"Bu meselile bulur cümle düvel fevz-ü felâh
Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh."
Bugün milliyetçi-mukaddesatçıların adeta amentüsü olan "eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol" anlamına gelen bu dizenin kime ait olduğu kesin değil. Kaynaklarda bazen Namık Kemal, Muallim Naci ve Sadrazam Koca Ragıp Paşa’ya atfedilirse de en kuvvetli ihtimal II. Mahmut ve Abdülmecit devrinin hekimbaşı Abdülhak Molla'ya ait olması. Ama orijinalini ("ci vis pacem para bellum/barış istiyorsan savaşa hazır ol"), 4. yüzyılda Romalı askeri tarihçi Publius Flavius Vegetius Renatus tarafından Romalı yöneticelere nasihat kitabı olarak kaleme alınmış De re militari'de buluyoruz. Kimileri, ondan çok önce antik Çin bilgesi Sun Tzu’nun -eğer gerçekten yaşamışsa, Çin tarihinin "Savaşan Devletler" dönemi (MÖ 453-221) sırasında yaşamış olmalı- Savaş Sanatı kitabında geçtiğini söyler. Yani özgün bir motto değil...
Şahinlerin tarihi
İnsanlık tarihini savaşsız düşünmek zor. Mısır’ın Sudan sınırına yakın bölgesinde Nil nehri civarındaki Jebel Seheba sit alanında 117. Mezarlık olarak bilinen en az 13.400 yıllık buluntu alanında ok, mızrak yaraları olan 61 bireye ait iskeletle karşılaştıklarında, arkeologlar tarihin ilk "savaş meydanı"nı bulduklarını düşünmüşlerdi. Ancak son yıllarda (özellikle 2021'de yapılan detaylı incelemeler) tek bir "büyük savaş" yerine, iklim değişikliği (son Buzul Çağı'nın sonu + Afrika Nemli Dönemi başlangıcı) kaynaklı kaynak kıtlığı yüzünden tekrar eden küçük çaplı çatışmalar olduğu görüşü ağır bastı. Yani artık “tarihin ilk savaşı" demek yerine “en eski belgelenmiş toplu/grup içi şiddeti veya sistematik şiddet örneklerinden biri” deniyor 117. Mezarlık buluntularına.

Bu ilk savaştan günümüze dek sayısız savaş yapıldı. “Sayısız” dedikten sonra liste yapmak çok anlamlı olmasa da birkaç hatırlatma yapayım. Ordularla kurulan ve büyüyen ilk imparatorluk, M.Ö. 2334-2154 yılları arasında Mezopotamya-Akad İmparatorluğu olarak kabul ediliyor. M.Ö. 10. yüzyıla tarihlenen Homeros’un ünlü destanı Illiada MÖ 12-13. yüzyılda yaşadığı rivayet edilen Troya Savaşları’nın anlatımı. M.Ö. 492-449 yılları arasında yaşanan Yunan-Pers Savaşları’nı, M.Ö. 431-404 yılları arasında, Sparta'nın başat güç olduğu Peloponez Birliği ile Atina Birliği ve bazı müttefikleri arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nı veya M.Ö. 264-146 yılları arasında Roma ile Kartaca arasında yaşanan üç aşamalı Pön Savaşları’nı veya Çin Seddi’nin M.Ö. 221 ile (artık MS/Milattan sonra) 608 yılları arasında Hun akınlarına karşı inşa edildiğini, 1096-1229 arasındaki Haçlı Seferleri’ni, 1337-1453 arasındaki Yüzyıl Savaşları’nı, 1562-1598 arasında Fransa’daki din savaşlarını, 1618-1648 arasındaki Otuz Yıl Savaşları’nı, 1756-1763 arasındaki Yedi Yıl Savaşları’nı, 1803-1815 arasında Napolyon Savaşları’nı, 1914-1918 arasındaki Cihan Harbi’ni, 1939-1945 arasındaki II. Dünya Savaşı’nı, 1950-1953 Kore Savaşı’nı, 1955-1975 arasındaki Vietnam Savaşı’nı, 1978’den 2021’e kadar süren Afganistan Savaşı’nı ve 1980-1988 arasında İran ile Irak arasındaki savaşı çoğumuz lise tarih derslerinden veya genel kültür babından biliriz. Ayrıca Avrupalı sömürgecilerin birbirinden kanlı fetih harekatları ve sayısız iç savaş var. Esasen Avrupa merkezli bir liste hazırlamasaydım, Asya’da, Afrika’da, Amerika kıtasında yaşanan pek çok savaşı da anmam gerekirdi. Bir de magazinel not: Tarihte Angola-Zanzibar Savaşı gibi 38 dakika süren savaş da var, Scilly Adaları Savaşı gibi 335 yıl süren savaş da. İşin ilgin yanı bu ikincisinde tek kurşun atılmamış, tek kişi bile ölmemiş. 14-18 Temmuz 1969'da Honduras ve El Salvador arasında yaşanan 100 saatlik “Futbol Savaşı” ise yüzlerce kişinin ölümü bir yana, her iki ülke için de büyük sonuçlar doğurmuş ve on yıl sonra başlayan El Salvador İç Savaşı’nın en büyük nedeni olmuştu.
