İçeriğe geç

“Ortadoğu” Diye Bir Yer Var Mı? – Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
“Ortadoğu” Diye Bir Yer Var Mı? – Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 25 Eylül 2025’te ABD-Türkiye zirvesinden sonra bir basın mensubuyla yaptığı görüşme sırasında Ortadoğu’nun gerçek bir bölge olmadığını, sadece kabileler ve köylerden ibaret olduğunu” söylemişti. Barrack, bölgedeki ulus-devletlerinin 1916 tarihli Sykes-Picot Anlaşması ile İngilizler ve Fransızlar tarafından çizilen sınırlarla oluşturulduğunu, ancak Ortadoğu’daki kimlik yapısının birey, aile, köy, kabile, topluluk ve din üzerinden şekillendiğini, ulus-devlet kavramının ise en son sırada geldiğini (hatta illüzyon terimini kullanmıştı bunun için) ifade ederek, epey tepki toplamıştı.

Tepkilere kulak asmayan Barrack, 6-7 Aralık 2025 tarihlerinde Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen 23. Doha Forum kapsamında düzenlenen “Yeni Suriye’nin Bir Yılı: İlerlemeyi, Fırsatları ve Zorlukları Değerlendirmek” panelinde de benzer şeyler söyledikten sonra “Ortadoğu’da olması gereken ilk şey”i şöyle tarif etti: “Onlara (Suriye’ye) kendi sistemlerini kendilerinin tanımlamasına izin vermeliyiz. Batı’nın ’12 ay içinde demokrasi istiyoruz’ şeklindeki beklentileriyle oraya girmemeliyiz. Zaten hiçbir zaman gerçek bir demokrasimiz olmadı. Ben bir demokrasi görmüyorum. İsrail kendisinin bir demokrasi olduğunu iddia edebilir ama bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur.”

Barrack’ın sözlerinin içeriğine dair çok şey söylendi. Benim de “1916 Sykes-Picot Anlaşması: Suçlu mu, Günah Keçisi mi?” başlıklı bir yazım var. Bu nedenle bu sefer “Orta Doğu/Ortadoğu” terimi üzerine bir şeyler yazmak istedim.

Tom Barrack

Doğu-Batı ayrımı

Doğu (Orient, Şark)-Batı (Occident, Garp) ayrımlarının ne zaman ortaya çıktığını aramaya kalkarsak, mitolojiye kadar gitmek zorunda kalabiliriz. MÖ 12. yüzyılda gerçekleştiği rivayet olunan Troyalılarla Akhalar arasındaki savaşları, MÖ 499-386 yılları arasında gerçekleşen Yunan-Pers savaşlarını, 395’te Roma İmparatorluğu’nun Doğu (Bizans) ve Batı (Roma) olarak ayrılmasını, 732’de Endülüslü Araplarla Avrupalı güçler arasındaki Poitiers Savaşı’nı, 1095-1291 arasındaki Haçlı Seferleri’ni ve 1453’te İstanbul’un fethini birer kırılma noktası olarak görebiliriz.

Dikkat edilirse bütün kırılma anları, “Batı/Garp/Occident” tarihi ile ilgili. Dolayısıyla her coğrafyanın bir Doğu’su ve Batı’sı (aynı şekilde Güney’i, Kuzey’i) olacağına göre Doğu derken kastettiğimizi her seferinde yeniden tanımlamamız gerekir. Şimdilik Batı merkezli tarih yazımının Doğu’su Türkiye’yi de kapsadığına göre, neden bahsettiğim konusunda bir şüphe olmasa gerek. Türkiye’yi merkeze koyan tarih yazımının Doğu’su ve dolayısıyla Orta Doğu’su hakkında bir literatür yok ne yazık ki.

Orta Doğu teriminin ilk kullanımı

Bölgemiz için “Orta Doğu” terimini ise ilk kez 1900 yılında İngiliz Sir Thomas Edward Gordon kullanmış. Dünya sömürgeciliğinin amiral gemisinden bir general olan Gordon yeni bir terim önermiş gibi davranmadığı için terimin çok daha önceleri kullanılmaya başladığı sanılıyor. Bazılarına göre (herhangi bir kanıt sunamamakla birlikte) 1850’lerde Birleşik Krallık’ın Hindistan Ofisi’nde ortaya çıkmış olabilir.

Terimi popülerleştiren ise ABD’li deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan. 1902’de National Review‘da yayınlanan “Basra Körfezi ve Uluslararası İlişkiler” adlı makalesinde “Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi belirtmek” için terimi kullanan Mahan, Friedrich Ratzel’in (1844-1904) 1897’de kaleme aldığı Politische Geographie (Siyasi Coğrafya) adlı eserinden sonra 20. yüzyılın en önemli kavramlarından biri haline gelen “jeopolitik” kavramının Amerikan ekolünün en ünlü temsilcisi.

Mahan’ın makalesi o yıl İngiliz gazetesi The Times‘da yeniden basıldı. Yılın sonunda da Sir Ignatius Valentine Chirol tarafından kaleme alınan “Orta Doğu Sorunu” başlıklı 20 makalelik bir dizi yayınlandı. Sir Ignatius, Orta Doğu tanımını “Hindistan sınırlarına kadar uzanan veya Hindistan’a ulaşımı sağlayan Asya bölgelerini” de kapsayacak şekilde genişletmişti. Dizi 1903’te sona erdikten sonra, The Times terimin sonraki kullanımlarından tırnak işaretlerini kaldırdı.

Alfred Mahan

Yakın Doğu yerine kullanımı

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, “Yakın Doğu” İngilizce’de Balkanlar ve Osmanlı İmparatorluğu’nu ifade etmek için kullanılırken, “Orta Doğu” Kafkasya, İran ve Arap topraklarını ifade ediyordu, bazen de Afganistan, Hindistan ve diğerlerini ifade ediyordu. “Uzak Doğu” ise Çin, Japonya, Kore gibi Doğu Asya ülkelerini ifade ediyordu. (Hâlâ da bizde böyle…)

1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüyle ​​birlikte, “Yakın Doğu” terimi İngilizce’de yaygın kullanımdan büyük ölçüde düşerken, “Orta Doğu” terimi İslam dünyasının yeni bağımsızlık kazanan ülkeleri için kullanılmaya başlandı. Britanya ordusunda (RAF) Middle East Command (Orta Doğu Komutanlığı) 1918’de kuruldu. Sömürgeler Bakanlığı bünyesinde Middle Eastern Department (Orta Doğu Bölümü) oluşturuldu ve eski Osmanlı toprağı Mavera-i Ürdün, Filistin ile Irak bu birime bağlandı. Ardından Permenant Commission on Geographical Names (Coğrafi Adlar Daimi Komisyonu), “Yakındoğu”yu yalnızca Balkanları kapsayacak biçimde tekrar tanımlarken Orta Doğu terimini de Türkiye, Arap Yarımadası, Mısır, Körfez bölgesi, İran ve de Irak’ı içeren bir bölge şeklinde belirledi. Böylelikle İstanbul Boğazı’ndan Hindistan’ın doğu kıyı kesimlerine dek uzanan bölge “Orta Doğu” şeklinde adlandırılmış oldu. Ancak, “Yakın Doğu” terimi, arkeoloji ve antik tarih de dahil olmak üzere çeşitli akademik disiplinler tarafından kullanılmaya devam etti. (Hatta günümüzde dahi Almanya ve bazı Slav ülkelerinde kullanılıyor.)

İkinci Dünya Savaşı sırasında Britanya’nın bölgedeki mandaları Filistin, Irak ve Mavera-i Ürdün’ün yanı sıra Malta ve Aden’in de kontrolü de Orta Doğu Komutanlığı’na bağlandı. İlerleyen dönemde bunlara İran ve Eritre eklendi.

ABD’nin terimi sahiplenmesi

Savaştan sonra “Orta Doğu” terimi Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde daha yaygın olarak kullanılmaya başlandı. 1946’da artık dünya emperyalizminin yeni lideri ABD’nin başkenti Washington DC’de Middle East Institute (Orta Doğu Enstitüsü) kuruldu. Terimin ABD hükümeti tarafından ilk resmi kullanımı, Süveyş Krizi ile ilgili olarak tanımlanan 1957 Eisenhower Doktrini kapsamında oldu. Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Orta Doğu’yu “Batıda Libya, doğuda Pakistan, kuzeyde Suriye ve Irak, güneyde Arap yarımadası ile Sudan ve Etiyopya’yı da içeren bölge” olarak tanımlamıştı. 1958’de ABD Dışişleri Bakanlığı, “Yakın Doğu” ve “Orta Doğu” terimlerinin birbirinin yerine kullanılabileceğini açıklamakla birlikte “Orta Doğu”yu Mısır Suriye, İsrail, Lübnan, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan Kuveyt , Bahreyn ve Katar’ı içerecek şekilde çerçeveledi.

20. yüzyılın sonlarından bu yana bölgenin akademisyenleri ve gazetecileri, “Orta Doğu” teriminin Avrupa-merkezci ve sömürgeci bir terim olarak eleştiriyorlar. Ancak 1978 yılında Suudi Krallığı’nın desteği ile yayına başlayan Londra merkezli, dünya çapında yayıncılık yapan Arapça Şark’ül Evsat (Orta Doğu) gazetesi terimin Arap dünyasında popülerliğini korumasına yardımcı oluyor.

Türkiye’de kullanımı

Türkiye’de terim ne zaman kullanılmaya başlamış diye merak edenler için, hızlı bir taramayla 11 Kasım 1951 tarihli Milliyet gazetesinde “Orta Doğu Müttefik Başkomutanlığı”, 21 Ekim 1952 tarihli Akşam gazetesinde “Orta Doğu meselesi” terimlerine rastladım. ABD ile ilişkilerin sıkı fıkı olduğu 1956 yılında kullanım çok yoğunlaşmış. Özellikle Akis dergisinde defalarca “Orta Doğu” terimiyle karşılaştım. (Bazen ayrı bazen bitişik…) 15 Kasım 1956 tarihinde dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Karayolları Genel Müdürü Vecdi Diker ve bir grup akademisyen tarafından Orta Doğu Yüksek Teknoloji Enstitüsü (geleceğin ODTÜ’sü) kurulduğunda adını kimse yadırgamamış olmalı. Üniversitenin kuruluş hikayesine yakından bakınca fikir hocalarının 1953 yılında Ankara’ya gelen UNESCO uzmanları (örneğin Harold Stassen) olduğu anlaşılıyor. Basına bakılırsa en büyük sorun eğitim dilinin İngilizce olması imiş. Bir de okulun “Baraka üniversite” diye nitelenmesine neden olan ısıtma sistemi, ışığı ve hatta suyu bile olmayan baraka üniteler…

ODTÜ – Ortadoğu Teknik Üniversitesi

Orta Doğu “yok-ülke” mi?

Köprülerin altından çok su aktı ama Orta Doğu’da doğup büyümüş (kendisi Zahle doğumlu Lübnanlı Hıristiyan), Batı’da palazlanmış (ABD’de okumuş ve kariyer yapmış) Tom Barrack’ın gözünde “Orta Doğu”, Thomas Moore’un1516 yılında yayımlanan ünlü eseri Utopia’daki gibi olumlu anlamda değil de olumsuz anlamda “yok-ülke” konumunda… Bazı açılardan haksız da sayılmaz…

Bugün, dar anlamda Orta Doğu’da 18 ülke/devlet var, bunlardan 13’ü “Arap devletleri” diye tanımlanıyor. (Aslında Irak’a Arap-Kürt devleti demek daha doğru). Diğer beş ülkeden Türkiye, İran, İsrail çok etnisiteli devletler, Kıbrıs Cumhuriyeti, KKTC ise görece homojen etnik yapıya sahip. Orta Doğu’nun hakim dini İslam, onu Hıristiyanlık ve Yahudilik izliyor. Konuşulan dilleri ise saymaya girişmeyeceğim bile. Orta Doğu ülkelerini etnisite, din veya dil üzerinden tanımlamaya kalkarsanız varlıklarını savaşlar, iç savaşlar, terör olayları ile güçlü biçimde hissedebilirsiniz. Ama kurumsallaşma, hukuk ve demokrasi endeksindeki yeri ve dünyaya yaptıkları ekonomik, teknolojik, bilimsel katkılar açısından bakarsanız hiç de içaçıcı bir tablo yok karşımızda. Kişi Başına GSYİH en yüksek Katar 71 bin USD, İsrail 60 bin USD, Birleşik Arap Emirlikleri 51 bin USD; en düşük Mısır 3,2 bin USD, İran 4 bin USD, Ürdün 5 bin USD olmak üzere ortalama 11-12 bin USD civarında. Türkiye ise istatistikleri konusunda ciddi eleştiriler olan TÜİK’e göre 18,2 bin USD imiş. Orta Doğu ülkelerinin dünya GSYİH’ne katkısı en yüksek yüzde 1,34 ile Türkiye, yüzde 1,08 ile Suudi Arabistan tarafından yapılıyor. Nobel Ödülü alan Orta Doğulu bilim insanları var ama bunlar eğitimlerini ve çalışmalarını Batı ülkelerinde yürüten kişiler.

Hayırsever monarşi?

Konumuz tarih olduğu için bu bahsi çok uzatmayacağım, ama Barrack’ın Orta Doğu için uygun bulduğu “Hayırsever Monarşi” kavramı üzerine bir kaç cümle edeceğim. Klasik felsefede (Aristoteles, Platon) Monarşi, erdemli bir hükümdarın halkın iyiliği için yönettiği ideal bir sistem olarak görülür, ancak yozlaşırsa tiranlığa dönüşür. Buna karşılık klasik veya modern siyaset biliminde Barrack’ın kullandığı “hayırsever monarşi” diye bir kavram yok. Bu kavrama en yakın olarak “benevolent dictatorship (hayırsever/hayırhah diktatörlük) ve “enlightened despotism” (Aydınlanmış despotizm) şeklinde iki kavram var. Bunlardan ilki otoriter bir liderin halkın iyiliği için mutlak güç kullandığı idealize edilmiş bir model. İkincisi ise II. Frederick, II. Joseph, Büyük Katerina gibi, “Aydınlanma Yüzyılı” diye adlandırılan 18. yüzyılda yaşamış bazı Avrupa monarklarının rejimlerini tarif etmek için kullanılır. Bir cümleyle ile söylersem “Aydınlanma fikirlerini benimseyerek reform yapan mutlak monarşiler” diyebiliriz bunlar için.

Sonuç olarak Barrack’ın kullandığı ifade, daha çok Suudi Arabistan, BAE, Katar gibi Körfez monarşilerini ima ediyor olmalı. Bu monarşilerin ortak özelliği de demokrasisiz stabilite ve özellikle petrole dayalı ekonomik başarı. Bugün gelişmiş demokrasinin üç önemli kriteri var: Birincisi vatandaşların alternatif politikalar, politikacılar, kurumlar hakkındaki görüşlerini, tercihlerini özgürce dile getirecekleri kurumların ve süreçlerin varlığı. İkincisi yürütmenin eylemlerini denetleyebilecek kurumların ve süreçlerin varlığı. Üçüncüsü ise tüm vatandaşların günlük hayatlarında ve politik katılım süreçlerindeki bütün özgürlüklerinin garanti edilmesi. Bu şartların “hayırhah” ya da “kötücül” diktatörlerle, despotlarla, monarklarla ontolojik karşıtlık içinde olduğu açık. (Avrupa’da monarşilerin sembolik yapılar hale gelmiş olması ayrı yazı konusu) Barrack’ın (ve temsil ettiği ABD yönetiminin) yaklaşımı, 19. yüzyılda Fransa’da dolaşıma girmiş “Bon pour l’Orient” (okunuşu “Bon pur Loryen” olup “Doğu için yeterli” veya “Şark için iyi”) terimini anımsatıyor. Fransa’daki üniversitelerde eğitim görmek üzere Levant da denen Ortadoğu ülkeleri, Osmanlı toprakları, Kuzey Afrika veya diğer sömürge bölgelerinden gelen öğrencilere verilen diplomalara vurulan bir damgadaki veya kaşedeki bu terim, söz konusu öğrencilerin Batı standartlarında tam bir eğitim almadığını, daha hafif bir müfredata tabi tutulduğunu ve aldıkları diplomanın Avrupa’da geçersiz olduğunu, ancak sömürgelerde veya Doğu’da (Orient’de, Şark’ta) “idare eder” nitelikte olduğunu ima eden aşağılayıcı bir kısaltma idi. Barrack da Orta Doğululara gelişmiş bir demokrasiyi değil “hayırhah bir monarşi”yi layık görüyor. Bakalım Orta Doğu halklarının kendilerine layık gördükleri siyasi rejim ve toplumsal örgütlenme modeli ne olacak?

Bu kategoride daha fazla: Arşiv

Tümünü gör
Çikolata ve Sefaradlar -  İvet Acu Güney

Çikolata ve Sefaradlar - İvet Acu Güney

Yazan İvet Acu
/

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör