1990 yılında, 8-12 Nisan 1971 tarihinde Londra'da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi’ne atfen, her yıl 8 Nisan’ın Dünya Romanlar Günü olarak kutlanmasına karar verildi. Bu kararla uyumlu olarak 2021 yılından beri Türkiye’de de 8 Nisan kutlanıyor. Kutlamaların amacı Romanların yaşadığı toplumsal sorunlara dikkat çekmek, kültürel mirası korumak ve "ayırımsız bir dünya" vurgusu yapmak. Bu amaca katkı sayılır mı bilmem ama bu haftaki yazımı, Roman bilim insanı Ian Hancock’un dediği gibi kendilerini belli bir toprak parçası ile özdeşleştirilmedikleri, kimseye savaş açmadıkları, hiçbir zaman iktidarı ele geçirmeye çalışmadıkları ve hiçbir zaman kimseye ekonomik veya siyasi tehdit oluşturmadıkları için olsa gerek, tarihçilerin ve siyaset bilimcilerin görüş alanına pek girmeyen buna karşılık siyasetçiler ve halklar nezdinde dünyanın ve Türkiye’nin en çok aşağılanan, en çok baskıya maruz kalan, en çok dışlananan etno-kültürel toplumu olan Romanların tarihine ayıracağım.
Yazıya başlamadan önce iki konuda açıklama yapmak istiyorum. Yüzyıllarca süren önyargılardan kaçınmak için olsa gerek, 1978 yılında İsviçre’nin Cenevre şehrinde toplanan İkinci Dünya Çingeneler Konferansı’nda, Çingene yerine Rom (=adam, insan) kökünden gelme “Roma” (Türkçede Roman) adının kullanılması istenmişti. Aslında bu terimin tarihi oldukça eski. Dilbilimci Augustus Pott 1844’te yayımladığı bir kitapta “kendilerine Roma (Rom; “Man”) diyorlar” diye yazmıştı. 1923'te İngiliz “Romanolog” John Sampson, bunun genişletilmiş bir versiyonunu yayınladı. Sampson İran'dan geçtikten sonra Çingenelerin üç gruba ayrıldığını iddia etti: Yakın Doğu'da Dom, Ermenistan'da Lom ve Avrupa'da Romlar… Konferansta bunlara atıf yapıldı ve Çingenelerin en yoğun olduğu Avrupa kıtasındaki adlandırma esas alınarak “Rom” terimi kabul edildi. O günden beri de bu istek yaygınlaşmaya devam etti. Bu isteğe saygı duyuyorum ve güncele dair konularda Roman terimini kullanıyorum ama konu tarih olunca, Osmanlı belgelerindeki “Kıbtî, Kıptî, Kıptîyân, Kıbtîyân, Kıbtîler, Kıptîler, Kıptîye, Kıbtîye, Kıbtî or Kıptî Taifesi, Çingene, Çingâne, Cingene, Çingeniyân” gibi terimleri “Roman” şekline dönüştürmek anakronik olacağından o dönemlere ait bölümlerde (Kıbti terimini de birazdan anlatacağım nedenden dolayı tercih etmeyip) daha çok Çingene diyeceğim.
İkinci açıklamam yazının kapsamına dair. Konu çok geniş bir coğrafyada asırlar boyunca gelişmiş, yayılmış son derece geniş bir topluma ve onun son derece zengin kültürüne dair olduğu için yazı daldan dala atlayan bir özetten ileri gidemeyecek. Ayrıca bilimsel bir metnin özelliklerini içermeyecek. Bu yüzden de muhtemelen Çingene/Roman toplumunun çok önemsediği ama benim bilgi yetersizliğinden farkına varmadığım bazı konulara değinememiş olacağım. Bu iki nedenden dolayı beni bağışlamanızı dileyerek başlıyorum.

Köken ülkesi neresi?
Çingeneler hakkında yakın tarihe kadar en popüler ve kabul görmüş hipotez Mısır Teorisi'ydi. Klasik araştırmacıların çoğu Çingenelerin Mısır kökenli olduğuna inanıyordu. Çingenelerin dilinde bazı Hintçe kelimelerin bulunmasından sonra bile, bu teorinin geçerliliğinde ısrar ettiler. Daha sonra köken ülkenin Mısır değil Hindistan olduğu konusunda bir oydaşma oldu. Çünkü kullandıkları dil Hindi, Gujarati ve Keşmiri gibi Hint ağızlarından unsurlar taşıyordu. Bunu keşfeden de 1760 yılında Hollanda’nın Leiden üniversitesinde öğrenci olan Stephan Vályi (veya Istvan Vályi) adlı Macar ilahiyat öğrencisi ve papaz oldu. Vályi, güneybatı Hindistan’daki Malabar Kıyısı'ndan gelen üç öğrencinin dilini ve memleketi Györ'deki Çingenelerin dilini karşılaştırdı ve bu karşılaştırmaya dayanarak bir kelime listesi oluşturdu. Çalışması 16 yıl sonra yayınlanınca onun yolunu izleyen birçok araştırmacı bu bilgiyi doğrulayan kaynaklar buldular. Örneğin 9. yüzyılda yaşamış İranlı İslam alimi Taberi kaynak ülke için Hind ve Sind havzası diyordu. 940 yılında İsfahan’lı Hamza adlı bir Arap yazar da aynı şeyi söylemişti. 1000’li yıllarda yazmış İranlı ünlü şair Firdevsi’ye göre de 420 yılında onun Luriler adını verdiği gruplar Hindistan’dan çıkıp dünyaya yayılmışlardı. Örnekleri çoğaltmak mümkün ancak elbette bu eserlerde sözü edilen grupların Çingenelerin ataları olduğundan emin olamayız. Fakat aksi ispat edilinceye kadar benim de yakın olduğum bu teoriye göre Çingenelerin 5. veya 6. yüzyılda Hindistan çıktığı, 7. ve 8. Yüzyıllarda Arap akınlarıyla sürekli yerlerinden edildiği, 9. yüzyılda önce İran’a, 11. yüzyılda da Gaznelileri yenen Selçuklu akınlarından kaçarak Ermenistan üzerinden bizim Bizans dediğimiz Doğu Roma İmparatorluğu’na geldikleri; buradan da 1300’lerin başında Balkanlar yoluyla Avrupa’ya geçtikleri sanılıyor. Geride kalanlar da 15. yüzyılın başlarındaki Timur’un akınlarıyla tekrar sürülmüş olabilir deniyor. İşin Avrupa kısmına en sonda değineceğim. Şimdilik kendi coğrafyamıza dair bildiklerimizi özetleyeyim:
BİZANS’TA ÇİNGENELER
Çingenelere değinen ilk Bizans kaynağı 855 tarihinde Kilikya’nın Anazarbas şehrinde bir Çingene grubun varlığına dair. Ayrıca 1068 yılında yazılmış Aya Yorgi adlı bir azizin yaşam öyküsünde İmparator IX. Konstantinos Monomahos’un hayvanat bahçesindeki vahşi hayvanlardan bulaşan bir hastalığa çare bulması için çağrılan “adsincani” lakaplı Simon adlı bir kişiden bahsediliyor. Bizans kaynaklarına göre “Büyücü” veya (karnından konuşan) “vantrolog” anlamına gelen “adsincani” terimi, bugün Çingeneler için kullanılan Yunancadaki Atzinganoi, Almancadaki Zigeuner, Fransızcadaki Tsiganes, İtalyancadaki Zingari, Portekizcedeki Cigano, Lehçedeki Cygan, Macarcadaki Cigányok, Hırvatçadaki Tsigani, Rumencedeki Tigan, Ermenicedeki Tzigan…. ve Türkçedeki Çingene sözcüğünün kökenini oluşturan Gürcüce veya Farsça bir sözcük.