Elbette en bilimselinden de olsa bu tür listelere ihtiyatla yaklaşmak lazım, ama 2 Ocak 1792’de Jakobenler Kulübü’nde söz alan Robespierre, Roma devrinde savaşın, yönetici sınıf olan Patricilerin (soyluların) yönetilen sınıf olan Pleblere (halka) karşı bir silahı olduğunu hatırlatarak modern dönemlere şöyle çengel atıyordu: “Savaş bakanlar için iyidir çünkü onların eylemlerini neredeyse kutsal sayılan bir karanlık perdeyle örter. Savaş saray için, yürütme için iyidir; çünkü savaş onun gücünü, popülaritesini ve etkisini çoğaltır. (…) Bu amaçlarına ulaşmak için ciddi bir savaşa girmelerinin de aslında gerekli olmadığını not edin. Bizleri bir savaş atmosferine sokmaları yeterlidir. Sınır dışında bir savaş fikrini ortaya atmaları dahi yeterlidir.”

Bir de konuyu teorileştirenler var. Bunların en ünlüsü olan ünlü Prusyalı General Carl von Clausewitz'in ölümünden (1831) sonra eşi Marie, erkek kardeşi ve diğerlerinin yardımıyla, tamamlanmamış el yazmalarından oluşan 10 ciltlik derlemenin ilk üçü, Vom Kriege (Savaş Üzerine) adlı eseri de kapsayarak, 1832-34 yılları arasında yayımlanmıştı. Her ne kadar Clausewitz’in yüzeysel okumalarla anlaşılamayacağını (örneğin şu yazıdaki gibi: https://www.clausewitzstudies.org/mobile/Works.htm#_edn27) söyleyenlere katılsam da özellikle şu önermesinin günümüzün "amentü"lerinden olduğunu inkâr edemeyiz:
“Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir. Bir toplumun savaşı mutlaka politik bir durumdan doğar ve politik bir etkenden çıkar, işte bunun içindir ki savaş politik bir eylemdir. Eğer savaş hiçbir engel tanımayan tamamen başına buyruk bir eylem olsaydı, mutlak kavramından çıkarabileceğimiz gibi mutlak bir şiddet gösterisinden ibaret bulunsaydı, o zaman savaş politikanın yardımına çağrılır çağrılmaz onun yerini alır ve tıpkı bir kere atıldı mı artık önceden ayarlandığı yoldan başka bir yol izlemesine imkân bulunmayan bir torpil gibi kendi yasalarına uyardı.”
"MacDermott'un Savaş Şarkısı"
Emperyalist yayılma ve askeri güç ile birlikte görülen kitlesel coşku, heyecan ve kutlama havasını anlatan İngilizce "jingoizm" terimi 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı sürerken İngiliz Viktorya döneminin barlarının ve müzik salonlarında çok moda olan bir şarkıdaki Jingo sözcüğünden geliyor. Hikayesi şöyle:
Savaş sırasında Rusların Balkanlara, Kafkaslara ve Orta Avrupa’ya olan hâkimiyeti üzerine İngiliz kamuoyunda Rus karşıtı bir tavır sergileniyor, halk galeyana geliyor. Londra'da tanınmış şarkı yazarı George William Hunt İngiliz halkının bu hissiyatına tercüman olmak üzere bir şarkı besteliyor. Bir başka tanınmış müzisyen MacDermott onu müzik salonlarında ve barlarda çalmak üzere satın alıyor ve şarkı "MacDermott'un Savaş Şarkısı" olarak tanınmaya başlıyor. Şarkıda koro şöyle diyor:
Dövüşmek istemiyoruz ama Jingo tarafından yaparsak,
Gemilerimiz var, adamlarımız var, paramız da var.
