Necip Fazıl Kısakürek’in yayınladığı Büyük Doğu’nun 6 Ekim 1950 tarihli 29. Sayısındaki “Lozan’ın İçyüzü” adlı makaleye göre Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudilikti. Buna memur edilmiş kişi de o sırada Mısır Hahambaşısı olan Haim Naum’du. Said-i Nursi, 1959’da yayımlanan Emirdağ Lahikası’na bu satırları aynen aldı ve ekledi: “Yahudi olan Lord Gürzon ile Haim Naum… yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.” Kadir Mısıroğlu yıllar sonra Lozan’da 24 maddelik gizli bir antlaşma daha yapıldığını ve bu antlaşmanın, başta Hilafet’in ilgası olmak üzere bütün inkılâpları içerdiğini iddia etti. O’na göre bu antlaşma, Hahambaşı Haim Naum Efendi aracılığıyla olmuştu. MSP Genel Başkanı Necmettin’in, Haim Nahum Planı (veya Doktrini) adını verdiği “şeytani plana” göre, Haim Nahum, Lozan öncesi, Osmanlı’yı savaşla yok etmek isteyen Siyonistlere akıl hocalığı yaptı. Osmanlı’nın şahsında İslam’ı ve Müslümanlığı yok etme planının öncüsü olarak Türkiye’nin Lozan’a hazırlıksız gitmesini sağlamış, sinsi tuzak ve entrikalarla Türkiye’ye ağır şartlar dayatan bir antlaşma imzalatmayı başarmıştı. Bunlardan biri de son günlerde yeniden gündeme getirildiği gibi 3 Mart 1924’te Hilafet’in kaldırılmasıydı.
Bu yazı, milliyetçi-mukaddesatçı ve İslamcı çevrelerde adı adeta Yahudilikle özdeşleştirilen, özelde Hilafet’in kaldırılmasının, genelde Osmanlı’nın yıkılmasının baş mimarı olarak şeytanlaştırılan Haim Nahum’un “öteki portresi”ne dair…
Alyans öğrencisi Haim Nahum
1873’te Manisa’da doğan Haim Nahum, küçük yaşta Filistin’e giderek İbranice ve Arapça öğrendikten sonra eğitimi için Alliance Israélite Universelle (kısaca Alyans) adlı örgütten yardım istemişti. Alyans örgütü 1770’lerde başlayan Yahudi aydınlanma hareketinin ve ideolojisinin (Haskalah) bir parçasıydı ve İngiltere, Almanya ve özellikle Fransa’daki Yahudilerin Simon Bloch’un öncülüğünde başlattığı bir kampanya sonucunda 1860’da Fransa’da kurulmuştu. Alyans’ın eğitsel amacı Doğu Yahudiliğini yenilemek ve onları özgürleşmiş Batılı dindaşlarına benzetmekti. Bu amaçla 1874’de İstanbul’dan başlayarak Manastır, Dimetoka, Edirne, Üsküp, Kavala ve Selanik, Anadolu ve İzmir’in doğusunda ise Kudüs, Hayfa, Yafa, Tiberya, Safed ve Basra’nın yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun 100’den fazla şehrinde okullar açmıştı.

İttihatçılarla tanışma
Haim Nahum örgütün yardımıyla Paris’te ilahiyat eğitimi aldıktan sonra 1897’de Alyans için çalışmaya başladı. Bu yıllarda Paris’te II. Abdülhamid’in muhalifleri Jön Türklerle (geleceğin İttihatçıları) ilişki kuran Haim Nahum, Alyans’ın desteğiyle İstanbul’daki Haham Okulu’nda ilerde kayınpederi olacak, Edirneli Abraham Danon’un yardımcılığına getirildi. 1899 yılında Danon’un kızıyla evlendi ve II. Abdülhamit’in kitaplığında çalışmaya başladı. Muhtemelen bu görevi sırasında Abdülhamid’in yaveri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Merkez Komitesi’nden Selim Sırrı (Tarcan) aracılığıyla bu sefer İstanbul’daki İttihatçılarla yakınlaştı. 1900-1904 yılları arasında Yüksek İstihkam ve Topçu Okulu’nda Fransızca öğretmenliği yaptı, bu sayede de aralarında geleceğin İsmet İnönü’sünün de bulunduğu öğrencilere ders verdi.
Bu arada, Yahudi cemaatinin sivil örgütü olan Meclis-i Cismani’de dini üye olarak hem Haim Nahum hem de kayınpederi Abraham Danon da yer alıyordu. Nahum bir ara Alyans tarafından II. Abdülhamid Dönemi boyunca Hahambaşı vekilliğini yürüten Moşe Levi’nin yerine Hahambaşılığa aday gösterilmiş ancak Nahum’un Siyonizm’e yönelik çelişkili tutumu bu teklifin cemaat tarafından geri çekilmesine neden olmuştu.
Haim Nahum 1907-1908 arasında Musevi Falaşalar üzerinde çalışmak üzere Habeşistan’a gönderildi. Bu nedenle 23 Temmuz 1908’de İttihatçılar II. Abdülhamid’e Meşrutiyet’i ikinci kez ilan ettirdiğinde İstanbul’da değildi. Kısa süre sonra İstanbul’a geldi ve bazı kaynaklara göre yakasına bir hürriyet kokartı iliştirip hocalar ve papazlarla birlikte aynı arabada cadde cadde dolaştı. Ardından İttihatçıların programı uyarınca, Yahudi okullarında Ladino yerine Türkçe öğretilmesini sağlamak üzere kurulan 10 kişilik komisyonda görev aldı.
İşte bu ortamda 1908’den beri vekâleten Hahambaşı olan Moşe Levi istifa etti (veya ettirildi) ve Alyans’ın muhalefetine rağmen 24 Ocak 1909 tarihinde Zülfaris Sinagogunda yapılan seçim sonucu Hahambaşı Berat’ı Haim Nahum’a verildi. İttihatçılar tarafından “Efendi” unvanıyla “şereflendirilen” Haim Nahum Osmanlı sınırları içinde yaşayan tüm Yahudilerin tek temsilcisi ve en üst din adamı yetkileriyle donatıldı. “İs’ad” töreni 7 Mart 1909 günü yapıldı.
Aslında seçim süreci zorlu geçmişti. Sefaradlar, Aşkenazlar ve Karaylar arasındaki geleneksel düşmanlığa bir de İttihatçıların temsil ettiği “modernleşmeciler”, muhafazakârlar ve Siyonistler arasındaki bölünme eklenmişti. Alyans’ın ne desteklediği ne de karşı çıktığı Haim Nahum “modernleşmeciler” tarafından seçildi ve çoktandır İttihatçıların denetiminde olan Padişah Mehmed V. Reşat tarafından da onaylandı. İttihatçıların Haim Nahum’a verdiği destek öyle belirgindi ki, bundan böyle “İttihatçıların Hahambaşısı” olarak adlandırılacaktı.
Siyonistlerle yakınlaşma
Nahum’dan en çok kuşku duyanlar ise Siyonistler idi. Siyonistler arasındaki yazışmalarda sık sık Nahum’un Hahambaşılıktan uzaklaştırılması gerektiğine değiniliyordu. Halbuki Nahum’un en büyük amacı İmparatorluk topraklarındaki tüm Yahudilerin önderi olmaktı. Bu nedenle zaman zaman Siyonistlere yakın durduğunu düşündürecek yazılar yazdı, zaman zaman Siyonistlerle (örneğin İttihatçılar Siyonizm’i Filistin’i almaya yönelik Yahudi tehdidi olarak eleştirmeye başlayınca) yakınlaştı. Hatta bir ara Nahum Efendi, eğer 1908’de açılan Meclis-i Mebusan’a Selanik Mebusu olarak katılan Emanuel Karasu, İzmir Mebusu olarak katılan Nesim Masliyah ve Nesim Russo Siyonist harekete bağlılığını açıklarsa ve Siyonist hareketin Osmanlı şubesini kurarsa kendisinin de harekete katılacağını açıkladı. Adları sayılan bu üç kişinin İttihatçılara yakınlığı biliniyordu. Yani Nahum Efendi böylece Siyonist harekete katılmanın tehlikeli bir durum olmadığını ima etmiş olacaktı. Nitekim Şubat 1909’da Karasu Filistin ve Osmanlı ülkesinin tamamında faaliyet gösterecek Osmanlı Muhacirin Kumpanyası adlı bir şirketin kurulmasını önerdi. Böylece tek amaçlarının Filistin olmadığını söylemiş oluyordu. Nahum, Masliyah ve Russo’nun Jabotinsky’nin memleketi Odessa’da toplanan Siyonist Kongre’ye kutlama mesajı göndermesi Siyonistler arasında büyük bir sevinç yarattı.
12 Haziran 1909 tarihli İttihatçıların yayın organı Tanin’de Nahum Efendi ile yapılmış bir röportaj yayımlandı. İstanbul’da yayımlanan El Tiempo adlı anti Siyonist bir yayın organında yayımlanan bazı haberlere atıf yapılan röportajda Nahum Efendi’ye o günlerde Yahudilerin Suriye’nin kuzeyindeki El Cezire bölgesine iskân edilmesi ve Siyonistlerle Osmanlı siyasetçileri (örneğin Ahmet Rıza Bey) arasında temasların artması konusundaki düşünceleri sorulmuştu. Nahum Efendi bu iddialara dair resmi çevrelerden bir şey duymadığını, bunun büyük ihtimalle uydurma olduğunu ve Yahudilerin El Cezire yerine Memâretü’l-Aziz (bugün Elazığ), Konya ve Ankara’ya yerleştirilmelerinin daha doğru olacağını söylüyordu. Bu tarihlerde Alyans örgütünün Siyonist hareketin Osmanlı topraklarındaki macerasını dikkatle izlediği ve Fransa şubesinin başkanı Jacques Bigart’ın Haim Nahum tarafından bilgilendirildiği biliniyor.
Osmanlı-Batı ilişkilerinde arabuluculuk
27 Kasım 1913 tarihinde İstanbul’a ulaşan ABD Sefiri Morgenthau İttihat Terakki ileri gelenleri ile çoğu zaman Haim Nahum’un evinde görüşmekteydi. Nahum’a göre ilk resmi görevi, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında 1915 Çanakkale Savaşı öncesinde uzlaşmayı sağlamaktı. Bu amaçla Dedeağaç’ta İngiltere ve Fransa adına Dedeağaç’a gelen bir İngiliz diplomatla temas kurdu. Ancak İngilizler tarafından önerilen şartlar Osmanlı yetkilileri tarafından kabul edilmedi.
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa Haim Nahum’u 23 Ekim 1918 Çarşamba sadaret makamına çağırarak, İtilaf Devletleri ile ilişkilerin pek nazik olduğu bu ortamda, Amerika Birleşik Devletleri ile siyasi ilişkilerin yeniden canlandırılmasına aracı olmasını istemişti. Çünkü 1909-1917 arasında ABD’nin Yahudi kökenli diplomatları İstanbul’a göndermesinin onun etkisiyle olduğuna inanılıyordu. Son ABD Sefiri Elkus, savaş nedeniyle İstanbul’dan ayrılmıştı ve onun İstanbul’a geri dönmesinin sağlanması, kurulacak ilk resmi ilişkiler için önemli bir adım olabilirdi.
İttihatçıların altınlarını kaçırdı mı?
Haim Nahum ileriki yıllarda ateşkes anlaşmasından kısa süre önce İttihat ve Terakki’ye ait paralar ve belgelerin yurt dışına kaçıran kişi diye ünlenecekti. Kendi ifadesine göre Sadrazam Ahmet İzzet Paşa tarafından 25 Ekim 1918 tarihinde özel bir yata bindirilip Romanya’nın Köstence limanına doğru yola çıkmıştı. Yanında çok miktarda altın ve belge vardı. Ancak 1998’de basılan Son Osmanlı Hahambaşısının Mektupları-Alyans’tan Lozan‘a adlı kitabından Esther Benbassa şu ilginç bilgiyi kaydeder: “Haim Nahum, üstlendiği bu görev sırasında, çok miktarda altın parayla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çok önemli belgelerini, kendini Köstence’ye götüren yatla dışarıya çıkarmış olmakla suçlanacaktır. Sözü edilen altınlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, izi sittîn sene bulunmayacak olan o ünlü parasal varlığıdır. Ama yine de bilinen şu ki, bu altın paralar çeşitli yollardan ve değişik kişiler aracılığıyla -bunlardan biri Nahum’un çevresindeki Yahudi bir bankerdir- İsviçre bankalarına transfer edilmiştir. Ama ne var ki, Nahum o günlerde İstanbul’daydı.”
Benbessa’nın söyledikleri doğruysa, Haim Nahum, kendisini önemli göstermek için “altınları kaçırma” hikayesini imal etmiş olmalıydı. Ya da anlattıkları doğruydu, Benbessa yanılıyordu.
Bu seyahatin Köstence’den sonraki durağı Hollanda’nın Lahey şehri idi. Lahey’den Paris’e oradan da ABD’ye gidilecekti. Nahum Efendi, ziyaretin amacını Osmanlı Hükümeti’nin zor günler yaşadığı bir dönemde Osmanlı idarecilerinin onayı dahilinde İtilaf devletleri ve ABD ile yeniden siyasi ilişkilerin tesisine katkıda bulunmak olarak açıklamıştı. Hahambaşı’nın bu girişimleri ve hükümetin güttüğü amaç, genel olarak kamuoyundan gizleniyordu. Yahudi Meclis-i Milli’si (dini ve cismani meclislerin bütünü) bir açıklama yaparak, Hahambaşının seyahatinden haberdar olmadıklarını, bu girişimlerin meclisin bilgisi dışında yapıldığını açıkladı. Nahum Efendi Lahey’de iken İstanbul’da bu yolculukla ilgili çeşitli söylentiler yayılmaya başlamıştı. Söylentilerden biri de Suriye’nin Fransa’dan kopartılması ve İngiltere veya ABD’ye bağlanması için ABD ile görüşmeler yapılacağı idi. Bu söylentileri ciddiye alan Fransa Dışişleri Bakanı Pichon’un özel talimatıyla Nahum Efendi’nin ABD seyahatinin engellenmesi için kendisine vize verilmemesi sağlandı. Dört ay Lahey’de vize almayı bekleyen Nahum Efendi nihayet 5 Mart 1919’da İstanbul’a döndü. 5 Mart 1919 günü, İstanbul’daki Yahudi cemaati Hahambaşı aleyhine bir gösteri yaptı. Çünkü onun yokluğunda cemaat lidersiz kalmış, muhalifler ile olan fikir ayrılıkları birkaç Yahudi’nin tutuklanmasına neden olmuştu. Nahum Efendi’nin geri dönüşüyle bu tutuklular kefaletle serbest bırakıldı. Sonuçta Devlet Haim Nahum’un hizmetlerinden memnun kalmış olmalı ki kendisine 8 Temmuz 1919’da birinci rütbeden Osmanlı nişanı verildi.

King-Crane Komisyonu ile görüşme
Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun da yıkılacağından emin olan ABD Başkanı Wilson’un Ocak 1918’de açıkladığı meşhur ‘14 İlke’sinin temelini savaş sonrasında kurulacak dünya düzeninin ‘milliyet esasına göre’ olması oluşturuyordu. 14 İlke’nin 12. maddesi ise “Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk olan kısımlarının Osmanlı egemenliği sağlanacak fakat Türk olmayan diğer halklara otonom idareler verilecek, Çanakkale Boğazı’nın milletlerarası garanti altında her milletin gemilerine daimi suretle açık olacak” diyordu. Wilson prensiplerinin uygulanıp uygulanamayacağı konusunda gözlemler yapmak üzere Henry C. King ve Charles R. Crane’den oluşan King-Crane Komisyonu Haziran 1919’da İstanbul’a geldi, oradan Suriye, Filistin ve Lübnan yolculuğuna çıktı. Temmuz ayında İstanbul’a dönen King-Crane Heyeti, 5 Ağustos’ta Rumlar adına Kayseri Metropoliti Meletius Efendi ile, Ermeniler adına Patrik Vekili Zaven Efendi’yle, Museviler adına Haim Naum’la (yanında Musevi Cismani Meclis Reisi Emanuel Karasu, İstanbul Darülfünunu Hukuk Fakültesi hocalarından Miyon Ventura, Amikal Cemiyeti, Or Ahayim Hastanesi ve Eytamhane Komiteleri Reisi Dava Vekili İzak Taranto ve Hahambaşılık Meclisi Umumisi Reisi Nahmias Efendi de bulunmaktaydı). Rum ve Ermeni patrikhaneleri yetkililerinin, heyetle yaptıkları görüşme ile ilgili herhangi bir açıklama yapmamalarına karşılık, Hahambaşı Haim Nahum Efendi görüşme sonrası gazetelere beyanat vermiş, Amerika Heyeti’nin, Musevilerin millî emelleri hakkında istek ve düşüncelerinin ne olduğunu sorduklarını, kendilerinin de bu soruya “Wilson Prensiplerinin 12. maddesinde yer alan ekalliyetlerin hukuk-ı milliye ve mezhebiye, ırkiye ve lisâniyyelerinin korunmasına dair maddelerden başka bir taleplerinin olmadığı” cevabını verdiklerini söylemişti. Hangi devletin “manda” idaresini tercih edecekleri sorusuna da kendilerinin bu konuda bir şey söyleyemeyeceklerini, bu konudaki kararın sulh konferansına ait olduğunu söylediklerini belirtmişti.
Haim Nahum Paris Barış Konferansı’nda
Haim Nahum, 27 Eylül 1919’da görünüşte “tedavi için” Fransa’ya gitti. Seyahatin nedeni basına “ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu eski Büyükelçisi Henry Morgenthau ile Doğu Yahudiliğine ilişkin meseleler üzerine görüşmeler yapmak” olarak duyuruldu. Aslında bu görüşmenin temel amacı “Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceği üzerine fikir teatisi” ve “barış görüşmelerinde Osmanlılara avantajlar sağlanması” idi.
Fransa siyasetinde etkili bazı siyasi çevrelerle ve kişilerle temaslarda bulunan Haim Nahum, Ocak 1919’da başlayan Paris Barış Görüşmeleri kapsamında, 8 Ekim 1919 tarihli Tam Yetkili Komiserlerin Oturumu’na katılmakla kalmadı bir de bildiri sundu. Nahum’un bildirisi, 9 Kasım 1919 tarihinde Fransa’nın en ünlü gazetelerinden Le Matin’de yayımlanan röportajında dile getirdiği görüşleri kapsıyordu. O tarihte, Türkiye’deki gelişmeler Avrupa kamuoyunda oldukça merak ediliyor, Mustafa Kemal liderliğindeki milliyetçilerin kongre çabaları yakından izleniyor ve onların amaçlarının ne olduğu, özellikle de sıradan asiler ya da Bolşevik olup olmadıkları çok merak ediliyordu. Haim Nahum’a göre Mustafa Kemal Paşa’nın milliyetçi hareketi gerçek bir hareketti ve “Anadolu’nun bütün halkı onunla beraberdi ancak cephanesi azdı”. Nahum Efendi, yeni kurulmaya çalışılan ordu ile ilgili bilgi veriyor ve eski düzenli ordunun kalıntılarından kurulan ve o gün için sayı ve teçhizat bakımından zayıf olan orduya, gönüllü katılımına dikkat çekiyordu. Bu hareketin, Müttefikler ve özellikle Suriye, Kilikya ve birkaç Türk vilayetinin büyük kısmında bulunan Fransa için tehlike olmadığını söyledikten sonra; bu iddiasına delil olarak şunları öne sürüyordu: “Milli hareket hemen hemen resmi bir karakter kazanarak uslandı. Damat Ferit Paşa Hükümeti sırasında Mustafa Kemal asi idi. Bugün ise, Mareşal Ali Rıza Paşa’nın başında bulunduğu hükümetin nerede ise yardımcısıdır. Mustafa Kemal Paşa ne macera peşinde koşan birisidir ne de fanatiktir. Türkiye’nin iç durumunun nezaketini bilmektedir ve bu durumu kötüleştirmek için hiçbir şey yapmayacaktır. Sultanına sadıktır ve asla emirlerinden çıkmaz. Onun programı –ki bütün Türkiye’nin programıdır- basit bir formülden ibarettir: Mösyö Wilson’un prensiplerinin eksiksiz uygulanması, yani Osmanlı bölgelerinin Osmanlı kalmaları. Daha ileri gitmiyor.”
17-19 Kasım 1919 tarihli İstanbul gazetelerinde yer alan bu sözler, İstanbul’da pek çok çevrede yankı uyandırdı ve şaşkınlık yarattı. Ancak Hahambaşı’nın bu içerikteki demeçleri Paris’te devam etti. Bir konuşmasında Türkiye’nin Avrupa devletleri ahenginde yer almaya davet olunacağını ve buna katkıda bulunduğu düşüncesiyle gezisinden pek memnun olduğunu söyledi. 26 Kasım 1919 tarihli Monitor Oriental’de yer alan bir başka demecinde de Türk Hükümeti’ne karşı cemaat olarak eski tutumlarının devam edeceğini, isteklerinin çoğunu elde ettiklerini, seçimlere katılacaklarını ve üç mebus çıkarmayı umduklarını belirtti ve yine sonunda asıl can alıcı sözlerini ekledi: “Mustafa Kemal ihtilalci değildir. Hükümetle işbirliği yapmaktadır.”
Hahambaşılıktan istifa
10 Aralık günü Nahum Efendi Fransa’dan Türkiye’ye döndü. Artık İttihatçıların olmadığı bir ortamda Saray ve hükümetle olan ilişkisi tamamen kopmuştu. Mondros Mütarekesi uyarınca İstanbul’u önce fiilen 16 Mart 1920’de resmen işgal eden Fransız ve İngilizler tam bir kontrol sağlamak için gayrimüslim cemaatleri de denetimleri altına almak istediler. Nahum Efendi’nin Yahudi cemaatini Fransa yönüne çekeceğinden endişelenen İngilizler, Hahambaşı aleyhine propaganda başlattılar. Ağır ve organize muhalefet karşısında görevinden istifa eden Nahum Efendi, cemaat ileri gelenlerinin isteğiyle kararından döndü ancak seçim yapılması talebinde bulundu. Ancak Osmanlı Hükümeti’nin çeşitli nedenlerle yapılacak seçimin sonucunu onaylamayacaklarını bildirmesi üzerine Nahum Efendi sağlık nedenlerini öne sürerek Mart ayında resmen istifa etti. İstifası da hükümet tarafından 24 Nisan 1920 tarihli ‘irade-i senniye’ ile kabul edildi. Yerine hahambaşı vekili sonra da hahambaşı olarak Haim Becerano atandı.
Kemalistlerle yakınlaşma
Haim Nahum artık Musevi Cemaati’nin lideri değildi. Siyonizm karşıtı olduğu için Musevi cemaatlerince sevilmiyordu. İttihatçılar yoktu ancak demeçleriyle İttihatçıların devamı olan Kemalist hareket yanlısı olduğunu belli ettiği için Ankara’nın dikkatini çekmeyi başarmıştı. Nitekim 23 Temmuz 1922 günkü Tasvir-i Efkâr gazetesindeki “Haim Nahum Efendi Ankara’dan verilecek görevi kabule hazır” başlığı altındaki demecinde “Biz hepimiz memleketin evlatlarıyız. Bu sıfatla hangi şerait altında olursa olsun memlekete hizmet etmeye çalışmalıyız. Ankara’dan bana herhangi bir vazife tevdi edilirse bunu her iyi vatandaşın yapacağı gibi elimden geldiği kadar hassen surette ifa etmeğe çalışacağım” demişti.
Gerçekten de 1922 yılı Temmuz’unda Kemalist hareketin isteği üzerine Avrupa üzerinden ABD’ye giderek, bu kez TBMM Hükümeti lehine görüşmeler yaptı. ABD’deki temasları bilinmiyor ancak dönüşünde Ankara Hükümeti’nin İstanbul temsilcisi Hamit Bey’le uzun bir görüşme yaptı ve Ankara’ya davet edildi. 26 Temmuz 1922 günü, Haydarpaşa Garı’ndan Ankara’ya gitmek üzere trenle hareket etti. Hareketinden önce Gar’da gazetecilere yaptığı açıklamada, Ankara’dan dönüşünde yeniden Avrupa’ya gideceğini söyledi. 1 Ağustos Salı günü Ankara’ya geldi. Ankara Garı’nda kendisi için coşkulu bir karşılama yapıldı. Gara yığılan Ankara halkı sevgi tezahüratları ve alkışlarla Hahambaşı’nı karşılıyordu. Ankaralı Museviler Haim Nahum Efendi’yi Gar’dan alıp o gece misafir ettiler.

“Mustafa Kemal Türkiye’nin Washington’udur”
Başbakan Rauf (Orbay) Bey’i ve Meclis Başkanı Dr. Adnan (Adıvar) Bey’i ziyaret eden Haim Nahum 12 Eylül 1922 günü İstanbul üzerinden tekrar Paris’e hareket etti. İkdam muhabirine Paris’teki ailesinin yanına dönmekte olduğunu söylüyor ve gazetecinin resmi bir görevi olup olmadığı sorusunu susarak geçiştiriyordu. Buna karşın yakın çevresine Anadolu zaferinin etkilerini ve bir süre önce ziyaret ettiği Ankara’da gördüklerini gittiği yerlerdeki siyasi çevrelere anlatacağını söylüyordu. Gerçekten de bir süre sonra Paris’te dediklerini gerçekleştirmek için çabalara girdiği görüldü. Fransız gazetecilere; “Mustafa Kemal Türkiye’nin George Washington’udur. Her milli harp gibi, Türk harbinin de hareket noktası ne istediğini bilir bir münevver zümrenin azim ve hamiyeti olmuştur” diyordu.
Paris’te Fransa Başbakanı Poincare’yi de ziyaret eden Haim Nahum Efendi, Ekim 1922’de Londra’da Britanya Başbakanı Lord Curzon ile temas kurdu ve onlara Ankara’nın tezlerini anlattı. Haim Nahum 22 Kasım 1922’de başlayan Lozan Barış Görüşmelerinin 4 Şubat 1923’e kadar süren ilk bölümüne de katıldı. Bu görevinin resmi olmadığı, oraya kendiliğinden geldiği ve İsmet Paşa’nın da onu müşavir tayin ettiği iddialarının olmasına rağmen, resmi kayıtlarda 8 Kasım 1922’de Doğu Ekspresi ile İstanbul’dan hareket eden trende delegeler arasında bulunduğu ve delege listesinde, danışmanlar bölümünde “Haim Nahum Efendi, Türkiye Yahudileri eski Hahambaşısı, Yüksek Mühendis Mektebi Fransızca Öğretmeni” olarak kayıtlı olduğu görülüyordu. Ayrıca, 16 Ocak 1923 tarihinde Başbakan Rauf (Orbay) imzasıyla İsmet Paşa’ya gönderilen telgrafta “Haim Nahum Efendi’ye dört aylık masraf ve tahsisat karşılığı ödeme yapıldığı”nın belirtilmesi, görevinin resmi olduğunu gösteriyordu. Danışmanlık görevine getirilmesinde, onun 1900-1904 yılları arasında Topçu Okulu’nda İsmet Paşa’ya Fransızca öğretmenliği yapmış olmasının da etkili olduğu tahmin edilebilir.
Lozan’daki Türk Heyeti’nin İkinci Murahhası Dr.Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım adlı eserinde Haim Nahum’dan şöyle söz edecekti: “Bir müddettir İstanbul eski hahambaşı Nahum bizim otelde görülmeğe başladı. Baktım bir gün İsmet’le görüşüyor. Ne yapmış, kimi vasıta yapmış bilmem. İsmet’e yanaşmış. Yaman Yahudi!… Artık İsmet’ten ayrılmıyor. Yemek zamanını biliyor ya, asansörün yanında bekliyor. Derhal İsmet’in koltuğuna giriyor, belinden yakalıyor. O da onun. İsmet’i lüzumu yokken holde dolaştırıyor. Sonra yemek salonunda, İsmet’le şakalaşıyor, gülüyor. Anlaşılıyor ki, herkese: “İsmet benim samimi, teklifsiz arkadaşımdır” diye göstermek istiyor ve gösteriyor. Nihayet bütün Yahudi sırnaşıklığı ile yanaştı. İsmet’in yakasını bırakmıyor. Şimdi odasından da çıkmıyor. İsmet bunu müşavir tayin etti. Yevmiye vermeye de başlamış. Bana da söylemiyor. Heyet-i murahhasa çiftliktir, kullanıyor. Ne diye kandırdı da bilmem, bu sadedil (saf) İsmet, Yahudi’nin dolabına girdi.” (Rıza Nur’un konuyla ilgili gayet antisemit ifadelerini kaynakçadaki kitabın 1081-1083. sayfalarından okuyabilirsiniz.)
Lozan görüşmeleri sırasında Başbakan olan Rauf (Orbay) Bey de anılarında konuyla ilgili şöyle yazacaktı: “İsmet Paşa, anlaşıldığına göre, Lozan’da, İngilizlerle bir nevi gizli arabuluculuk rolü oynayan İstanbul Hahambaşısı Haim Naum Efendi’nin telkinleriyle, Hilafetin artık ne şekilde olursa olsun Türkiye’de devamına müsaade edilmeyip, derhal atılması fikrini tamamıyla benimsemiş bulunuyordu.”
Burada bir parantez açalım. İleriki yıllarda özellikle İslamcı çevrelerin bolca iddia ettiğinin aksine Lozan’ın resmi zabıtlarında Hilafetin kaldırılması yolunda herhangi bir tartışmaya rastlanmaz. Nitekim Rıza Nur “İster Lozan’da kararlaştırılsın ister kararlaştırılmasın, bu antlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra İslam âlemi kendisini bir çatı altında toplayan Hilafet kurumundan mahrum kalmıştır,” diyerek bu konuda bir karar alınmadığını tersinden ifade eder. Rıza Nur’un Hilafet’in kaldırılmasını Haim Nahum’a bağlayan bir ifadesi olmadığını da ekleyelim. Sekiz devlet tarafından imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın içinde Hilafet’in kaldırılması da olan 24 gizli maddesi olduğu aksi ispat edilinceye kadar bir “İslamcı paranoyası/efsanesi” olarak kalmaya mahkumdur.
Parantezi kapatıp konuya dönersek, Lozan’da görüşmelerin kesilmesini engellemek için gösterdiği çabalarla dikkati çeken Nahum’un Millî Mücadele ve Ankara Hükümeti yanlı tutumundan Türk ve Fransız basını övgüyle bahsetmiştir. Lozan’daki hizmetinden ötürü Türk hükümeti tarafından da “Efendi” unvanını kullanmısanı izin verilerek ödüllendirilen Haim Naum, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında toplanan İktisat Kongresi için İzmir’e gelen Mustafa Kemal Paşa ile İzmir’de gizli bir görüşme yaptı. Buradan sonra tekrar Londra’ya gitti. Daha sonra en az bir kere daha Ankara ile Londra arasında gidip geldiği bilinmekte.

Mısır dönemi
1923 yılında Nahum, Kahire Yahudi Cemaat Başkanı Moise Cattaoui Paşa’dan bir davet aldı; kendisinden Mısır Hahambaşılığı görevini üstlenmesi istenmekteydi. Nahum bu görevi hemen kabul etti ve bir daha geri dönmemek üzere Türkiye’den ayrıldı. 1926’da Mısır Parlamentosu’na senatör olarak girdi. Mısır Hükümeti’nin talebi üzerine Mısır Arap Kraliyet Akademisi’nin kurulmasına önayak oldu. Akademinin kurulmasından sonra Kral tarafından, 16. yüzyıldan o güne kadar Osmanlılar tarafından Mısır yöneticilerine gönderilen tüm fermanların arşivlenmesi ve Fransızcaya tercüme edilmesi görevi verildi.
1944 yılında Mısır Yahudileri Tarihi Araştırma Cemiyeti’ni kurdu ve uzun süre bu akademik kuruluşun başkanlığını yaptı. Bu derneğin uluslararası ilişkilerini geliştirerek, Mısır Yahudi tarihinin tanınmasını sağladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Mısır Yahudi cemaati için zor günler başladı. Çünkü Filistin’de bir Yahudi devleti kurma çalışmalarının yoğunlaşması üzerine Arap milliyetçileri Yahudi cemaatine karşı kararlar almaya başlamıştı. 1947’de Haim Nahum Siyonizm ve Yahudi karşıtı konuşmalar yapmaya zorlandıysa da buna direndi. Ancak 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra tüm devlet ve politik görevlerinden uzaklaştırıldı. Artık sağlığı bozulmaya, görme yeteneğini kaybetmeye başlamıştı. Buna rağmen Kahire’nin ana Sinagogu Shaar Hashamayim’e her gün gitmeye devam etti. 1960 yılının başında sağlığı tamamıyla bozuldu. 13 Kasım 1960 günü 88 yaşında vefat etti. Cenaze törenine bazı Mısır Hükümet yetkilileri birlikte Müslüman ve Hıristiyan Mısırlılar katıldı. Naaşı Kahire’de Bassatin Mezarlığı’na defnedildi ve üzerine anıt mezar inşa edildi. 1990’lı yıllara gelindiğinde Mısır’da, Haim Nahum’un geliştirdiği, en parlak dönemlerini yaşattığı Mısır Yahudi Cemaati’nden yalnızca 100 kişi kalmış, anıt mezarı ise muhtelif saldırılar sonunda harabeye dönüşmüştü.

Özet Kaynakça:
Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki, çeviren Nuran Yavuz, Sistem Yayıncılık, 1986.
Ülkühan Olgun; Osmanlı Son Dönemi Yahudilik ve Hahambaşılık, Giza Yayıncılık, 2009.
Esther Benbassa, Son Osmanlı Hahambaşısının Mektupları, Alyans’tan Lozan’a, çeviren İrfan Yalçın, Milliyet Yayınları, 1998.
Ottoman and Turkish Jewry: Community and Leadership, edited Aron Rodrigue, Bloomington, 1992, s. 225-228.
Kemal Arı, “Kurtuluş Savaşı’nda Musevi Cemaati ve Hahambaşı Haim Nahum Efendi”, Türk-İsrail Müşterek Askeri Tarih Konferansı II, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2003.
Naim A. Güleryüz, Toplumsal Yaşamda Türk Yahudileri, Gözlem Yayıncılık, 2012.
Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, cilt III, Altındağ Yayınevi, 1967.
Sabahattin Özel–Işıl Çakan Hacıibrahimoğlu, Osmanlı’dan Millî Mücadele’ye Seçilmiş Mülâkatlar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.