İçeriğe geç

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Yılbaşı Kutlamaları – Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Yılbaşı Kutlamaları – Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

Son yıllarda adet olduğu üzere yılbaşı “pagan gelenek” midir, “Hıristiyanların günü” müdür, “kapitalistlerin icadı” mıdır tartışmaları içinde bir yılı daha geride bırakıyoruz (ya da bıraktık). Yeniyıl iyimserliğini bozmamak için bu hafta siyasi bir konuda yazmak istemeyince, yılbaşı konusunun takvimlerle ilgili yanını masaya yatırmak iyi olur diye düşündüm.

31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gece ne zaman önemli olmaya başladı? Bunun hikayesi uzun ama şunu kestirmeden söyleyebiliriz. Yılbaşı Roma İmparatorluğu’nda MÖ 222 yılına kadar 1 Mayıs, MÖ 153 yılına kadar 15 Mart idi. Bu tarihten sonra 1 Ocak oldu ve bu gelenek çeşitli kesintilerle de olsa günümüze kadar geldi. Anlayacağınız üzere günün İsa’nın doğum tarihiyle falan ilgisi yok! Çünkü bu tarihte henüz İsa diye biri yok dünya yüzünde. Bugün, bilim insanları, İsa’nın Milat denilen yıldan 4 ila 6 yıl önce doğmuş olduğunu düşünüyorlar. (Elbette İsa’nın hiç yaşamadığını düşünenler de var). Dört İncil içerisinde İsa’nın doğumuna sadece Matta ve Luka İncillerinde değiniliyor. Her ikisinde de kesin bir tarih belirtilmiyor.

Hristiyanlığın ilk dönemlerinde “Doğum günü” pagan bir gelenek olarak görülüyordu ve Hristiyanlar da kendilerini paganlardan ayrıştırmaya özen gösterdiği için doğum günü kutlamalarına rastlanmadığı gibi İsa’nın ne zaman doğduğuna da fazla önem atfedilmiyordu. 2. yüzyılın sonunda yaşayan İskenderiyeli Klement, İsa’nın doğumu için 18 Kasım, 20 Mayıs; vaftizi içinse 6 Ocak, 10 Ocak, 19 Nisan, 20 Nisan gibi tarihleri öne sürdü. Klement’in çalışmalarında 25 Aralık’tan hiç bahsedilmiyordu.

Hristiyan alimler, büyük, ilahi olayların aynı tarihte yaşandığına ilişkin Yahudilikten gelme inanışla İsa’nın ana rahmine düştüğü ve öldürüldüğü günün aynı olduğuna inanır. Yuhanna İncili’ne göre İsa, Yahudilerin Pesah Bayramı’ndan bir gün önce yani Yahudi Ay takvimine göre 14 Nisan’da; Matta, Marko ve Luka’ya göre ise “Son Akşam Yemeği”nin ertesinde yani 15 Nisan’da çarmıha gerilmişti. 15 Nisan, Roma Güneş takvimine göre 25 Mart’a denk geliyor. Bu tarihin aynı zamanda İsa’nın ana rahmine düştüğü tarih olduğuna inanıldığı için bunun 9 ay ertesine denk gelen 25 Aralık tarihinin belirlendiği düşünülüyor.

4. yüzyılda I. Constantinus döneminde Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olunca vaftiz olmak için ölüm döşeğini bekleyecek olan imparatorun bağlı olduğu inanç gereği, Güneş Tanrısı’nın doğumu (Sol Invictus) için aynı gün kutlanan festivalin yerini alması için 25 Aralık tarihinin seçildiği sıklıkla söylenir. Hem bu dönemde Hristiyan alimlerin yaptığı tartışmalar hem de Romalıların Hristiyanlığı mümkün olan en hızlı şekilde yaymak için geçmişin pagan geleneklerinden yararlanma arzusunun 25 Aralık’ın belirlenmesinde rol oynadığı anlaşılıyor.

Hıristiyan mezheplerine göre “yılbaşı”

Ancak Katolik dünyasında dini yılbaşı olarak, bazen İsa’nın doğduğu kabul edilen 25 Aralık, bazen Bakire Meryem’e İsa’nın doğumunun müjdelendiği gün adına Paskalya Yortusu’nda önce kutlanan Tebliğ Bayramı’na izafeten 25 Mart gününü yılbaşı kabul ediliyordu. Aslında 25 Mart, güneş takvimlerinin en ünlüsü, adını icat eden Jül Sezar’dan alan Jülyen Takvimi’nin kabul edildiği yıl, yani MÖ 46 yılında, gündüzle gecenin eşit olduğu 21 Mart’a denk geliyordu. Roma İmparatorluğu’nun devamı, asıl adıyla Doğu Roma İmparatorluğu, bizim Bizans İmparatorluğu dediğimiz varlık ise bildiğiniz gibi Ortodoks’tu. Ortodoks inanışına göre İsa’nın Doğum Günü olarak “Yaradılış’ın 5509. yılının 1 Eylül” ü (Jülyen Takvimi’ne göre 14 Eylül günü) kabul ettiler. Sonradan bu tarihleri birkaç değiştirdiler. İsa’nın doğum tarihi 21 Mart oldu.