Daha önce de Ayı [Rusya] ile savaştık ve biz hakiki Britanyalı olduğumuz sürece
Ruslar Konstantinopolis'e sahip olmayacak.
Şarkının nakaratında geçen Jingo, Jesus (İsa Mesih) adının uluorta kullanılmaması için icat edilmiş bir sözcükmüş. Şarkıyla özdeşleşen bu tabiri, radikal gazeteci ve siyasetçi George Holyoaske, The Daily News gazetesine 13 Mart 1878’de yazdığı savaş aleyhtarı bir mektupta “jingoizm” olarak değiştirip bir siyasal niteleme haline getirmiş.
Terimin ABD basınında ilk kullanımları, 1893'te Hawaii'nin ilhakı önerileriyle bağlantılı. Cumhuriyetçi Başkan Benjamin Harrison ve Senato'daki Cumhuriyetçiler, ilhakı desteklediği için Demokrat basında sık sık jingoizmle ve şovenizmle suçlanmışlar. Terim Harrison’un ardından ABD Başkanı olan Theodore Roosvelt’in agresif ve yayılmacı dış politikasını eleştirmek için sıkça kullanılan bir tabir olup, iyice kanıksanmış. Öyle ki “jingoizm” eleştirilerinin hedefi olan Roosevelt dahi, 1895’te The New York Times’a yazdığı bir makalede, “eğer jingoizm, Amerikalıların yabancı güçlerin haklarımıza saygı göstermesini sağlayacak bir politikayı kararlılık ve sağduyuyla yürütmeleri ise o zaman hepimiz jingoistiz” diye yazabilmiş.

Osmanlı jingozmi ve acı sonuçları
8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmesiyle Birinci Balkan Harbi patlak verdiğinde jingoizm bu sefer Osmanlı ülkesinde boy göstermiş. Sadece İstanbul’da değil, Anadolu’nun çeşitli merkezlerinde halk “Cengâverlikle bütün dünyayı titreten şanlı dedelerimizin kahraman torunlarıyız”, “Dünyaya dehşet salan Osmanlılarız biz/Kızarsak Birdenbire dünyayı yakarız”, “Filibe’ye hücum, Sofya’ya hücum!” gibi coşturucu sloganlarla sokaklara dökülmüş. Gazetelerde “Osmanlı demek asker demek/Yaşasın ordu, yaşasın harp!” veya “Osmanlı Devleti’nin tabii hududu Tuna hattıdır. Tabii hududumuzu alacağız. Arş Osmanlılar, Tuna hattına!” gibi başlıklar boy göstermiş.
Sonucu biliyorsunuz: Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar’da iki ordu ile savaşır. Trakya’da bulunan Birinci Ordu (Doğu Ordusu) Ekim sonlarında bozguna uğrar ve Lüleburgaz’a doğru çekilir. Burada da tutunamayarak Çatalca’ya kadar geriler. 17-19 Kasım günleri uçurumun kenarından dönülür ve Bulgarlar Çatalca’da durdurulur. Sırplara karşı mevzilenen Batı Ordusu da bir varlık gösteremez. Yenilen ordu Manastır’a çekilir, ikinci gün Sırplar Üsküp’e girerler. Ardından Prizren ve Manastır düşer. Bu arada Yunanistan tek kurşun atmadan Selanik’i teslim alır.
Savaş arifesinde halkı coşturan, halkı intikam duygularına yönelten şiirler yazan Mehmed Akif, Safahat’ta şöyle ağlaşır:
İlâhî, altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı!
Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!
Ne mâsum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!
Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!…
İkinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesinden bir ay önce ise Halide Edip 29 Mayıs 1913’te Darülfünun’da kadınlara yönelik konuşmasını şöyle bitirir: “Romalıların dediğini tekrar ediyorum: Sulh olsun, olmasın, Bulgaristan üç saat öteye geldi. Bulgaristan mahvedilmelidir!…” Halide Edip burada, MÖ 149-146 arasındaki III. Pön Savaşı sırasında Romalı Senatör Marcus Porcius Cato'nun ünlü sözü “Kartaca yok edilmelidir” sözüne benzetme yapmaktadır. Hiç ders alma yoktur yani...