Arapçada “ç” sesinin olmamasından kalkanlar Çingenelerin Mısır kökenini kolayca reddetmişler ancak bu sefer de yine Batı dillerindeki “Gypsy, Egypcian, Gjupci, veya Osmanlıcadaki Kıpti adlandırmaları etimolojiyi Mısır’a götürmüştü. (Bugün Mısır’ın nüfusu çeşitli kaynaklara göre 78 milyon ile 85 milyon arasında değişiyor. Bu nüfusun yüzde 99’u etnik köken olarak “Mısırlı” ya da “Nil Deltası halkı” diye bilinen ama tarih içinde hem etnik olarak hem de kültürel olarak Araplaşmış bir halk. Mısır nüfusunun yüzde 90’ı Müslüman, yüzde 10’u ise Hıristiyan. Hıristiyan nüfusun ezici çoğunluğunu ise Kıptîler oluşturuyor. Kıptî terimi aynen Boşnak teriminde olduğu gibi hem etnik hem dinsel adlandırma.) Sonuçta esas tartışma “Çingeneler Hindistan’dan İran’a, oradan Ermenistan ve Gürcistan yoluyla mı Bizans’a geldiler yoksa İran’dan Mezopotamya’ya oradan Mısır’a geçtiler oradan mı Bizans’a geldiler?” tezleri arasında gelişti. Eski insanlar bilim insanları gibi kesin görüşlere sahip olmadıklarından Osmanlı arşiv belgelerinde kullanılan terimler her iki damardan da izler taşıyordu.

OSMANLI DEVLETİ’NDE ÇİNGENELER
Çingenelerin Bizans’tan Yunanistan’a geçtiği, oradan Balkanlara ve Avrupa’ya dağıldığını anlaşılıyor. Ancak bu grupları yazının sonundaki çerçeve bölüme bırakıp, Bizans’ın ardılı Osmanlı Devleti/İmparatorluğu’nda Çingenelerin statüsüne bakalım.
Osmanlı kayıtlarında Çingenelere ilk kez 1430 tarihli Bulgaristan’daki Nikopol Sancağı Tımar Defteri’nde rastlanır. Bu dönemde Rumeli’ndeki Çingeneler “müsellem” yani piyade teşkilatına sokulmuş, bunların içinden bir bölüm de ocaklar halinde örgütlenmişlerdi. Çingene müsellemlerinin vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri idi. Çingene Müsellem Sancağı Rumeli Eyaleti’nin Eskihisar-ı Zağra, Hayrabolu, Malkara, Kırkkilise, Döğenci-ili, İncügez. Gümülcine, Yanbolu, Pınarhisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve Çorlu yerleşimlerini içine alan büyük bir sancaktı. Muhtemelen 1397 yılında I. Bayezid döneminde kurulmuştu. Dolayısıyla 1430 tarihli kayıttan eski kayıtlar da olmalı, ama ben bilmiyorum demek ki.
Cingâne Kanunnameleri
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla birlikte bilgilerimiz daha da berraklaşıyor. Örneğin Fatih Sultan Mehmed’in (hd 1451-1481) “Rumeli’nün Etrâkinün Koyun Âdedi Hükmi” başlıklı fermanı, Osmanlı Devleti’nde Çingenelerle ilgili ilk hukuki belge niteliğini taşıyor. İslam hukukunda “Koyun Âdeti” ya da “resm-i ağnâmı” denen koyun vergisini düzenlemek için çıkarılan bu kanunnameye, vergi ile ilgisi olmayan Çingenelerin neden konu edildiği belli değil. Beş paragraflık fermanın dördüncü paragrafı Çingenelerden 42’şer akçe vergi alınmasını, bu miktarı kesinlikle aşılmamasını; hisarların takviyesinde ya da demircilik işinde çalışan Çingenelerden haraç alınmamasını, toplanan vergiler için kendilerine bir belge verilmesini, Çingenelerin Müslümanlığı kabul edenler eğer Müslümanlarla oturmazlarsa, onlardan haraç alınmaya devam edilmesini hükme bağlıyor.
1487-1489 tarihlerine ait kayıtlara göre ise, Merkezi Kırkkilise (bugün Kırklareli) olan ve yukarda sayılan bölgeleri içine alan Çingene Livası (Livâ-i Çingâne) oluşturulmuştu. Bu livada o tarihlerde 3.237 Çingene hanesi (ortalama dört kişiden yaklaşık 13.000 kişi) yaşıyordu.
Sadece Çingeneler için çıkarılan ilk kanunname ise II. Beyazıd’ın 1497 tarihli “Kanun-ı Cizye-i Cingânehâ”sı idi. Kaçan Çingenelerin bulunması, harac (veya cizye denilen baş vergisi) toplayan görevlilere yardım edilmesi ve Çingene Sancakbeyi’nin görevleri gibi hükümler içeren bu kanunname ile merkezi Kırk Kilise (bugün Kırklareli) olan bir Cingâne Sancağı kurulmuş, sancağın başında Çingene Beyi ya da Mir-i Kiptiyân denilen bir reis tayin edilmişti. O dönemde Müslüman Çingeneler vergi olarak ayda 22 akçe öderken, gayrı Müslim olanlar 42 akçe “haraç” ödüyorlarmış. Bunun dışında, diğer reâyâlarla aynı miktarda gerdek resmi veya resm-i arusiye, cürüm ve cintem gibi tekâlif-i örfiyye adı verilen vergiler de ödüyorlardı. Vergilerin toplanmasını garanti altına almak için Çingeneler için emin kişi atanmış. Müslümanlar gayrimüslimlerle karıştığı veya evlendiği sürece, gayrimüslimlerle aynı miktarda vergi ödemek zorunda kalacaklardı.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1530 yılında çıkarılan “Kanûnnâme-i Kıbtîyân-ı Vilâyet-i Rumeli” ile Müslüman Çingenelerden 22 akçe vergi (ispençe) alınmaya devam edilmiş ancak gayrı Müslim olanların haracı 25 akçeye düşürülmüştü. Kanunnamenin ikinci maddesinde İstanbul, Edirne, Filibe ve Sofya’da yaşayan oyun ve eğlence işleri ile uğraşan Çingene kadınlarından ayda yüzer akçe vergi alınması emrediliyor. Yedinci maddede ise “âzâdegân” denilen Müslüman Çingenelerin “yave kâfirler” denilen Gayrı Müslim Çingenelerle yaşamaları halinde ‘kınanarak terbiye edilmeleri’ isteniyor. Bu döneme tahrir defterlerinde ise Babaeski, Yanbolu, Aydos, Gümülcine, Keşan, Malkara, Niğbolu, İvraca, Lofça, Tırnova, Çernovi, Şumnu, Prevadi, Silistre nahiyelerinde yaşayan Çingeneler kayıtlı. Bir başka defterde Çingenelerin Müslüman ve Gayrimüslim diye ayrı ayrı kaydedildiği görülür. Dolayısıyla bu Çingenelerden cizye denilen “baş vergisi” alınıyordu. Zaten Çingenelerin hemen hemen bütün vergileri ödediği görülüyor, çok az istisnaları (âvârız, divâniyye and tekâlif-i örfiyye) var.
III. Murad döneminde (1574-1595) şehzade Mehmed için düzenlenen sünnet merasiminde Çingeneler ellerinde beyaz ve kırmızı hatları olan bir bayrakla yer almıştı ancak bu dönemden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi, Çingene teşkilatı da bozulmağa başlamış. 1579 da İran Savaşı sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen Çingane müsellemleri (yaya askerler), defterin teslim edilmediğini bahane eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden kazan kaldırınca, Çingeneleri yola getirmek için devlet zora başvurmuş. Bunlar “eğitilmek” üzere Kırkkilise, Hayrabolu ve Babaeski hakimlerine teslim edilmişler. Ancak bir yandan da yüksek kademelerdeki yozlaşma sonucu boşalan sipahi timarları ve hatta zeâmetler dahi Çingenelere verilmiş.
Sultan Ahmed I (1603-1617) döneminde yayımlanan bir başka fermana göre, Balkanların batı kesimindeki (bugünkü güney Arnavutluk, kuzeybatı Yunanistan) tüm Çingeneler 1604-1605 yıllarında kafa vergisi, ispenç, cürüm, cintem ve bâd-ı hevâ gibi vergi ve cezalar ödemekle yükümlüydüler. Vergilerin toplanmasından sorumlu kişiye Süleyman deniyordu. Müslüman Çingenelerden 180 akçe, Hristiyan Çingenelerden ise 250 akçe alınırdı. Ayrıca, vergileri toplamak, tahsil etmek ve kaydetmekle de görevliydi. Firar durumunda, onları nerede olurlarsa olsunlar yakalama yetkisine sahipti. Yakalandıklarında vergilerini öderlerdi, ancak aslında 300 akçe tutarında bir ceza daha ödemek zorundaydılar.
Çingenelerin dini
Çingenelerin İstanbul’a dışarıdan mı geldiği, yoksa Konstantinopolis’ten miras mı kaldığı konusunda kesin kanıtlar olmamakla birlikte, Dimitri Kandemir 1722 yılında şöyle yazar:
“Kanuni Sultan Süleyman herkese ailesini ve hangi dine mensup olduğunu sordu. Bazıları İsa'ya inandıklarını itiraf etti, ancak diğerleri Hz. Muhammed'e inandı. Ardından Sultan, Hz. Muhammed'e inananlar için İstanbul'un eteklerinde (eski Blacherne kilisesinin bulunduğu yerde) kalacak bir yer ayarladı. Onlara, yaşlılara ve çocuklara İslamiyet'i (Şeriat) ve diğer düzenlemeleri ve Müslüman törenlerini öğretmek için imamlar ve hocalar verdi; sonra da onlara camiye gitmeyi, kadınlarını örtmeyi ve dini kanuna göre nikah kıymayı öğretti. Ancak bu olaydan altı ay sonra imamlar camiye gelen Çingene görmediler. İmamların yokluğunda nikah kıyıldığını duydular. İşte bu nedenle Sultan, Çingenelerin içinde bulundukları kötü durumu anladı. Bunu duyan Sultan, her Çingenenin dinini seçme özgürlüğüne sahip olduğunu ve İslam dinini kabul edenlerin her türlü vergiden muaf tutulması ayrıcalığını getirdiğini ilan etti. Bu kararı kamuoyuna duyurarak vergi tahsildarlarından Çingenelerin sayısını kaydetmelerini istedi ve Hristiyan olduklarını söyleyenler haraç aldılar ve vergilerini ödemeye başladılar. Altı ay sonra, vergi tahsildarları hiç kimsenin Hristiyan Çingene olduğunu kabul etmediğini gördüler. Bunun üzerine Sultan, Hristiyan Çingenelerin haraç ödemesi gerektiğini emretti. İmparatorluktaki diğer Hristiyanlarla birlikte haraç ödemeleri ve Müslüman Çingenelerin ise iki katını ödemeleri gerekiyordu. Bu kararname hala yürürlükte ve bu nedenle Muhammed'e inanan tüm Çingeneler (ve sayıları oldukça fazla) iki kat vergi ödüyorlar. Eğer Hristiyan Çingene beş talent ödeyecekse, Müslüman Çingene on talent ödemek zorunda kalıyor. Sonuç olarak, geçmişte Çingenelerin herhangi bir dine mensup olmaları veya herhangi bir kanuna uymaları zorunlu olmadığı gibi, günümüzde de Çingenelerimizi her yerde aynı durumda görüyoruz.”

Buna karşılık 17. yüzyıl Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’a II. Mehmet (Fatih) döneminde (hd 1451–1481) Mısır’dan gelen Çingeneler ve Kıptiler (Çelebi zikrettiği 147 lisan arasında Kıbti lisanı ve Çinganece’yi ayrı ayrı sayar) “Kendilerine Edirne Kapısı civarında yerleşme izni verildiği halde, daha sonraki tarihlerde, Balat, Ayvansaray, Lonca, Sulukule, Üsküdar, Kasımpaşa ve Ortaköy gibi mahallelere doğru” yayılmışlardı. “Ancak Anadolu ve Rumeli Çingeneleri iyi geçinmemişlerdir. Rumeli Çingeneleri Paskalya'yı Hristiyanlarla, Kurban Bayramı'nı Müslümanlarla ve Pesah'ı Yahudilerle kutlamışlardır. Hiçbir dini kabul etmedikleri için imamlarımız onlara cenaze töreni yapmayı reddetmiş, ancak Eğrikapı dışında özel bir mezarlık vermişlerdir. Bu kadar hain oldukları için onlara ek haraç (gayrimüslimlerden alınan vergi) ödemeleri emredilmiştir. Bu yüzden Çingenelerden iki kat haraç alınmaktadır. Aslında Sultan Mehmed'in nüfus sayımı hükmüne göre, harac, Çingenelerin ölü ruhlarından bile alınır, ta ki yerlerine canlı ruhlar bulunana kadar…”
Malum etiketler
Çelebi’nin ifadelerinden de hissedildiği üzere 16. yüzyıldan itibaren Çingeneler, “fuhuşu teşvik ettikleri, soygun, cinayet ve hırsızlığın yayılmasına katkıda bulundukları” için İstanbul’dan atılmaları için fermanlar çıkartıldığını, sürüldükleri Anadolu kasabalarında “göçebe olarak gezdikleri ve erkek kılığına soktukları genç kadın ve kızlarıyla fuhuş yaptırdıkları” için sürekli kovuşturmaya uğradıklarını kayıtlardan biliyoruz. Ama Makedonya’nın Üsküp şehrinde, Tophane Mahallesinde yaşayan “Barutçu Çingenelerinin” güzel kızları, tertemiz ve şık kıyafetleri, mavi badanalı tertemiz evleriyle meşhur olduğuna dair Osmanlı belgeleri de var. Elbette diğer toplulukların veya devlet görevlilerinin Çingenelere bu önyargılardan dolayı yaptıkları kayıtlara geçmemiş pek.
Meslekleri
Bilindiği gibi Osmanlı toplumu millet sistemi ve askeri/reaya ayrımıyla yapılandığı için etnik köken yerine din (Müslüman/gayrimüslim) ve hizmet (devlete sadakat, askeri başarı, idari yetenek) yükselmeyi belirleyen ana faktörlerdi. Sistemin sınırlamalarına ve toplumsal önyargılara rağmen Avrupa’daki katı kısıtlamaların tersine Osmanlı ülkesinde Çingeneler sadece müzisyen değil, tenekeci, nalbant, kuyumcu, kılıç ustası, marangoz, ayakkabıcı, raptiyeci, derici, terzi, halıcı, hırdavatçı, helvacı, kasap, bahçıvan, katırcı, gardiyan, cellat, kurye, maymun yetiştirici, az da olsa yeniçeri, subaşı ve cerrah olabiliyorlardı. 1526’da Mohaç Savaşı’ndan sonra Macaristan’daki Çingene nüfustan bir bölümü Osmanlı ordusuna demirciler, berberler, müzisyenler, cellâtlar olarak katılmış, ordu dönerken yanında bu grupları da getirmişti. 1579’daki İran seferinde “müsellem” (piyade) olarak gözden düşmüşlerdi ama ileriki yıllarda özellikle Balkan bölgelerinde savunma hizmetlerinde önemli roller oynamışlardı. (Türk milliyetçilerini kızdıracak bir anımsatma: Şair Eşref’in “Âlemî dûçâr-ı beht-û hayret etdi Tal’at’ın/Haddini bilmez, aceb Çingâne bir Jön Türk müsün?” diyerek hicvettiği Talat Paşa’nın Çingene kimliği bilimsel olarak ispat edilirse, Talat Paşa’yı Osmanlı tarihinde en yüksek mevkiye gelen Çingene sayabiliriz.)
Yukarda çeşitli meslekleri saydım ama Osmanlı belgelerinde Çengi, Köçek, Kukla, Karagöz, Ortaoyunu, Kanto terimleri sıklıkla Çingene ile birlikte anılır. Karagöz tiplemesinin Çingene kültüründen aktarıldığını düşünenler var. Önemli Osmanlı tarihçilerinden Salih Özbaran’ın yayımladığı bir tersane defterinde çalışanların çoğunun adının Karagöz olması bunların Çingene olabileceğini düşündürmüştü bazı araştırmacılara. Evliya Çelebi’ye göre de Karagöz Selçuklular çağında İstanbul tekfuru Konstantin’in seyisi olan Edirne dolaylarında Kırkkilise’den Kıpti Soyozlu Karagöz Bali Çelebi idi. Bir teze göre de daha Orhan Gazi zamanında (1324-1362) Bursa-Orhaneli’den Karakeçili aşiretinden Kara Oğuz önce Karaöküz, sonra Hacı Ahvad veya Hacı İvad olmuş sonra Şeyh Ahmet Küştevi adlı biri adını Karagöz’e çevirmişti. “Refik Ahmet Sevengil (Ortaoyunu perdeden sahneye indirilmiş Karagöz’dür’ dediğine göre o zaman Ortaoyunu da Çingenelere mi has mıydı?” gibi “aşırı yorumlara” Sabri Esat Suyavişgil itiraz eder, bunu da hatırlatarak bu tartışmalı konuyu bağlayayım.
Bayramları
Çingene/Roman sözlü tarihine göre 6 bin yıllık bir gelenek olan, çağdaş dönemin önemli Osmanlı tarihçisi Necdet Sakaoğlu'na göre Osmanlı döneminde doğmuş, doğrudan Kırklareli’ne has bir şenlik olan Kakava Hıdırellez'den (6 Mayıs) bir gün sonra veya Hıdırellez'in ertesi pazar günü gerçekleştirilirdi. Çingenelerin bahar bayramı olan Kakava için (Ali Rafet Özkan’a göre Çingene dilinde “Tencere Bayramı” demekti) nehir boyları ve çeşmelerin olduğu yerler seçilirdi. Bir gece önceden insanlar battaniyeleri ve yataklarıyla çayırlara taşınırlardı. Şenliğin açılışını Çeribaşı şöyle yapardı: “Millet-i kadîme-i necîbten Kıptiyân’ın yevm-i mesûd-ı mübâreki bugün gün doğmadan yarım saat, onbeş dakika, üç saniye evvel başlayacak. Edâsını borçlu olduğumuz büyük ve mukaddes Hızır İlyas Bayramı’nın âyin-i dâvetiyesidir!”
1840-1879 yılları arasında İstanbul’da hekimlik yapan Alexandre Paspati ise kendi şahit olduğu Kakava hakkında şu bilgileri vermişti:
“Bahar için Çingenelerin kışlık yerlerinden ayrıldıklarını ve bir su kaynağının yakınındaki yeşil bir tarlanın ortasında buluşmak üzere anlaşmalarına Kakava, yani kazan bayramı denirdi. Bayram 23 Nisan civarında kutlanırdı. Üç gün boyunca bu göçebeler, çadırlarının ortasında ziyafetlere, kutlamalara, dansa ve şarkı söylemeye kendilerini adarlardı. Her Çingenenin bir kuzu kurban etmesi ve çiçeklerle kaplı, bol şarapla donatılmış sofrasına tüm geçenleri davet etmesi gerekiyordu. Bu üç günün sonunda Çeribaşı'na yıllık vergilerini öderler, çekişmeli işlerini hallederler ve çadırları ve hayvanlarıyla birlikte ülkeyi terk ederlerdi.”

Tanzimat Dönemi ve sonrası
Osmanlı modernleşmesinin önde gelen temsilcilerinden Mithat Paşa’nın 1860’ta Çingeneleri yerleşik yaşama geçirmek için yoğun çabalar harcadığı ancak başarılı olamadığı biliniyor. Ancak 1867-1868 yılında “Kıbtîyân Vergisi” diye yeni bir vergi vermeye zorlanmaları garipti. Aralık 1874’te çıkarılan bir fermanla Çingenelerin “bedel-i askerî” ödemek yerine orduya alınmaları konusunda da adımlar atılmış ama sonuca ulaşılmamıştı. Öte yandan Çingeneler, 1876’daki “Bulgar Dehşeti” adı verilen isyanlar sırasında yerel halklar tarafından günah keçisi yapılmışlar, örneğin Koprivshtitsa’da bir grup Çingene, kadın, çocuk öldürülmüştü.
Burada bir edebiyat parantezi açalım. Yeni Osmanlılar diye bilinen aydınlar grubunun en ayrıksı üyesi ve Tanzimat döneminin popüler roman yazarı Ahmet Mithat Efendi’nin 17 Mayıs-4 Temmuz 1887 tarihleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde 20 bölüm halinde tefrika edilen Çingene adlı roman yazmıştı. Romanda varlıklı bir İstanbul ailesine mensup Şems Hikmet Bey adlı roman kişisinin Ziba adlı Çingene kızına âşık olması ve onu bir konak hanımefendisi haline büründürmesi konu ediliyordu. (Bu tema Yunan mitolojisindeki öyküden esinlenen Bernard Shaw’ın 1913 yılında yazdığı Pygmalion adlı eserde, 1964’te de My Fair Lady müzikalinde tekrarlanacaktır.) Osmanlı edebiyatında ilk kez sadece Çingeneleri konu edinen bu eserde Çingene toplumuna dair ansiklopedik bilgiler veriliyor ve Osmanlı toplumundaki çingene algısı aktarılıyordu. Hem bu eserinde hem de başka yazılarında Çingenelerin eğitimsizlik sebebiyle toplumun en hor ve hakir görülen kesimi olduğunu söyleyen Ahmet Midhat, eğitimsiz ve ilkel bir insanın eğitimle değiştirilebileceği, yeni ve medeni bir insana dönüştürülebileceği tezini bu romanda bir Çingene karakter üzerinden ispatlamaya çalışmıştı.
Parantezi kapatıp hayatın gerçekleriyle devam edersek, 1900’lü yılların başında Müslüman Çingeneler, sayımlarda veya belgelerde ayrımcı Kıptîyan terimini kullanmasından şikâyet etmişlerdi ama cevap alamamışlardı. 1901’de yeri yurdu belli olmayanların oy kullanma hakkı yasaklanırken bundan en çok Çingeneler zarar görmüştü. 31 Aralık 1905’te Dr. Marko Markof ve Mustafa Ragıb liderliğinde Sofya’da bir kongre düzenleyen Çingeneler, Çingene adlandırmasının aşağılayıcı olduğunu söylemişler ve kendilerini “Müslüman Bulgaristan vatandaşı” olarak tanımladıklarını belirtmişlerdi. O sırada Bulgaristan henüz bağımsız değildi, Osmanlı Devleti’ne bağlı içişlerinde bağımsız bir Prenslik idi. Plovdiv, Haskovo, Yambol, Burgas, Aytos, Varna, Ruse, Dolbrich, ve Balchik’da benzer toplantılar yapıldı, Müslüman/Türk basını da onları destekledi. 1907’de Bulgar makamlarından kaçıp Osmanlı idaresine sığınan 116 Çingene Diyarbakır ve Halep’e sürüldü.
Bu yıllarda Osmanlı ülkesindeki Çingene nüfusta büyük bir azalma yaşandı. Öyle ki 1523 yılında Rumeli'de 3.926 Müslüman Çingene, 9.623 gayrimüslim (ve 442 dul kadın) olmak üzere toplam 13.991 Çingene yaşarken 1831 nüfus sayımında toplam Çingene sayısı ancak 35.975 idi. II. Abdülhamid döneminde yapılan 1893 sayımına göre toplam 17.388.604 nüfus içinde gayrimüslim Çingene sayısı 3,153 iken Müslüman Çingene sayısı 19.550’ye düşmüştü. 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın etkilerinden biri olarak 1906-1907 sayımlarında ise toplam nüfus 20.884.630’a çıkarken (artık Müslim, gayrimüslim ayrımı belirtilmediğinden) toplam Çingene sayısı 16.470’e düşmüştü. (Osmanlı döneminde modern anlamda nüfus sayımı yapılmadığından çeşitli kaynaklara göre sayılarda ufak tefek değişiklikler olabiliyor. Dolayısıyla bu sayıları eğilimin göstergesi olarak kabul ediyorum sadece.) Hezimetle sona eren 1912-1913 arasındaki Balkan Savaşları’ndan sonra Çingeneler yeniden harman oldular. Ancak ne Osmanlı ülkesine gelenler ne de savaştan sonra kurulan yeni devletlerde kalanların yüzü güldü. Tersine, özellikle yeni devletlerdeki Müslüman Çingeneler, Osmanlı geçmişin kötü mirası olarak dışlandılar, itilip kakıldılar, sürüldüler.
19. yüzyıl İstanbul’undaki yerleri
Azalan nüfusa rağmen 19. yüzyılda Balat, Kasımpaşa’da Çürüklük, Üsküdar’da Selamsız, Büyükdere’de Çayırboyu, Ayvansaray’da Lonca ve Surdibi’ndeki Sulukule’de yaşayan Çingeneler İstanbul’un eğlence yaşamında çok önemli bir yere sahiptiler. Tarihi 17. yüzyıla uzanan bu geleneğin taşıyıcıları olarak Gülistan, Safinaz, Andelip, Elmas, Küçük Şöhret, Ceylan adlı şarkıcı ve manicileri, Deli Hüsam, Zorlu Receb, Arap Mehmet, Zurnacı Emin, Edirneli Kara Mehmet, Denizoğlu Kemani Ali Bey, Kemani Bülbüli Salih Efendi, Kemençe üstadı Kemani Hızır Ağa, II. Abdülhamit’in huzurunda çalmış olan Kemani Memduh, ilk arabesk sanatçılarından Haydar Tatlıyay gibi isimleri, özellikle Orta Anadolu’da yaygın olan “köçekleri” ve “çengileri” anlatan nice eser kaleme alındı.
Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey de 1922 yılında yayınlanan yazılarında bu gelenek, bir düğün evinden hareketle şöyle betimler:
“Eğlence evine önde kolbaşı hanım ve muavini, ardında feraceli çengiler, en arkada ise sazları elinde sıracılar, hizmetçiler ve yardakçılar olmak üzere sıraya dizilip giderlerdi. Düğün evinde alt katta bir oda çengilere ayrılırdı. O zamanın usulüyle makyaj yapılır, rastıklar, sürmeler çekilir. Oyunun oynanacağı odada misafirler çevreye oturur. Önce kolbaşı hanım, ardından maiyeti iki eliyle temenna yaparak, diğerleri de çalparalarla onlara katılarak ortada devir yapılır. Buna ağır ezgi denir. Kollar yukarı kalkmış ve beden doğal durumunda gayet ağır bir danstır bu. İkinci fasla, parmaklara zil takarak çıkılır. Bu fasıldan itibaren kolbaşı hanım ve muavini oyuna çıkmazlar, raksı oyuncu başı idare eder. Göbek atmalar, topuktan çatmalar, hoplamalar, kendini atmalar, omuzdan titremeler hep bu fasıldan itibaren icra edilir. Sıracıların Bir Hoca Alim var, ya kime/Allıya pulluya ya hey diyerek yaptıkları pohpohlar oyuncuları kızıştırır. Üçüncü fasıl tavşan raksıdır. Kadifeden erkek şalvarı, dar camedan ve fes giyip bellerine şal kuşanmış çengiler parmaklarında zille oynarlar. Dördüncü fasılda raks yoktur. Çengilerin güzel seslileri sıracıların yanına oturup hanendelik ederler. Bu fasılda istenirse Kalyoncu ve Hamam Oyunu gibi taklitli oyunlar çıkarılır.”

CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE ÇİNGENELER
Ancak romantik söylemle “kimsesizlerin kimsesi olmak” veya anayasal söylemle “eşit vatandaşlığı kurumsallaştırmak” iddialarıyla kurulan Cumhuriyet döneminde de Çingenelerin “yüzü gülmedi”. Evet, 1923`teki Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’dan Türkiye’ye “Müslüman nüfus” bloğu içinde büyük Çingene göçleri oldu, bunları 1927, 1933, 1935 ve 1936-37 göçleri izledi ama Türkiye’ye yeni gelenlere pek misafirperver davranılmadı. Örneğin 1934’te çıkarılan (ve hala yürürlükte olan) 2510 sayılı İskân Kanunu’nun 4. maddesi “Türk kültürüne bağlı olmayan, anarşistler, göçebe Çingeneler, casuslar ve memleket dışına çıkartılmış olanlar Türkiye’ye ‘muhacir’ olarak kabul edilemezler” diyordu. 1950’de çıkarılan (ve hala yürürlükte olan) 5682 sayılı Pasaport Kanunu’ndaki “serseriler dilenciler, milli güvenlik, genel güvenlik” belirsiz kavramlara dayanarak Çingenelerin Türkiye’ye girmesi yasaklanabiliyordu.
Yine de Ali Rıza Bey’in anlattığı Sulukule geceleri, 1950’lere kadar benzer şekillerde sürdü. Ancak 1957’de Vatan Caddesi’nin açılması için bölgede yıkım faaliyetlerine başlandığında, Sulukule için ilk alarm zilleri çaldı. Bölgede yıkımların yapılmasıyla birlikte Sulukule eğlenceleri yavaş yavaş cazibesini yitirmeye başladı. 1980’lerde semt sakinleri Turizm Bakanlığı’na başvurarak, Sulukule’de gösteri evleri yapılmasını istedilerse de bu gerçekleşmedi. Son yıllarda, kentsel dönüşüm projeleri kapsamında Sulukule’nin tamamen yıkılmasıyla birlikte, yaklaşık 300 yıllık bir gelenek tarihe gömüldü.
Son dönem politikaları
Anadolu’da ise durumun daha da dramatikti. Mıtrıp, Güvende, Karaçi, Kareçi, Bala, Poşa, Elekçi, Cıngan, Abdal, Esmer Vatandaş, Kara Kuvvetleri, Dom, Cono, Davulcu, Sepetçi, Pırpırı, Arabacı, Köçer, Karaoğlan ve nihayet Osmanlı’dan “kötü miras” olarak “Buçuk Millet” diye anılan ama her anılışında aşağılamalara, dışlamalara maruz kalan Romanlara ilişkin olarak 1993’te DSP Edirne Milletvekili Erdal Kesebir’in; 2001’de Refah Parti Van Milletvekili Fethullah Erbaş’ın iyi niyetli çabaları sonuçsuz kaldı ve İçişleri Bakanlığı’nın 23 Ekim 2003 tarihli genelgesiyle yurttaşlık başvurusunda bulunanların “Çingene olup olmadıklarının araştırılmasının” istenmesi AB’nin 2003 Türkiye İlerleme Raporu’na yansıdı. 2009 yılında AKP iktidarı “Roman Açılımı” başlattığını açıkladı. O günden bu yana ciddi bir adım atıldığı yok.
Bugün Dünyada tam olarak kaç Çingene yaşadığını bilmiyoruz. Rakamlar 15 ila 30 milyon arasında değişiyor. Bunların 12 milyonunun Avrupa’da, sekiz milyonunun Balkan yarımadasında, Orta Avrupa’da ve eski Sovyetler Birliği coğrafyasında yaşadığı tahmin ediliyor. Halen Romanya, Bosna-Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan’da Türko-Gifti (Yifti) Türski Çigani gibi adlarla anılan gruplar hem Çingene hem Müslüman oldukları hem de Türkçe konuştukları için katmerli şekilde horlanıyorlar. İtalya, Fransa gibi AB’nin merkez ülkelerinde bile Çingenelerin hali harap. Türkiye’de resmî rakamlara göre 500 bin, gayrı resmî rakamlara göre iki milyon Çingene-Roman var ve ağırlıklı olarak Kırklareli, Edirne, İstanbul, Düzce, İzmit, Ankara, Afyon, İzmir, Denizli, Tokat, Sivas, Samsun, Adana Kahramanmaraş, Gaziantep ve Mardin yaşıyorlar. Yaşıyorlar ama biz onların farkına sadece suç işlediklerinde, sit-com dizilerde, ya da müzik alanında varıyoruz.
Bir de kişisel not: 1966-1979 yılları arasında Edirne’de yaşarken ilk evimiz Çingene yerleşimlerinin başladığı Gülbahar Mahallesi’nde idi. Böylece çocukluğumdan itibaren Çingenelere yakın oldum. 1976 yılında Kırklareli’ndeki Kakava’ya da katıldım. ‘Kakava’ya katılmak” ya da “Kakava’ya kabul edilmek” o yıllarda sembolik olarak “Çingene defterine kaydolmak” anlamına geliyordu. 1977-1979 arasında da Çingene işçilerin ağırlıklı olduğu Tekstiplik Fabrikası’nda vardiyalı işçi olarak çalıştım. Belki de ilk Çingene Sendika Şube Başkanı’nı DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası’nın Edirne Şubesi’nde seçtik. Dolayısıyla kendimi 50 yıldır manen Çingene/Roman ailesinden sayarım.
Ben eski bir yazımı “Halbuki bu topraklarda yaşayan tüm insanlar gibi Romanların de pek çok sosyal, ekonomik, politik ve kültürel sorunları var. Onlar da herkes gibi daha güzel ve daha güvenilir bir yaşam diliyorlar. Onlar da hayatlarını alınlarının teriyle, çalışarak kazanmak istiyorlar. Toplum tarafından kabul edilmek, sevilmek istiyorlar” diye bitirmiştim. Ama galiba girişte adını andığım Roman bilim insanı Ian Hancock’un anımsattığı gibi muhtemelen “sadece kendileri olmak” istiyorlar ve “ne olmak istediklerini kendilerine sormamız” gerekiyor!

Avrupa Çingenelerinin Porrajmos’a Yolculuğu
Çingenelerin Konstantinopolis’ten Yunanistan’a geçtiği sanılır. Oradan Balkanlara ve Avrupa’ya dağıldığını anlaşılıyor, çünkü 1326 ve 1370 tarihli belgelerde Frank baronlarının vasalı olarak adları geçiyor. Sırp Kralı Stephan Duşan, Karadeniz kıyılarındaki Kefe’de başlayıp 1347’de Konstantinopolis’e ulaşan büyük veba salgını (“Kara Ölüm”) döneminde 1348’de Çingenelere bir manastır, 1387’de Voyvoda Mircea 40 aileye yer vermişti. 1396’da Anjou hanedanından Venediklilere devredilen Korfu’da Çingene cemaati yaşıyordu. 15. Yüzyılda yaşamış Bizans şairi Mazaris, Peleponnez’de yerleşen yedi milletten birinin de Kıptiler olduğunu yazıyordu. Modon şehrinde Küçük Mısır adı verilen bir tepede Çingenelerin koloni halinde yaşadığı var belgelerde.
Kara Avrupası’nda Çingenelere dair ilk kayıt 1417 yılında Almanya’ya daha doğrusu Hansa ligine ait. Buradan 1422’de Fransa’ya ve İspanya’ya yayılmışlardı. İlk başlarda Papalığın himayesini kazanmışlardı ama sonradan “Türklerin casusu” olarak görülerek baskılara maruz kaldılar. Öyle ki Fransa Kralı 12. Louis’nin 1504 tarihinde yayımladığı fermana göre Çingeneler toprakları boşaltacaklar, boşaltmayanlar öldürülecekti. 1619’da İspanya Kralı III. Philip, Çingene ailelerin kasaba ve şehirlere yerleşmesini yasakladı. 1675 yılında Fransa Kralı 14. Louis Çingenelerin yakılarak ve kılıçtan geçirilerek imha edilmesine karar verdi. Bu korkunç “Çingene avı” dört yıl sürdü. Öyle ki sadece küçük bir Çingene grubu Basklar arasında kalabildi. Benzer imha kararları İsveç’te, Danimarka’da ve İtalya’da verildi. 1701 yılında Avusturya’da İmparator Leopold Çingeneleri kanun dışı ilan etti. 1726’da İngiltere Kralı VI. Charles bütün erkek çingenelerin öldürülmesi, kadın ve 18 yaş altı çocukların kulaklarının kesilmesini emretti. 1782’de Avusturya’da 84 kişiyi yemekle suçlandı bir grup Çingene. İlk kez 1831’de Eflak Anayasası’nda ve 1833’te Moldovya Milli Kanunu’nda birey olarak tanımlandılar ama Romanya’da Çingenelerin köleciliği 1864’e kadar sürdü. 1810’da Fransa’da Çingene olduğuna dair bir kart taşımaları mecburi oldu. 1912’de bu yenilendi.
Ama daha da kötüsü vardı kaderlerinde…
Nazi ideologlar, özürlüler, Çingeneler ve Yahudilerin Alman ırkını nasıl bozduğuna dair teorilerini daha 1933’te olgunlaştırmışlardı. 1935 Eylül’ünde çıkarılan “Alman Kanını ve Onurunu Koruma Kanunu”nda (Nüremberg Kanunu) Çingenelerin de adı geçiyordu. 1938-1939’da Çingenelere yönelik baskılar 13 Ekim 1942’de çıkarılan emirle çehre değiştirdi.
Ağustos 1942’de Sırbistan “Yahudi ve Çingene sorununu çözdüğünü” ilan eden ilk ülke oldu. Sırbistan’daki toplama kamplarından en ünlüsü olan Jasenovac’da 28 bin (Roman bilim adamlarına göre 60 bin ile 80 bin arasında) Çingene katledildi.
1941’den itibaren Almanya’nın müttefiki olarak Makedonya ve Trakya’nın kontrolünü üstlenen Bulgaristan’da Kral Boris’in çıkardığı Yahudi düşmanı ‘Ulusun Korunması Kanunu’nda Çingene adı geçmiyordu ama Mayıs 1942’de Çingenelerin kamu yararına zorunlu çalışmasına karar verildi. Ağustos 1942’de Bulgarlarla evlenmeleri yasaklanırken, bazı Müslüman Çingeneler din değiştirmeye zorlandılar. Yine de 1943’ün başında Kral Boris, Makedonya ve Trakya’daki bütün Yahudileri toplama kamplarına gönderirken Bulgar vatandaşı olan Çingeneleri sürgünden muaf tuttu. Dolayısıyla Bulgarlar “savaş sırasında sadece (!) 5 bin civarında Bulgar Çingenesi hayatını kaybettiğini söyleyerek” övündüler!
Bulgaristan’ın kontrolü altındaki Makedonya Çingeneleri de Boris’in tavrı sayesinde soykırımdan kurtuldular. Yunanistan’daki Çingeneler ise 1943’te tam Auschwitz Temerküz/İmha Kampı’na gönderiliyorlardı ki, (bir iddiaya göre) Atina Baş Piskoposunun müdahalesi ile kurtuldular. En büyük kırıma ise Romanya Çingeneleri uğradı. 300 bin Romanya Çingenesinden yaklaşık 36 bini (Çingene araştırmacılara göre 90 bini) Nazi toplama kamplarında hayatını kaybetti.
Savaştan sonra eşitlik lafını ağzından düşürmeyen sosyalist ülkelerde bile koyu ayrımcılığa uğradılar. Liberal ama steril Avrupa Birliği’nin çok kültürlülük politikalarından da pek nasiplerini alamadılar, en iyi ihtimalle görünmez olmaya devam ettiler. Böylece bir çeşit kısır döngüye düştüler ve şikâyetlere neden olan bazı yaşam biçimleri kaderleri oldu.
Özet Kaynakça:
Ahmet Mithat Efendi, Çingene, yay. haz.: S. Emrah Arlıhan, Sel Yayıncılık 2009;
Angus Fraser, Avrupa Halkları: Çingeneler, çeviren: İlkin İnanç, Homer Yayınları, 2005;
Balıkhane Nazırı Ali Rıza, Eski Zamanlarda İstanbul Hayatı, Kitabevi, 2001;
Burjor Avary, India: The Ancient Past: A History of the Indian-Subcontinent from 7000 BC to AD 1200, Routledge, 2007;
Donald Kenrick, Çingeneler: Ganj’dan Thames’e, çeviren: Bahar Tırnakçı, Homer Yayınları, 2006;
Elena Marushiakova ve Vesselin Popov. Osmanlı İmparatorluğu’nda Çingeneler, çeviren: Bahar Tırnakçı, Homer Yayınları, 2006;
Evliya Çelebi, Seyahatname, 2. cilt, yayına hazırlayan: Yücel Dağlı, YKY, 2003;
Faika Çelik, “The Limits of Tolerance: The Status of Gypsies (Roma) in the Ottoman Empire,” Studies in Contemporary Islam, 5, 1–2 (2003), s. 161–182;
George C. Soulis, “The Gypsies in the Byzantine Empire and the Balkans in the Late Middle Ages,” Dumbarton Oaks Papers, cilt 15, 1961, s. 143–165;
Ian Hancock, We Are the Romani People: Ame sam e Rromane Džene, University of Hertfordshire Press, 2002;
Ingmar Karlsson, Avrupa’nın Üvey Evlatları, çeviren: Turhan Kayaoğlu, Homer Yayınları, 2006;
İsmail Altınöz, “Osmanlı Toplumunda Çingeneler,” Tarih ve Toplum, XXIII/ 137 (Mayıs 1995), s. 22–29;
M. Tayyib Gökbilgin, “Çingeneler,” İslam Ansiklopedisi, cilt III, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1988, s. 420–426;
Metin And, "Eski Temaşa Oyuncularımızdan Çengiler ve Köçekler," Hayat Tarih Mecmuası, 1, No. 2 (1968), s. 25–29;
Necdet Sakaoğlu, “Kırklareli’nde Gelenek Bolluğu: Kakava Bayramı,” Tarih ve Toplum, XXIII/137 (Mayıs, 1995), s. 34–37.
Robert Anhegger ve Halil İnalcık, Kanunname-i Sultani ber Muceb-i Örf-i Osmanî, II. Mehmed ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasakname ve Kanunnameler, TTK Yayını, 1956;
Sermet Muhtar Alus, “Eski İstanbul’da Çingeneler,” Tarih ve Toplum, XXIII/137 (Mayıs, 1995), s. 30–33.