler hep bir ağızdan İstiklal Marşı’nı okuyorlardı. Daha sonra cemaatin Beyoğlu Mütevelli Heyeti’nden Aram Aslan şu konuşmayı yaptı:
“Yurttaşlar! Asil ve necip Türk milleti hakkında iftiralarla dolu bir kitap yazıldığını gazetelerden öğrenen Türk Ermenileri, sırf şahsi menfaatler takip etmek üzere Ermenilerin adını istismar eden bu milliyetsiz küstahın cür’etini şiddetle protesto eder. Yüzyıllardan beri ilk defa olarak Büyük Cumhurbaşkanımız Atatürk’ün kurduğu cennette kardeşçe bir hayat yaşamaya başlayan Türk Ermenileri bu aziz yurda karşı candan bağlılıklarını fiilen ispat etmek için mukaddes vatanımıza suikastde bulunan Franz Werfel mel’ununu ve Musa Dağı’nda Kırk Gün adlı hezeyannamesini bugün alenen yakmak suretile aramıza nifak sokmak istiyenlerin mukadderatının böyle ölüm olduğunu bütün dünyaya ilan etmek isteriz. Kahrolsun Türklüğe dil ve el uzatanlar!“
Katılanların “Kahrolsun!” haykırışları içinde tören sona ermişti.

Yunanistan ve Fransa’nın desteği
Bunlar olurken koroya Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ve Yunanistan da katılmış ve MGM’yi, çekilecek filmin bu ülkelerde oynatılmayacağı konusunda uyarmıştı. Yunanistan’ın tavrı bugünden bakınca şaşırtıcı görünebilir ama Yunanistan ve Türkiye, 1930’dan beri ikinci baharlarını yaşıyorlardı. 1933’te Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti. 1934’te iki ülke Balkan Antantı’nı imzalamıştı.
1936’da Britanya ile birlikte, Hitler-Mussolini hattına karşı Türkiye’yi yanına çekmeye çalışan Fransa, eğer film çekilirse tüm MGM filmlerine yasak koyacağı tehdidini savurdu. Bunun üzerine, MGM’nin Başkanı J. Robert Rubin havluyu attı ve “Musa Dağ’da Kırk Gün’ün filmcilik açısından muhteşem olanaklar sağlamasına rağmen” bir başka stüdyo tarafından çekilmesine razı olacağını açıkladı. Ardından şirketin diğer yöneticilerinin açıklamaları geldi.
1937’de ve 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra konu tekrar gündeme geldiyse de hem MGM yöneticileri hem de ABD Dışişleri yetkilileri böyle bir şeyin olmayacağı konusunda Türkiye’ye garanti verdi. Böylece hem sinema devi MGM hem de ABD’nin ünlü özgürlükler ilkesi, T.C. Devleti tarafından yenilgiye uğratılmış oldu.
Bu tarihten sonra Musa Dağı Ermenileri, o sırada Fransız Mandası olan İskenderun Sancağı’na geri döndü ve bugünkü Vakıflı Köyü’ne yerleşti. 1939’da Sancak’ın (Hatay adıyla) Türkiye sınırları içine alınması üzerine, birkaç aile dışındakiler önce Lübnan’a, Beyrut yakınlarındaki Ayncar’a (Andjar) gitti. Sol eğilimliler, 1946’da büyük umutlarla Ermenistan’a göçtü. Bir kısmı ise Diyarbakırlı yazar Mıgırdiç Margosyan’ın deyimiyle “tespih taneleri gibi” dünyanın dört bir yanına dağıldı. Ermenistan’da kalanların bir bölümü 1988 Erivan Depremi’nde öldü. Geriye 35 haneli Vakıflı Köyü ve Musa Dağ’ın efsaneleri kaldı…
1980 sonrası film çekme mücadelesi
Türk hükümetinin bir film versiyonunun geliştirilmesini engelleme çabaları nedeniyle, yalnızca 1982’de Sarky Mouradian’ın yönettiği ve Alex Hakobian’ın senaryosunu yazdığı bir filme uyarlandı. Bu, orijinalini ciddi şekilde kısaltan düşük bütçeli, düşük profilli bir yapımdı. Franz Werfel’in romanı Türkçeye ancak 1997 yılında Belge Yayınları tarafından çevrildi. 1933-1938 yılları arasında büyük bir kıyamet koparan roman, bu sefer hiç ilgi görmedi.
2006 yılında Sylvester Stallone Musa Dağ hakkında bir film yönetme arzusunu dile getirdi. Soykırım İddialarıyla Mücadele Vakfı’nın (ASİMED) desteklediği bir e-posta kampanyası, Stallone’a filme devam etmemesi yönünde baskı yaptı. 2009’un başlarında, Mel Gibson’ın Werfel’in romanının uyarlamasında rol almayı düşündüğüne dair haberler ortaya çıktı, ancak bir Türk baskı grubundan 3 bin e-posta aldıktan sonra vazgeçti. 2016 yılında, başrolünde Christian Bale’in oynadığı Werfel’in romanına benzerlik gösteren ve aynı kaynak materyalden yararlanan The Promise (Söz) adlı uzun metrajlı film çekildi. 2012’de, yayıncı David R. Godine, Geoffrey Dunlop’un 1934 çevirisinde bulunmayan neredeyse tüm materyali içeren Musa Dağ’da Kırk Gün’ün gözden geçirilmiş ve genişletilmiş bir İngilizce çevirisini yayınladı. O günden bu yana henüz kitapla ilgili bir kıyamet kopmadı…
Özet Kaynakça: Franz Werfel, Musa Dağ’da Kırk Gün, (Çev. Saliha Nazlı Kaya), Belge Yayınları, 1997; Alma Mahler Werfel with E. B. Asthon, And The Bridge is Love, Harcourt, Brace and Company, New York 1958; Rıfat N. Bali, Musa’nın Evlatları Cumhuriyet’in Yurttaşları, İletişim, 2003, s. 109-40; Edward Minasian, “The Forty Years of Musa Dagh: The Film That Was Denied,” Journal of Armenian Studies, Vol. III. No. 1-2, 1986-1987, s.121-31; Vahram L. Shemmassian, Vahram L. “Literature, Film, and Armenian Genocide Denial: The Case of Franz Werfel’s The Forty Days of Musa Dagh,” in Between Paris and Fresno: Armenian Studies in Honor of Dickran Kouymjian, ed. Barlow Der Mugrdechian. Costa Mesa, CA: Mazda Publishers, 2008, s. 547–569.