Yine bildiğiniz üzere, sonunda mahvolan Bulgaristan değil, Osmanlı İmparatorluğu olur. 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Barışı, 14 Kasım 1913 tarihli Atina Barışı ve 13 Mart 1914 günü Sırbistan'la imzalanan antlaşmadan sonra Osmanlı İmparatorluğu tüm topraklarının üçte birini, nüfusunun beşte birini, Rumeli'nin yüzde 89'unu, Rumeli nüfusunun yüzde 69'unu kaybeder, dolayısıyla sadece küçülmekle kalmayıp, bir “Avrupa devleti” olma niteliğini yitirir.
Elbette en büyük kaybı Balkan halkları yaşar. Gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgeyi yönetemez hale gelişini can suyu olarak kullanan Bulgar, Sırp ve Yunan milliyetçiliklerinin çatışmacı politikaları, gerekse İttihatçı kadroların sorun çözmek deyince akıllarına ilk gelenin baskı, şiddet ve savaş olması yüzünden, bölge halkları savaş meydanlarında veya savaş dışında kitlesel olarak öldürülürler ya da ölürler... Bugün ne zaman "1915" desek, "peki ama Balkan Müslümanları???" diyenler bu arka planı ya bilmezler ya unutmak isterler. Halbuki Balkan Müslümanları hem Osmanlı hem Balkan jingoizminin kurbanlarıdır...
Balkan Savaşlarının ortasında 23 Ocak 1913'te Babıali Baskını ile iktidara el koyan İttihat Terakki Cemiyeti'nin bir oldu bittiyle Osmanlı İmparatorluğu'nu Cihan Harbi'ne nasıl soktuğunu ve sonucun ne olduğunu biliyoruz. Cumhuriyet tarihinin mottosu bu tecrübeden dolayı ve de artık cihanda savaş çıkaracak halde olunmadığı için "Yurtta sulh cihanda sulh" olmuştur. Fakat, 1950'de Kore Savaşı'na asker göndermek, 1939'da Hatay ve 1974'te Kıbrıs genişlemeleri hariç "cihanda sulh" sözüne nispeten uyulduysa da özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere karşı yürütülen harekatlardan dolayı "yurtta sulh"un tam bir kandırmaca olduğunu gayet iyi biliyoruz.

Güvercinlerin tarihi
Peki insanlık tarihinde barışçıl dönemler yok muydu? Son 3400 yılda sadece 268 yılın barış içinde geçtiğine dair iddia 2003'te New York Times'ta yayımlanan bir makaleden ve Chris Hedges'in "What Every Person Should Know About War" kitabından popülerleşmiş. Ancak bu rakam, ciddi bir araştırmaya dayanmıyor; 19. yüzyıla uzanan spekülatif hesaplamalardan (örneğin Odysse Barot'un 1864 tarihli çalışmasından) kaynaklanıyor ve metodolojik olarak zayıf. Barış dönemlerini barış antlaşmalarına dayandırıyor, ancak antlaşmaların çoğu hayali veya yanlış tarihli, savaş tanımları belirsiz ve evrensel barış kavramı doğrulanamıyor. Modern araştırmalar bu iddiayı bir mit olarak görüyor.
Örneğin Correlates of War (COW) Projesi ve Uppsala Conflict Data Program (UCDP) gibi veritabanları, 1816'dan beri (bazıları daha erken) kaydedilen savaşları katalogluyor. Bunlar, çatışma ölümlerini, savaş türlerini (devletler arası, iç savaşlar vb.) ve sürelerini takip ediyor. Bu verilere göre, insanlık tarihinde savaşlar neredeyse her zaman bir yerlerde devam etmiş, ancak yoğunlukları değişmiş. II. Dünya Savaşı'ndan beri (yaklaşık 80 yıl) büyük güçler arasında büyük savaş yaşanmadı, ki bu döneme "Uzun Barış" deniyor.
Colorado Üniversitesi'nden Aaron Clauset'in 2018'de Science Advances'ta yayımlanan çalışması, 1823-2003 arası 95 devletler arası savaşı analiz etmiş. Sonuç: Bu (uzun) barış dönemi istatistiksel olarak olağan dışı değil; benzer uzunlukta barış aralıkları tarihsel modellerde sıkça görülüyor. Gerçek bir değişim için barışın en az 100-140 yıl daha sürmesi lazım. Sonuç olarak, kesin bir "savaş yılı / barış yılı" oranı yok, çünkü tarih öncesi dönemler bilinmiyor, savaş tanımı tartışmalı ve küresel barış nadiren tam olmuş.