4. yüzyılda özellikle Küçük Asya(Anadolu) ve Mısır’da 6 Ocak tarihinin de yaygın bir şekilde benimsendiğini görüyoruz. Bu tarihin kabul edilmesinin arkasında İsa’nın doğumuyla, 30 yaşında vaftiz edildiği günün aynı olduğu inancı yatıyor. Bu da kullanılan takvimle ilgili bir durum. Ortodoksların kullandığı yeni Gregoryan takvimiyle Jülyen takvimi arasında 13 günlük bir fark olduğu için aslında bu Katoliklerin 25 Aralık’ı ile aynı gün. İsa’nın doğumunu 6 Ocak’ta kutlayan Ermeni Ortodoks Kilisesinin dışında dünya üzerindeki Ortodoks Hristiyanların yüzde 39’unun yaşadığı Rusya’da Noel arifesi 6 Ocak’ta kutlanıyor, 7 Ocak ise İsa’nın doğduğu gün olarak kabul ediliyor. Belarus, Mısır, Etiyopya, Gürcistan, Kazakistan, Makedonya, Moldova, Karadağ, Sırbistan ve Ukrayna da İsa’nın doğumunu 7 Ocak’ta kutluyor.

Roş Aşana

Miladi takvime göre 2026 yılı, Yahudiler için 5786 yılı olacak. Bu neden böyle? 13. yüzyılda Yahudi din adamları ortak bir karar alarak, İbrani takvimindeki yıl sayısının dünyanın yaratılışının sembolik tarihi ifade ettiğini ilan etmişlerdi. Yani ilk insanın yaradılışı, dünyanın yaradılışı ve bu bağlamda İbrahimi gelenekten gelen Museviliğin ortaya çıkmasının başlangıç noktasıda topluluk tarafından kabul edilen başlangıçta birleşmişti. Musevilerin kullandığı takvim 12 aydan oluşan bir yıllık bir takvim olup, ay isimleri sırası ile şunlardır: 1.Tishri 2.Cheshvan, 3.Kislev, 4. Tebeth, 5.Shebat, 6.Adar, 7.Nisan, 8.Iyyar, 9.Sivan, 10.Tammuz, 11. Abl ve 12.Elul. Yahudi Takvimi bir Ay Takvimi olmasına rağmen, ki bu yüzden aslında her ayın ilk günü yeni ayın ilk görünmesiyle başladı, 4. yüzyıl itibarıyla, Takvim Yahudi yeni yılının başlangıcı olan Roş Aşana, yılın ilk ayı olarak kabul edilen Tişri (Eylül-Ekim) ayının ilk günüydü, ancak takvim bu ilk günün hiçbir zaman Çarşamba, Cuma ve Pazar günlerine denk gelmeyeceği şekilde düzenlenmişti. Önümüzdeki ilk Roş Aşana 11 Eylül 2026 Cuma akşamı başlayıp 13 Eylül 2026 Pazar akşamı sona erecek. Miladi Takvim’e göre Yeni Yıl olan 31 Aralık/1 Ocak gecesi de İsrail’de yaygın olarak kutlanır ve Sylvester veya sivil yeni yıl olarak anılır.

Hicri, Rumi ve Miladi takvim kargaşası

Tarih içinde Hicri ve Rumi takvimi kullanan Osmanlı ülkesinde ‘Miladi’ yılbaşı kutlaması elbette yapılmazdı. Hicri Takvim, adı üzerinde Hazreti Muhammed’in 622 yılında Mekke’den Medine’ye göçünü başlangıç kabul ederdi. İslami kaynaklara göre Hicret’in ne zaman başladığı, ne zaman bittiği konusunda farklı tarihler veriliyor var yaygın olarak kabul edildiği üzere Hicret, Miladi Takvim’e göre 20 Eylül 622’de tamamlanmıştı. Bu gün Arabi 8 Rebiülevvel gününe rastlıyordu. Ancak yeni takvimin başlangıcı Rebiülevvel değil eskisi gibi Muharrem oldu. 1 Muharrem’in (takvimin kabul edildiği yıl Miladi Takvim’e göre 16 Temmuz 622) özel bir gün olması söz konusu değildi.  Ay’ın çevrimlerini esas alan Hicri Takvim, Güneş’in çevrimlerini esas alan Miladi Takvim’e göre 11 gün kadar kısa olduğundan, “yılbaşı” her yıl farklı bir güne rastlardı. Muharrem ayının uyandırdığı duyguları Faruk Nafiz Çamlıbel’den öğrenelim:

“Hicri yıla girdiğimizi biz esaslı olarak Muharremin onuncu gününde anlardık. Aşure günü dediğimiz Muharremin onunda bir hayli asır evvel Kerbela vakası olmuş ve son peygamberin torunu Hüseyin şehit edilmişti. Böyle yürekler acısı bir vakanın yıldönümüne tesadüf eden bir günde ağzımızın tadını yerine getirmek için, kazanlarda pişirilen ve kaselerle dağıtılan aşureler kafi gelmezdi. Bu yüzden biz, hicri yılın ilk ayına matem hazırlıdğı ve gözyaşıyla adım atardık.”

Çok karışık bir bölüm olduğunun farkındayım, o yüzden bir özet cümlesi eklemeliyim: Bu tarihçe şunu göstermiş olmalı ki, 1 Ocak, İslamcı çevrelerin iddia ettiği gibi Hristiyan ilahiyatı ile ilgili bir tarih değil. Hatta pek çok Hıristiyan için hiç makbul bir tarih değil. Yılbaşı kutlama geleneğinin Noel’le de bir ilgisi yok.

Osmanlı’da yılbaşı kutlaması

Osmanlı devlet ricalinin bunun farkında olduğu anlaşılıyor, çünkü halkın değilse bile Saray mensuplarının Miladi yılbaşı kutlamalarına katılımı ilk kez 1 Ocak 1829 günü olmuştu. O yılbaşı, İstanbul’daki İngiliz elçisi, Haliç’teki bir gemide büyük bir balo düzenlemişti. Baloya Osmanlı devlet adamları da davet edilmişti. Davetliler yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sona sandallarla gemiye gitmişler ve sabaha kadar eğlenmişlerdi. Katılımcılardan Serasker Hüsrev Paşa, Kazasker Yahya Bey’in sorusu üzerine balonun kafir işi olduğunu ancak devletçe katılmanın icap ettiğini söylediyse de, Padişah II. Mahmud’a baloyu ballandıra ballandıra anlatmıştı.

Kültür tarihçisi Taha Toros, Batılı anlamda yılbaşı kutlamalarının, İstanbul, Selânik ve İzmir’de başladığını belirtir: “Yenilik limanlardan girer, sözü doğrudur. Selânik, İzmir ve İstanbul’daki gayrı müslimler, yeni yılın gelişini, batıda olduğu gibi kutlarlardı. Türkler’in yılbaşına eğilimleri ise, Tanzimat’tan sonra ve özellikle Kırım Savaşı sırasında olmuştur. Padişahlarımız, zaman zaman, İngiliz ve Fransız sefarethânelerindeki eğlencelere katılıyorlardı. Hâriciye mensuplarımız da, yılbaşlarında bazı Frenk ailelerin tertiplediği balolara katılmışlardır. Türkiye’de yılbaşının aydın kesimce kutlanması, meşrutiyet inkılâbıyla başlar ve bunda Jön Türkler’in büyük rolü vardır.”

Nitekim II. Meşrutiyet’i (1908) izleyen yıllarda yılbaşı adeti, Müslüman-Türklerin aydın kesimleri arasında yayılmaya başlayacaktır. İstanbul’da kadın ve erkeğin beraber yılbaşını kutladığı ilk mekânın açılışını Enver Paşa’nın yaptığı söylenir.

Hicri Takvim’in kullanılmasında ortaya çıkan 11 günlük farkı ortadan kaldırmak için 15 Şubat 1332 gününün 1 Mart 1917 olarak kabul edilmesiyle yürürlüğe giren Rumi Takvim’le birlikte Batı ile kutlamalarda bir eşzamanlılık görülmeye başladı. Mesela Refik Halit Karay’a göre halkın Miladi yılbaşı adetiyle tanışması 1917 Rus Devrimi’nden sonra İstanbul’a akın eden Beyaz Ruslar (Haraşolar) sayesinde olmuştu:

“Mütareke yılbaşılarına kadar bizler, saat 12’yi çalarken ışıkların söndürülmesi düzenbazlığını bilmezdik; limandaki vapurların da bu merasime düdük çalarak katılmalarını işgal senelerinde öğrenmiştik. Esasını ararsanız, müslüman halkı Beyoğlu tarafına alıştıran da haraşolar oldu… Arkasından gelen garblılaşma hareketi, kaç göçün kalkması, balolara rağbet, bize yılbaşı geceleri sabahlama adetini de kabul ettirdi. Ama dikkat ediniz: Bu adetin sadece eğlence tarafını almışızdır. Zira bizdekinin Hıristiyanlardaki gibi dinle alakası yoktur, hayır ve hasenat işlemekle de, hele bir hafta evvel gelen Noelle de! Tuhafı şudur ki, tek geleneğimize dayanmayan bu yeni adete, yani yılbaşı sabahlamasına, bütün adet ve bayramlarımızdan fazla gayretle, dört elle sarılmış haldeyiz! Meğerse lazımmış. Bakalım şehirden köye de gidecek mi?”