Gördüğünüz üzere barışın tarihçesi savaşın tarihçesinden çok daha kısa. Bizim coğrafyamızda "barış için savaşa hazır olmayı" önermenin modasının geçtiği gibi aksine ülkeyi sürekli savaş atmosferinde tutmayı seçiyor milliyetçi-mukaddesatçılar. Dolayısıyla "her Türk asker doğar" beyin yıkaması ile sürekli militarizm ikliminde yaşatılan ülkemizde barışseverler alaya alınmakla kalmamış, kovuşturulmuştur da.
Kore Savaşı ve Barışseverler Cemiyeti
Örneğin Dünya Barış Konseyi'nin 1949’da kurulmasını takiben 14 Temmuz 1950'de İstanbul'da Behice Boran'ın başkanlığı, Adnan Cemgil'in genel sekreterliğinde kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti amacını "şerefli ve sağlam bir barışın kurulması için kanunlarımızın çerçevesi içinde gerekli faaliyet ve neşriyatta bulunmak" olarak belirttiği halde, 25 Temmuz 1950'de Türkiye'nin Kore Savaşı’na asker gönderme kararını protesto etmek amacıyla, TBMM Başkanlığına bir telgraf çekip, ayrıca görüşlerini bir bildiri ile kamuoyuna açıklayınca olanlar olmuştu. 29 Temmuz 1950'de dernek kurucuları tutuklanmış ve Barışseverler Cemiyeti'nin faaliyetine son verilmişti. Altı ay sonra, 30 Aralık 1950'de Ankara Garnizon Komutanlığı'na bağlı askeri mahkemenin verdiği kararda "Dernek tüzüğünde siyasetle ilgilenilmeyeceği belirtilmesine karşın, siyasal amaçla Türkiye'nin ABD ile dostluğunun bozulmaya ve halkın hükümete olan güveninin sarsılmaya çalışıldığı" belirtilerek kurucular 15'er yıl hapse mahkûm edilmişlerdi. Neyse ki bu büyük suç(!), barış zamanı işlendiği için ceza 3 yıl 9 aya düşürülecek, temyiz üzerine Askeri Yargıtay cezayı bozacak, ancak ikinci yargılamada yöneticilere 1 yıl üçer ay ceza verilecekti.

Vietnam Savaşı ve Russell Mahkemesi
Türkiyeli barış eylemcilerinin uluslararası eylemliliği ise 1966'da Russell Mahkemesi'ne katılarak oldu. Nedir bu mahkeme derseniz, İngiliz filozofu ve matematikçisi Bertrand Russell’ın ifadesiyle “ABD’nin Vietnam’da işlediği savaş suçlarını belirlemek, insanoğlunun bu korkunç suçların tanıklığını üstlenmesini sağlamak ve insanlığı Vietnam’da adaletin safında birleştirmek" amacıyla Eylül 1966’da yaptığı çağrı ile 13-15 Kasım 1966 tarihlerinde Londra’da toplanan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi ya da kısa adıyla Russell Mahkemesi’nin Russell tarafından belirlenen, mesleklerinde dünya çapında üne sahip 15 bilim insanı, hukukçu, edebiyatçı, siyasetçi, sendikacı, gazeteci üyesi arasında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar da vardı. Yeni eklenen üyelerle 21 kişiye çıkan mahkeme heyeti çalışmalarına 2 Mayıs 1967 günü Stockholm’de yaptığı ilk oturumla başlamış, Aybar bu oturumda Vietnam'a giderek inceleme yapacak ve delil koplayacak heyetin başkanlığına seçilmişti. Mahkeme dünya çapında giderek ünlenmiş, 20 Kasım 1967’de yapılan ikinci oturumunu artık herkes ilgiyle izler olmuştu.
Mahkeme ABD hükümetlerinin uluslararası hukuka göre Vietnam'a karşı soykırım suçu; Laos'a karşı saldırı suçu işlediğine, Tayland ve Japonya hükümetlerinin ABD'nin işlediği saldırı suçlarına ortaklık ettiğine karar vererek ABD ve suç ortaklarını tarih önünde mahkûm etti.
Soğuk Savaş ve Barış Derneği
Diğer ilkeli "yerli" hamle, 18 Nisan 1977'de İstanbul'da "adil ve kalıcı bir barışın gerçekleşme koşullarının araştırılması, geliştirilmesi, savunulması ve tanıtılması" için kurulan Barış Derneği idi. 3 Nisan 1977'de İstanbul Barosu'nda yapılan, bilim insanları, yazarlar, hukukçular, aydınlar ve sanatçılardan oluşan 100 kişinin katıldığı konferansta alınan kararla kurulan derneğin başkanlığına emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem seçildi. Derneğin adı 1980’de adı Barış Komitesi Derneği olarak değiştirildi.
Dernek, BM kararları ve Helsinki Nihai Senedi’ne saygı uyarınca nükleer silahların yasaklanmasını savundu, Türkiye’nin NATO’dan çıkması için faaliyette bulundu. 1979 Dünya Barış Konseyi’ne üye kabul edildi ve 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatıldı. Dernek hakkındaki soruşturma, 12 Ekim 1980'de İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nın verdiği emir ile başladı. Soruşturma gerekçesi olarak derneğin bir bültenindeki yazılar gösterilmişti. Ancak soruşturma devam ederken, kapsamı genişletildi ve derneğin kuruluşundan itibaren soruşturulmasına karar verildi. 23 Şubat 1982 tarihinde dernek yöneticilerinin tutuklanmasına karar verildi. Bu kararın ardından dernek başkanı Mahmut Dikerdem, İstanbul Barosu başkanı Orhan Adli Apaydın, Türk Tabipleri Birliği başkanı Erdal Atabek ile birlikte 44 kişi gece yarısı yapılan operasyon ile evlerinden alınarak cezaevine gönderildi. Sorgulama sonrasında 44 kişiden 25'i tutuklanırken geri kalanlar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu'nun 141 ve 142. maddeleri uyarınca 17 Mayıs 1982'de Türkiye Barış Derneği davasını başladı.

Tutuklu kişiler yıllarca hapiste kaldılar, dava 21 Nisan 1991'e kadar sürdü, sonunda tüm "sanıklar" beraat etti ancak dava sürerken yargılananlar Alman politikacılarca 1984 Nobel Barış Ödülü'ne, Washington Post gazetesi tarafından Kennedy Ödülü’ne aday gösterildiler. Bunlar olurken, TSK tarafından 1983'te Kuzey Irak'a düzenlenen Sıcak Takip Operasyonu’nu, 25 Mayıs 1987'de Sınır Ötesi Operasyon izledi. 1991'deki Süpürge Harekâtı'nı 1992 Sızma Operasyonu izledi. 1995’te Çelik Harekâtı, 1996'da Atmaca Harekâtı ile Tokat Operasyonu, 1997’de Çekiç Harekâtı ile Şafak Harekatı; 1998'de Murat Operasyonu, 1999'da Yarasa Operasyonu ile Sandviç Operasyonu'na barış cephesinden bir sorgulama, bir eleştiri, bir itiraz gelmedi. Adeta ölü toprağı serpilmişti barış yanlılarının üzerine.
Irak Dünya Mahkemesi
Türkiyeli barış yanlıları, ABD'nin Irak'ı 2003'te işgal etmesinin ardından, savaş karşıtı hareketin Vietnam Savaşı'na yönelik olarak Russell Mahkemesi'nden esinlenerek düzenlenen Irak Dünya Mahkemesi (World Tribunal on Iraq/WTI) ile kendilerine geldiler. Dünya çapında organize edilen bu girişimin amacı, savaş ve işgale ilişkin gerçekleri ortaya koymak, işgalin sessizce unutulmasını engellemek, işlenen suç ve ihlallerin yanı sıra, çekilen acıların, susturulan seslerin ve direnişlerin kayda geçirilmesi olarak tanımlanmıştı. Mahkemenin 24-27 Haziran 2004 tarihli oturumları İstanbul'da yapıldı.
Açık Radyo sayfasından aktarıyorum: "İstanbul oturumu iki yıldır süren ve Londra, Mumbai, Kopenhag, Brüksel, New York, Japonya, Stockholm, Güney Kore, Roma, Frankfurt, İspanya, Tunus ve Cenevre’nin de aralarında bulunduğu 20 oturumun gerçekleştiği sürecin son noktasıydı. Türkiyeli barış aktivistleri tarafından düzenlenen, dünyanın dört bir yanından ve farklı kesimlerden yüzden fazla kişinin geldiği, 10 farklı ülke yurttaşlarından oluşan bir Vicdan Jürisi ve 54 kişilik İddia Heyeti ile, neredeyse kusursuz bir üzüntü, öfke ve lanetleme senfonisiydi. İddia Heyeti Başkanı olan uluslararası hukukçu, Profesör Richard Falk ve insan hakları savunucusu Chandra Muzaffer gibi sınırlar ötesi halk hareketinin üst düzey liderlerini; ünlü yazar Arundathi Roy gibi doksanlı yılların aktivistlerini; daha da genç nesil aktivistlerden, tüm dünyanın alkışladığı, Irak’ın ekonomik olarak nasıl sömürgeleştirildiğini ortaya koyan Herbert Docena’yı, savaşla ilgili en güvenilir kaynaklardan biri olan Dahr Jamail’i, foto muhabiri Mark Miller’la birlikte, dünyanın Felluce’nin yerle bir edilişini belgeleyen bir video kayda sahip olması için hayatını tehlikeye atan Rana Mustafa gibi kişileri bir araya getirdi."
Barış İçin Akademisyenler Bildirisi
Maalesef bu "senfoni"nin arkası dünyada da bizde de gelmedi. Aralık 2008’deki Güneş Harekâtı ile 2015'teki Şehit Yalçın Harekâtı sessizce izlendi ta ki, 11 Ocak 2016'da 1128 imzalı Barış İçin Akademisyenler Bildirisi yayımlanıncaya kadar. Takip eden hafta içerisinde imzacı akademisyen sayısı 2212'ye ulaştı. Derhal soruşturmalar, ihraçlar, yargılamalar ve elbette hapis cezaları verilmeye başladı.
Elbette bu "entelektüel" itiraz askeri operasyonları etkilemedi. Aynı yılın Ağustos ayında Fırat Kalkanı Operasyonu yapıldı. Bunun tamamlayıcısı olarak sunulan 8 Ekim 2017’deki İdlib Harekâtı'nı 2018'de Afrin'e yönelik Zeytin Dalı Harekâtı ve 2019'daki Barış Pınarı Harekâtı izledi. Özellikle köpürtülen dış ve iç tehdit paranoyası, sürekli tırmanan askeri harcamalar, her gün biraz daha pervasızlaşan sınırötesi harekâtlar Türkiye toplumunu sürekli savaş ikliminde tutuyor. Bu bir sonuç değil aslında, bir siyaset etme biçimi, iktidarda kalma yöntemi. Nekro-politik diyor buna uzmanları.
Çehov’un duvardaki silahı
Sosyal bilimlerde "Kendini Gerçekleştiren Kehanet" diye bir kavram vardır. Beklenti Etkisi, Pygmalion Etkisi diye de bilinen bu etkiyi belki de en edebi şekilde Rus edebiyatının büyük ustası Anton Çehov şöyle anlatmıştır: "Hikâye ile alakalı olmayan her şeyi kaldırın. Eğer ilk bölümde 'duvarda bir tüfek asılı' diyorsanız 2. veya 3. bölümde o silah patlamalıdır. Eğer ateşlenmeyecekse o silah orada asılı olmamalıdır." Sadece Türkiye’de değil, neredeyse tüm dünyada silahlar hep duvarda asılı. Kullanmak için bahane de çok.
Alman filozof Immanuel Kant, 1795 yılında yayımlanan “Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme” adlı eserinin giriş kısmında, “ebedi barış” sözünün esin kaynağı olarak Hollandalı bir hancının, üzerine mezarlık resmi çizilmiş tabelasından sözeder. Kant, "tabela üzerindeki mezarlık resmi ile hancı neyi anlatmaya çalışmaktadır?" diye sormuş ve bu soruya olası cevapları şöyle sıralamıştır: "Birinci Cevap: Ebedi barışın ancak resimdeki mezar gibi ölümcül huzurda mümkün olmasıdır. İkinci Cevap: Ebedi barışın ancak harbe doymayan hükümdarların bütün dünyayı yok edip insanlığı ortadan kaldırmasından sonra mümkün olmasıdır. Üçüncü Cevap: Ebedi barışın hayalperest filozoflar tarafından uydurulan rüya bir hali olduğudur."
Galiba üç cevap da doğru.