Cevabını açık sözlü yazarlarımızdan Ahmet Rasim şöyle verecekti:

“Evvelleri biz Türkler yılbaşı günlerinde başımızı sokmadığımız yer kalmazdı… Galata, Beyoğlu, kısacası Ortodoks takvimini tutan milletlerin cümlesine kendimizi davet ettirir, sabahlara kadar eğlenirdik. O ne hovardalık rezaleti, ne sefahat gecesi idi!… Aşağıda, yukarıda ne kadar genelev varsa, kapılar çekilir, her gazino, kahve, her koltuk (meyhanesi) bir kumarhane. Her sokakta çalgı, saz eğlencesi, çengi, köçek… Her evin odasında bir ziyafet sofrası… Üstünde hindiler, yemişler, rakılar, biralar, etrafında türlü türlü erkekler… Evin birinden çık ötekine gir… Kumarhanenin birinde yutul, ötekinde kazan!… Fuhuşa, sarhoşluğa ait hangi ve kaç türlü vasıta varsa hepsi ayakta, bildiğimiz karnavallar, yahut eski Roma’nın satürnalleri burada akşamleyin dirilir sabahleyin can çekişirdi…”

Ercümend Ekrem Talu da “Yılbaşı gecesinde kumar oynayarak talihini denemek adetti. Şimdi St. Antuan Kilisesi’nin olduğu yerde bazen tiyatro, bazen de Konkordiya’nın fuaye kısmı, Kristal, Kafe dö Konsers, Lüksenburg kahvesi o gecenin şerefine birer kumarhane kesilirdi” diyor.

Cumhuriyet’in yılbaşı kutlamaları

Ahmet Rasim’in anlattığı türden değil, günümüzdekilere benzer yılbaşı kutlamasının adet olması Cumhuriyet’le birlikte olmuştu. Miladi takvimin kabul edildiği 1925 yılını 1926’ya bağlayan gün tatil günü olmadığı için, işin eğlence kısmı eksik kalmıştı. Bu eksiklik bir yıl sonra giderildi ve 1926 yılını 1927’ye bağlayan cuma günü ilk kez yılbaşı kutlaması yapıldı. Elektrik İdaresi’nin saat tam 12’de kentin bütün ışıklarını bir dakika söndürmesi geleneği de o yıl başladı. Halk yılbaşı kutlamasını pek sevmiş olmalıydı, çünkü ertesi yıl, eğlence yerleri tıklım tıklım dolmuştu. Ama yılın en popüler eğlencesi kumarhane olarak işletilmeye başlanan Yıldız Sarayı’na gitmekti. Bu tarihten sonra yıllardır hasetle seyredilen Beyoğlu eğlenceleri hızla yurda yayıldı. Dergiler, özel yılbaşı sayıları çıkarmaya, gazinolar balolar düzenlemeye başladı.

Piyangosuz olmaz!

1926 yılında Türk Ocakları Üçüncü Kurultayı’nda gelir kaynağı olarak “kanunen caiz piyango vesaire” denilerek eşya piyangolarının yolu açıldı. Bu furyadan Ocak 1926’da “keşide edilecek” olan Adana Türk Ocağı Menfaatine Piyango Bileti ile talihlilerin Ford otomobil, piyano, dikiş makinesi kazanması mümkündü. 1 Eylül 1926 tarihli Bursa Türkocağı Piyangosu’nda ise otomobil, duvar halısı, heykelli salon saati, ziynet kol saati, ipek başlı hamam takımı, hamam bornozu, Bursa mamulatından ipekli gömleklik, altın uç mürekkepli kalem, hokka kalem, “âlâ cinsten” Bursa el havlusu, fantezi kâğıt zarfı kazanmak mümkündü. 1 Temmuz 1927’de çekilecek olan Türk Ocakları Merkez Heyeti Menfaatine Piyango’nun ödülleri ise çok daha büyüktü: 6 bin lira kıymetinde Buik otomobil, 3 bin lira kıymetinde Şevrole otomobil, bin lira kıymetinde mükellef bir salon takımı, bin lira kıymetinde mükellef bir yatak odası takımı, bin lira kıymetinde bir yazı odası takımı ile bin lira kıymetinde bir piyano…

16 Şubat 1925’te kurulan (ve 24 Mayıs 1935’te adı Türk Hava Kurumu’na çevrilecek olan) Türk Tayyare Cemiyeti hava kuvvetlerine pilot yetiştirmesi ve uçak alması için çeşitli gelir kaynaklarıyla donatılmıştı. Bunlar arasında, biraz özendirme, biraz zorlama ile halktan bağış toplama, iki cıva madeninin geliri, Uşak Şeker Fabrikası’nın ilk hasılatı, makara ve iplik fabrikası kurma imtiyazı, tütün-içki gibi tekel maddelerinin gelirinin yirmide biri, eski pulların satışından elde edilen gelir, fitre-zekât ve kurban derilerinden elde edilen gelirin yarısı, “Atatürk’ün Büyük Nutku”nun satış geliri, askerlikten terhis belgelerinin bedeli, el ve duvar ilanları basma imtiyazı ile nakit piyangosu düzenleme imtiyazı vardı. Aslında daha 1925 yılında Türkiye Tayyare Cemiyetleri Mektepleri yararına düzenlenen piyangoda nakit ödülü veriliyordu, ancak bu yetki 9 Ocak 1926 tarihinde kabul edilen kanunla Tayyare Piyangosu’na devredilmişti. Daha sonra çıkarılan bir kanunla birlikte, verdiği ödülden hiç kesinti yapılmayan tek piyango, Tayyare Piyangosu olmuştu. İlk Tayyare Piyangosu çekilişi 19 Nisan 1926 günü yapıldı. Büyük ikramiyeler bir adet 20 bin lira, bir adet 15 bin lira, bir adet 10 bin liraydı ve toplam 1.752 kişiye ikramiye dağıtılacaktı. Şubat 1927’den başlayarak her ayın 11’inde çekiliş yapılmasına ve bir yılda altı çekilişlik iki tertip düzenlenmesine karar verildi. Birinci Keşide’nin büyük ikramiyesi 40 bin lira iken, Altıncı Keşide’nin büyük ikramiyesi 300 bin liraya çıkıyordu.

Hediye zamanı

Dünya Büyük Buhranı dalgalarının Türkiye’ye ulaştığı 31 Aralık 1929 gecesini, elitler, Ankara Palas’ta kutlarken, Hariciye Köşkü’ndeki yılbaşı balosunu “Gazi Hazretleri” şereflendirmişti.  1 Ocak 1929 tarihli Akşam gazetesinin yeni yıl tebriği şöyleydi: “Bu gece yarısı, yeni sene başlıyor. Kari’lerimize (okurlarımıza)  saadet temenni ederiz. Bu gece saat tam on ikide 1928 senesi bitiyor, 1929 senesi başlıyor. Yıl başı bütün milletler için bir nevi medenî bayramdır. Bilhassa garplılar yıl başını büyük sevinçle tes’it ederler (kutlarlar), çocuklara hediyeler verirler, birbirlerini tebrik ederler…”  2 Ocak 1931 tarihi Son Posta gazetesinden öğreniyoruz ki Maksimbar’da bin kişi, Tokatlıyan’da beş yüz kişi, Turkuaz’da beş yüz kişi, Gardenpark’ta beş yüz kişi, Ambassador, Papağan ve Salon Ruj gibi lokallerde yüzer kişi olmak üzere yaklaşık 3 bin kişi yılbaşı eğlencelerine katılmıştı.

Yılbaşı’na geleneklere aykırı olduğu için karşı çıkanlar yanısıra, olaya daha sınıfsal açıdan bakanlar da vardı. Sabiha Zekeriya’nın [Sertel] sorumlu müdürlüğünü yaptığı Resimli Ay dergisinin 15 Ocak 1931 tarihli sayısında yer alan “Yeni yılı nasıl karşıladılar” başlıklı yazıda, yukarda adılan eğlence mekanlarına değinildikten sonra büyük çoğunluğun yeni yıla evlerinde, sokaklarda ve hatta kaldırımlarda girdiğini belirtiyor ve şöyle devam ediyordu: “Zaten yılbaşı gecesi, iki taraflı hayat tarzının daha bariz ve kabarık bir surette meydana çıkartmaktan başka bir işe yaramıyor.”

Gökhan Akçura anlatıyor: “Yılbaşı mitolojisinin ana çarkı alış verişte yatar. Bakmayın gazete ve dergilerin ‘yeni yıl’ başlığı altında geçmişi ve geleceği yorumlamalarına. Basının, takvimin bu aralığında ana görevi arka sayfalara bol bol reklam almaktır. Ne demiştik “sene nihayeti hediye zamanıdır”. En iyi hediye de bizimkidir. Tüm ilanlar bunu söyler. Sabuncakis Çiçek Ticarethanesi çiçek ve çiçek ağaçlarının yılbaşı için hazır olduğunu ilan eder. Venüs müstahzaratları “en makbule geçecek hediye”nin kendi parfümleri olduğunu hatırlatır. Sümerbank Yerli Mallar Pazarı yılbaşı için “şık, güzel, ucuz, sağlam” seçenekler sunar. Öte yandan Colombia müessesesi “sene başında herkese sevinç bahşedecek bir hediye”nin ancak yeni bir plak serisi olabileceğini belirtir. Önerileri de Eva’nın söylediği Desdemona, Princesitta ve Santa Lucia şarkılarıdır (1932). Gramofonları radyolar takip eder ve yılbaşı programlarını daha iyi dinlemeniz için, size kendi markalarını önerirler. Elektrik Şirketi’nin (SATIE) ise haklı bir uyarısı vardır: ‘Bu müşkül zamanlarda paranızı abes hediyelerle israf etmeyiniz. Dostlarınıza tercihen, mevcudiyeti ve istimali hergün sarfettikleri kuvveti hafifletecek, evlerini güzelleştirecek şeyler takdim ediniz’. Bunların ne olduğu ise hemen altında yer alan binbir çeşit elektrikli eşya resimlerinden anlaşılmaktadır. Yılbaşının en önemli reklamverenlerinden biri de elbette içki üreticileridir. Kocataş Lüks Şampanya Gazozu yılbaşını kutlarken kendisini unutmamamızı hatırlatır. Tekel’in (o zamanki adıyla İnhisar) likör ve şarapları da “Yılbaşında ağız tadiyle içki içmek istersek” uygun fiyatlariyle seçenekler sunacağını açıklar (Milliyet, 31 Aralık 1931).

Yılbaşı’nın resmi takvime girmesi

1935 yılında “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” teklifi kabul edildiğinde ‘medenileşme’ projesinde bir merhale daha tamamlanmış olmuştu.  Beyoğlu’ndaki J. İtkin terzisi de bu nedenle, yılbaşından bir hafta evvel verdiği ilanda “smoking ve frakını giyerek” şıklaşmamız gerektiğini hatırlatmıştı. Türkiye’nin ilk hijyenik kadın bağı markası olan Femil ise, Tan gazetesinin 1939 yılı yılbaşı sayısına verdiği ilanda bir gerçeği açıklamakta fayda görmektedir: “Balolarda bile en ince elbiselerimiz altında sezilmez, her hareketimizi kolaylaştırır, mikropsuz, temiz ve sıhhî bir idealdir.”

Bu ilk resmi tatil gününün ertesinde Son Posta gazetesi muhabiri, gözlemlerini şöyle aktarıyor: “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.” Peyami Safa ise Tan gazetesinde şöyle yazıyordu: “Birkaç sene evveline gelinceye kadar biz Müslümanlar için yılbaşı kelimesi, Noel, paskalya, karnaval veya herhangi bir yortu gibi, seyircisi ve yabancısı olduğumuz bir âlemin günlük ve od ağacı kokan alaca karanlık âyinlerinden farksızdı. Birkaç senedir, bir de baktık ki, medenî sebeplerle benimsediğimiz bu yılbaşı da, Noel gibi, Hazreti İsa şerefine, İncilin yasak ettiği günahları işlemeye dünyanın her yerinde vesile teşkil eden hoş bir eğlence imiş.”

Atatürk’ün dolaylı da olsa ilk kez ‘Yılbaşı tebriki’ yayımlaması, 1938 yılında oldu: “Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren birçok telgraf gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasıyla iletilmesini buyurmuşlardır.”

1939 yılı yılbaşı, Atatürk’süz geçen ilk yılbaşı olarak çok hüzünlüydü. İkinci Dünya Savaşı yıllarının yılbaşları ise yokluklar yüzünden en azından sıradan insanlar için tatsız…

Büyük atraksiyonlar dönemi

Savaş sonrasında radyonun yaygınlaşmasıyla birlikte Türkiye Radyoları’nın hazırladığı özel yılbaşı programları, şöhretli sanatçıların rol aldığı skeçler, şarkılar ve türkülerden oluşan konserler, oyun havaları ve 1940’tan itibaren eski adıyla Tayyare Piyangosu yeni adıyla Milli Piyango çekilişi yılbaşı kutlamalarının tipik unsurları oldu; Nimet Abla, “Tek Kollu Cemal”, “Uzun Ömer” ve “Cüce Simon” piyango döneminin “uğurlu” isimleri olarak zihinlere kazındı.

“Fitne Fücur” takma adıyla gazete ve dergilerde yazıları yayımlanan dönemin ünlü dublaj sanatçısı, çevirmen, yazar Adalet Cimcoz 1 Ocak 1948 tarihli Salon dergisindeki yazısında dönemin modasını şöyle betimliyordu: “Parkoteli’nde gördüğüm Bayan Muallâ, Robert Pike’nin bir tuvaletini giymişti, fil dişi, omuzlarını ve sırtını açık bırakan bu gece elbisesi akşamın en güzel kadınına, güzelliğine bir kat daha yardım etmiş, dirseklerini geçen siyah uzun kolluklar kibar hâlini bir kat daha aksantüe etmişti (vurguluyordu). Parkoteli’ndeki en güzel, en şık ve en zarif kadın muhakkak ki Bayan Fatma Tatari’nin giydiği payet işlemeli tuvaletti, bu güzel kadınımız çikleti geceleri bile çiğniyor.”

1951 yılına ait bir gazete ilanındaki programdan da dönemin eğlence tarzını çıkarabiliriz: “Tepebaşı Gazinosu’nda Sabite Tur Gülerman, Radife Erten, Süheyla Panseler ve Ayten Arıkan’ın “muazzam saz heyeti” eşliğindeki konserinin haricinde 1) Büyük Atraksiyon: Kovboy Düo Conover (Bu atraksiyon Amerika, Avrupa ve diğer kıtalarda büyük heyecanlar uyandırmıştır.) 2) Jak Kelli (Dünyaca şöhret yapmış jonklör), 3) Margalitta (Eşsiz akrobati mucidi), 4) Jaffa Floretta (İsrail’in beş lisandan okuyan şantörü), 5) Meşhur Brezillian Baleti, 6) Cenubi Amerikanın samba, rumba ve mambo kraliçesi Marina Biligsley.”

Gazetedeki programda yer alamayan ayrıntıları ise, Baki Süha Edipoğlu’nun 1952 yılının son Yirminci Asır dergisindeki yazısından öğreniyoruz: “Bu yıl İstanbul Radyosunun bir çok ses sanatkârlarının ve şehrimizdeki dans okestralarının iştirak ettikleri yılbaşı programını üç genç eleman idare ettiler: Küçük Sahne aktörlerinden Mücap Oflu[oğlu], Orhan Boran ve Uğur Boran.”

Sözü yine Gökhan Akçura’ya bırakıyorum: “Yılbaşı konusunda en sık yazan isimlerden biri de Fikret Adil’dir. Üstadın yıllar boyu o gazeteden bu gazeteye geçerek yazdığı günlük fıkralar, doğal olarak yılda bir kez de yılbaşına rastlamaktadır. 1953 sonunda kaleme aldığı yazıda söze felsefe yaparak girer: ‘Yarın, geceyarısı, bir yeni yıla giriyoruz. Acaba yıl, bunun farkında mıdır, ve, hakikatte böyle bir zaman ölçüsü var mıdır?’ Biz derin derin bu sorunun cevabını düşünürken, Adil birden somut konulara dalar. Yılbaşında dışarda yenen yemekler kötüdür, içkiler de kalitesiz… ‘En iyisi üç, beş arkadaş ve aile evlerde toplanıp bu geceyi geçirmektir.’ Fikret Adil 1957 yılı sonunda da yılbaşı karşısında derin düşüncelere dalar: ‘İşte ömrümüzden bir yıl daha geçti. Neler kaybettik? Biz insanlar tuhaf mahluklarız. Sadece takvimin tâyin ettiği bir tarihe, bir durağa gelince hemen kazancımızı, kayıbımızı hesaplamağa başlarız. Hesapsız yaşanmaz diyeceksiniz. Sanki hesaplı yaşayabiliyor muyuz? Esas mesele yaşamaktadır. Hesapta değil.’”

Feza Kürkçüoğlu diyor ki, “Hediye deyince aklımıza 1954 yılı yılbaşı günü geldi. O yıl İstanbul’da yine bir yılbaşı telaşı sürmektedir. Yılbaşı kutlaması yapabilecek bütçesi olmayanlar, yoksullar için o yılbaşının diğer günlerden bir farkı yoktur. 29 Aralık günü gazetelerde çıkan bir haber İstanbullu yoksulları çok sevindirir: ‘İstanbul Balıkçılar Cemiyeti’nin fakirlere yılbaşı armağanı olarak kişi başına 20 kilo hamsi verilecek.’ 29 Aralık 1953 tarihli Hürriyet gazetesinden okuyalım: ‘Balıkçılar Cemiyeti, Belediyeye müracaatla son günlerde bol miktarda avlanan hamsi balıklarını denize dökmiyerek, bunları yeni yıl hediyesi olarak fakir halka dağıtacağını bildirmiştir. Cemiyet bugün ve yarın, mahalle muhtarlarından alınan fakirlik vesikalarını gösteren vatandaşlara 20’şer kilo hamsi balığı dağıtacaktır.’”

Dansöz devrimi

Batı kültürünün yavaş yavaş tüm ülkeye nüfuz ettiği 1960’lar, 1970’lerde Hilton, Park ve Divan otellerinde serpantinli ve konfetili yılbaşı kutlamaları giderek yaygınlaşacaktır. Televizyonda ilk yılbaşı özel programı 1973 yılında yapılır. Yayın 11 saat sürer. Daha sonraki yıllarda televizyon evde oturanların tek eğlencesi olacaktır. 1980’lerde yılbaşını kış tatili ile birleştirip ‘bir yerlere kaçma’ modası başlar.

Ve 1980’i 1981’e bağlayan gece, saat 00.05’de TRT ekranlarında ünlü göbek dansçısı Nesrin Topkapı fırtınası eser! Beş dakilalık ilk dansı ertesi yıl yedi dakikalık dans izler. Üçüncü yıl ise 10 dakika ekranlara kilitleriniz. 1983’ü 1984’e bağlayan yılbaşı gecesi, Gökhan Akçura’nın deyimiyle “TRT’nin hovardalık yapacağı tutar. Önce 8 dansözün yılbaşı programında yer alacağı açıklanır. Hazırlıklar sürerken bu dansözlerden ikisi “sakıncalı” bulunarak listeden çıkarılır. Kalan 6 dansöz Nesrin Topkapı, Prenses Banu, Seher Şeniz, Tülay Karaca, Firuze Sultan ve Efruz olarak sıralanmaktadır. Lakin, Nesrin Topkapı “Bu yıl da, ya ben tek başıma çıkarım, ya da hiç çıkmam,” deyiverince ortalık karışır. Son karar genel müdür Macit Akman’a kalmıştır. 31 Aralık’ta programın gidişatı gazetelerde şöyle duyurulur: ‘Yılbaşı programında yeni yıl iyi dilek mesajını Zeki Müren okuyacak; Firuze Sultan, Efruz ve Prenses Banu oryantal danslarıyla programa katılacaktır.’ Bir yıl sonra yani 1984’de ise iki dansöz kalmıştır yılbaşı ekranında: Prenses Banu ve Hülya Işıl. Bu dansözler gazetelere verdikleri beyanatta “yılbaşı göbeğini birlikte atalım,” diye buyurup şöyle devam ederler: “Oryantal dans, kadın vücudu için aynı zamanda ideal bir spordur. Bu yüzden son yıllarda bütün dünyada göbek dansına ilgi, çok büyük ölçüde… Biz de hepinize göbek atmayı tavsiye ediyoruz. Üstelik zor bir şey değil, kendinizi müziğin ritmine bırakın ve içinizden geldiği gibi oynayın. Tüm dertlerinizi bir anda unutur, yeni yıla bizimle birlikte göbek atarak girersiniz…’”

Ama bu “rind” dönemin sonu gelmiştir. 1990 sonrasında İslamcı kesimler, Noel ile Yılbaşı’nı karıştırdıkları için, yılbaşı kutlamalarına karşı çıkarlar ve 1 Ocak gününü, ‘Mekke’nin Fetih Yıldönümü’ olarak kutlamayı önerirler. Bu önerme işi giderek zorbalığa dönüşür. Son yıllar ise kültürel meydan muharabelerine gebedir…

Yazıyı Gökhan Akçura’nın derlediği bazı anekdotlarla bağlayalım:

Peyami Safa “Şu yılbaşı gecelerinin manasını bir türlü anlayamıyorum. Sevinecek ne var? Evvelâ her şey tersine; kürelarz [dünya] ve insan bir yaş daha ihtiyarlıyor, kâinat bir yıl daha eskiyor, buna ‘yeni sene’ diyorlar. Herkes ölüme bir yıl daha yaklaşıyor, buna seviniyorlar, hayatın bir parçasını kaybetmek hoş bir şeymiş gibi hep birbirlerini tebrik ediyorlar.” Ardından da ‘sakın eğlenmesinler dediğimi sanmayın’, diyerek devam ediyor: “… Eğlensinler, fakat insanla ölüm arasındaki mesafeyi aydınlatan bugünden başka bir gün bulamazlar mıydı?” derken;

Huysuzluğu ile tanınan Nurullah Ataç, “Aralığın son günü akşamı, gönlümüzde bir ümittir başlıyor. Radyodan gelen ses, koynumuzda sımsıkı sakladığımız, bize bin türlü vaatlerde bulunan Tayyare Piyangosu biletinin numarasını söylemese bile, yine ertesi gün bizim için bir saadet devresi başlayacağına inanıyoruz. Bu tatlı hülya birkaç gün devam ediyor ve sonra yeni seneye alışıp, onun yeni olduğunu unutup on iki ay sonrası için, gönlümüze hoş gelen tasavvurlar kurmaya başlıyoruz. Birkaç günlük hülya… Az mı? Zaten saadet denilen şey bir hülyadan, bizim içimizde kendimiz için icat ettiğimiz bir masaldan başka nedir ki?” diye kendinden umulmayan bir iyimserlik sergilerken,

Fikret Adil “Bir yeni yılın eskilerinden daha iyi veya üstün olması için bir sebep mi var? Amma biz, öyle olmasını temenni ederiz. Dünyada ümit kadar kuvvetli bir saadet sigortası olamaz. Ömrümüz, daha iyi günler olacağını ümit etmekle geçer. Hakikat olan şu ki, zaman zaman seviniriz, sonra üzülürüz. Bu arada yer, içer, yorulur, dinlenir, uyuruz. Takvimlerden birer birer yaprak çevire çevire, hiç değişmeyen mevsimleri yeni diye saya saya, insanların ve huylarımızın değişmeyişine, ebedî olduğuna yemin ettiğimiz aşklarımızın nefrete dönüverişine hayret ederek, zamanın hunisinden boşluğa damlayacağımız deliğe kaymakta devam ederiz. Ve yılbaşı geceleri, herşeyi unutmak isteği ile deliler gibi eğlenmeğe teşebbüs edişimizin, çılgınlarımızın asıl sebebi de budur”diyerek o yalancı mutluluk balonuna küçük bir iğne batırırken,

Refik Halid Karay noktayı koyar: “Hiçbir seneden ne fazla iyilik, ne fazla fenalık beklememeliyiz. Dünya sefil ise, bize yüz çeviriyorsa ondan alınacak intikam yolumuz şudur: O dünya ile iktifa ederek -yani yetinerek- mümkün olan zevkinden hissemizi koparmak! Yani sözün filozofçası oportünist olmak. Oportünist ve neşeli olalım, böyle olmak için antrenman yapalım.”

Ben ise 2026 yılının 2025’i aratmamasını dilemekle yetiniyorum.


Temel Kaynakça:

Akçura, Gökhan. Yılbaşı Kitabı, Om Yayınevi, İstanbul, 2002.

Feza Kürkçüoğlu, “Genç Cumhuriyet’ten bu yana ülkemizde yeni yıl kutlamaları”, 30 Kasım 2023, İstanbul Dergisi

Piyangonun Dünü Bugünü, Milli Piyango İdaresi, haz. Tarih Vakfı Adına Mete Tunçay, Milli Piyango İdaresi Yayını, Ankara, 1994.

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör