Önce ABD’yi, giderek Avrupa’yı ve tüm dünyayı sarsan (nedense Türkiye’de sadece izlenmekle yetinilen) Epstein Skandalı Dosyası’nda İttihat Terakki Cemiyeti’nin üç paşasından en ünlüsü, Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Talat Paşa’nın adının “Satanik Mason” olarak geçtiğine ilişkin iddialar neyse ki kurmaca çıktı ve Türk milliyetçileri derin bir nefes aldılar ama genel olarak Osmanlı Masonluğu ve İttihatçıların Masonluğu konusunda yazmak için bunu bir fırsat olarak gördüm.
Masonluk konusu, birazdan göreceğiniz üzere gayet karmaşık bir mesele. Tarihi çok uzun, çeşitli ülkelerde ortaya çıkan locaların, onların şubelerinin gelenekleri, amaçları, birbiriyle ilişkileri, adları konusu çok kafa karıştırıcı, muhalif oldukları iktidarların baskısına karşı zorunlu gizlilik veya savaş dönemlerinde arşivlerin imha olması veya el değiştirmesi gibi nedenlerle pek çok bilgi belgelenemediği için tartışmaya açık… Bu yüzden anlaması da yazması da okuması da zorlu bir konu. Yine de deneyeceğim.

Esnaf loncasındandan fikri loncaya
Masonluk, 14. yüzyıla kadar uzanan belgeler ve gelenekleriyle, var olan en eski laik kardeşlik örgütü olarak kabul edilir. Adı yaklaşık 1200’lerin başında "taş işçisi, taştan inşaat yapan, taşı işleyen, döşeyen veya yontan kişi" anlamına gelen eski Fransızcadaki “masson, maçon" kelimesinden gelir. Fransızca “Frere mason/mason kardeşliği” terimi İngilizceye “Freemasonry”, Türkçeye “Farmason” olarak geçmiştir ve çoğu kez Masonluk yerine kullanılır. Bilindiği üzere aynı yüzyılda Anadolu’da ortaya çıktığı düşünülen Ahi teşkilatları gibi Avrupa’da da ilk örgütlenmeler esnaf grupları arasında ortaya çıkmıştı. Bu yerel ticaret örgütlerinin günümüz Mason localarına nasıl dönüştüğüne dair net bir mekanizma yoktur. 17. ve 18. yüzyıl başlarındaki operatif localardan bilinen en eski ritüeller ve parolalar, 18. yüzyılın sonlarında kabul görmüş veya Masonlar tarafından geliştirilen ritüellerle süreklilik sağlanmıştır. Arşiv belgelerine göre İskoçya’daki Edinburgh Locası’nın tutanakları, 1598 yılında işlevsel bir locadan hakkında efsaneler üretilen gizemli yapılara doğru gidişin sembolik başlangıcı sayılır ki bu loca halen dünyanın en eski Mason Locası kabul edilmektedir.

“Fikri Masonluk” ise 1717’de Londra’da örgütlenmişti. Bu tarihten sonra Mason locaları Napoli'den Stockholm'e kadar okuryazar elitlerin hayal gücünü ele geçirecek, Amerikan kolonilerine yayılma ise 1730'larda Benjamin Franklin ile başlayacaktı. 1780'lere gelindiğinde localar ve üye sayıları hızla çoğaldı. Çünkü o dönemde Londra'dan Viyana'ya kadar tüm Avrupa'da statükoya karşı huzursuzluk ve anlamlı bir reform arzusu çok güçlenmişti. Mason locaları bu taleplerin özgürce dile getirdiği ve örgütlenebildiği mekanlar oldu. Aydınlanma Çağı diye bilinen 18. yüzyılda boyunca Masonlar, benzer düşünen erkeklerden oluşan uluslararası bir ağ oluşturdular ve Aydınlanma Çağı ideallerini Fransa başta olmak üzere Avrupa’ya, Britanya Adası’na ve dünyanın diğer yerlerine (özellikle ABD’ye) yayılmasına yardımcı oldular. Monarşiye karşı burjuvazinin örgütlediği bir hareket olmasına rağmen sadece cumhuriyetçi aktivistler, entelektüeller ve sanatçılar için değil, kraliyet ailesi üyeleri ve aristokratlar için de Masonluk çekiciydi. Örneğin İngiliz localarına Galler Prensi; Prusya localarına Kral Büyük Frederick, Goethe; Fransız Localarına Fransa İmparatoru Napolyon ile Montesquieu, Voltaire, Diderot, Lafayette, Danton, Mirabeau gibi Aydınlanmacı düşünürler; ABD localarına Benjamin Franklin ve George Washington gibi “Kurucu Babalar” katılmıştı.
Özellikle Fransız Localarının öncülüğündeki Kıta Masonluğu dini inanç ve siyasi tartışmalar ötesinde gelişerek “liberal masonluk” diye anılan hattı temsil etti. 19. Yüzyıl ve sonrasında Masonlar Katolik topraklarda din karşıtı oldular, bunun sonucu olarak da Katolik Kilisesi’nin ağır saldırılarına maruz kaldılar. Fransız ekolü gibi Katolik Kilisesi ile çatışma içinde gelişen İtalyan Masonluğunu ise Osmanlı örneği üzerinden anlatmak daha doğru olacak.

Masonluk Osmanlı ülkesinde
İlk Osmanlı Masonları 1721 yılında Paris’e Osmanlı sefiri olarak giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu ve kethüdâsı Said Çelebi ve onun himayesinde İstanbul’da ilk “Müslüman” matbaasını açan İbrahim Mütefeerrika’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri modernizasyonundaki öncü rolü ile bilinen Humbaracı Ahmet Paşa’nın da ilk Masonlardan olduğu söylenir. Kendisi de bir Mason üstadı olan Kemalettin Apak'a göre İstanbul’da ilk Mason Locası Sultan III. Ahmet (1703 -1730) tarafından açılmıştır. Bu loca Fransız obediyansına bağlı olup Galata’da Perşembe Pazarında Arap Camii civarındadır.
Adı bilinen ilk Osmanlı Locası ise 1738’de İskoçya Büyük Locası’ndan berat almış alarak Halep’te kurulan İskenderun locasıdır. Aynı tarihlerde İstanbul ve İzmir’de de Mason localarının kurulduğu bazı belgelerde geçer. Bu localara ilk darbenin 1748’de İstanbul’da bir İngiliz dragomanın evinde yapılan toplantıdan haberdar olan I. Mahmud tarafından vurulduğu, Padişahın toplantıya katılanların hepsinin tutuklanmasını ve “oluşturulmuş tapınağını” yıkılmasını emrettiği rivayet edilse de bunun belgesi henüz bulunmamıştır. Sadece o tarihlerde Papa XII. Clement’in Paris Kardinali Tencin’e yazdığı bir mektupta İstanbul’daki Masonların takibata uğramalarının memnuniyet duyduğunu söylemesi ve 1756 yılında Paris’te yayımlanan anonim/derleme eserlerden birinin yazarının Türklerin Masonlara karşı toleranslı olmadıklarını ve localara gitmenin yasak edildiğini ileri sürerek "Hürmasonluğunu ikrar eden kişi güvende değildir" demesi olayın gerçekten yaşandığını düşündürür. Sonuçta Masonluk tarihinde 1748 yılı birinci devre Osmanlı Masonluğu’nun uykuya geçme yılı kabul edilecektir.
Uykudan uyanış
Ancak bu uyku çok uzun sürmemiş olmalı ki 1768 yılında Marsilya Ana Locasından aldığı beratla İzmir’de L’histoire de Saint Jean d’ecosse de la Parfaite Union Locası ile Selanik’te Saint Jean d’Écosse de l’Amitie Locası faaliyete geçmiştir. Ayrıca, 1783 yılında Polonya “maşrıkı”na bağlı Auror de Tsarigrade ve 1786’da İzmir’de Le Victoire locaları; 1818 yılında Erzurum’da kurulan Pers Felsefesi Riti isimli yedi dereceli bir loca ile 1825 yılında İstanbul’da İngiltere Sefiri İsmail Ferruh Efendi’nin öncülüğünde dönemin ilim adamları, düşünür ve yazarlarının toplandığı Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi isimli bir loca kurulmuştu. (Başta İslam Ansiklopedisi olmak üzere pek çok kaynakta bu oluşumun “ilk Türk Mason locası” olduğu kabul edilir.)
Ancak bu ikinci canlanma uzun sürmedi ve 1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı lağvederken, Bektaşilikle ilgili gördüğü için Mason localarını da yasakladı. Bu bağlantının bir mantığı vardı çünkü odönemde Avrupalı Masonlar Bektaşi dervişlerini Mason kabul etmekte ve Osmanlı coğrafyasında gerçekleştirilen Masonluk çalışmalarına Bektaşi dergahlarında yapılan çalışmaları da dahil etmekteydiler.
Ancak Rus Çarlığı’na karşı Avrupalı güçlerle ittifak içinde girilen 1853-1856 Kırım Savaşı ile birlikte Masonluk Osmanlı elitleri nezdinde yeniden canlandı. Özellikle 1856 Paris Konferansı ve Islahat Fermanı Masonluk ile ilgili “öcü” hikayelerine ket vurdu. Halbuki 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Masonluk münevverler arasında dinsizlik ve Hıristiyanlık propagandası olarak algılanmıştı. Buna rağmen Yeni Osmanlılar Masonluktan uzak durmadılar. Sadece bir önceki kuşak gibi üst sınıflarla teması tercih eden parıltılı İskoç veya Fransız geleneği ile değil, localarını küçük ya da orta dereceli kent soylularla, işçilerle, memurlarla dolduran cumhuriyetçi İtalyan geleneği ile (Palazzo Guistiniani) daha yakın ilişki kurdular.
İtalyan Masonluğu Osmanlı ülkesinde
Konuyu daha iyi anlamak için İtalyan Masonluğu’nu Osmanlı ülkesine taşıyan, Cumhuriyetçi ideallerle İtalyan Birliği’ni gerçekleştiren Giuseppe Mazzini ve Guiseppe Garibaldi’ye uzunca bir parantez açalım.

19. yüzyıla girildiğinde İtalya yarımadasında şehir devletleri yerlerini Papalık Devleti; Sardinya, İki Sicilya, Lombardiya ve Venedik, İlirya Krallıkları; Toskana Büyük Düklüğü, Parma, Piacenza ve Guastalla, Modena ve Regio, Massa ve Carrara, Lucca Düklükleri’ne bırakmıştı. Bütün bu siyasi yapının tek bir bünyede toplanması Risorgimento (diriliş veya yeniden doğuş) diye adlandırılan birlik hareketinden sonra oldu. Risorgimento kısa yoldan söylersek 1815'te Viyana Kongresi'yle başladı, 1859-1861 arasındaki şehir devletlerinin birleşmesiyle sürdü. 1866'da Venedik’in birliğe katılması ve Roma’nın 1871'de İtalya Krallığı'nın (Regno d'Italia) başkenti olmasıyla son buldu.
Risorgimento sürecinin liderlerinden Giuseppe Garibaldi’nin İstanbul’a ilk gelişi de Ağustos 1828’de olmuştu. Cortose adlı bir çektiri ile Nice’ten İstanbul’a gelmiş, hastalık yüzünden uzun süre Nice’e (Nis) geri dönememişti. İstanbul’da Nice’li bir hanımın evinde kalmıştı. Pera’ya çıkan Linardi (bugün Çiçekçi) sokağının dibindeki bir evde bir de okulu olan bu hanımın adı Luigia Sauvaigo idi. İkinci gelişi Kırmızı Gömlekliler ile Krallığa karşı savaşta Roma yenilgisinden sonra oldu. Garibaldi 1862-1863 arasında yine Linardi sokağındaki eve yerleşti. Fransızca dersleri vererek geçindi. Şehirde popülaritesi o kadar yüksekti ki 1862'de Naum Tiyatrosu'nda Garibaldi'nin doğum günü kutlanmıştı.

Garibaldi öncülüğündeki İtalyan milliyetçileri ile özdeşleşen Carbonari ('kömür imalatçıları') ise yaklaşık 1800'den 1831'e kadar İtalya'da faaliyet gösteren gizli devrimci topluluklardan oluşan gayrı resmi bir ağdı. 1831'deki başarısız ayaklanmalardan sonra, çeşitli İtalyan devletlerinin hükümetleri, artık neredeyse yok olan Carbonari'yi çökertince zeki üyeler, açık savaşta Avusturya ordusuna asla karşı koyamayacaklarını anladılar ve cumhuriyetçi Giuseppe Mazzini liderliğindeki yeni bir harekete Giovane Italia/Genç İtalya’ya katıldılar. Etkisi ve üyeleri hızla azalan Carbonari’nin resmi tarihi 1848'e kadar yorgun bir şekilde devam etmesine rağmen, pratikte varlığı sönümlendi.
Bu ikiliyle ilişkisi olan bir diğer önemli isim olan ve 1845’te İstanbul’a gelen Adriano Lemmi ise Masonluk bağlamında çok önemli bir isimdi. Şehre Livorno Kraliyet Hükümeti pasaportu ile gelen Lemni’yi memleketinden kaçmaya zorlayan, kendisi bunu reddetse de 1844’te Marsilya’da hırsızlık suçundan mahkum olmasıydı. 1847 yılında onunla İtalya’da tanışan Mazzini, Lemmi’yi “sadık, tepkici, taşkın, liberal” olarak tanımlamıştı ve ondan İstanbul’da cumhuriyetçi bir hücre oluşturmakta yararlanmayı düşünmüştü. Lemmi’nin Osmanlı ülkesindeki ünlü girişimlerinden biri 1851 yılında sürgün olarak Kütahya kalesinde tutulan Macar milliyetçisi Kossuth’u, kaleye portresini çizmek bahanesiyle girip kaçırmasıydı. Kossuth kaçtıktan sonra İtalyan-Macar milliyetçiliğinin savunucusu olacaktı.

Tanzimat Dönemi’nde Masonluk
Paul Dumont’a göre “Osmanlı Masonluğu 18. yüzyılın ikinci yarısında doğdu ama, gerçek anlamda gelişmeye ancak 1850’den sonra, Tanzimat Dönemi’nde imparatorluğun siyasal, ekonomik ve kültürel anlamda batıya açılmasıyla birlikte başladı. O dönemin Masonluğu çok belirgin bir ‘sömürge’ masonluğu niteliği göstermektedir. Gerçekten de sultanın topraklarında saptanabilen onlarca Locadan hiçbiri özerk değildir. Hepsi de aralarında rekabet eden ve ayrı ulusal çıkarları temsil eden farklı yabancı obediyanslara bağlıdır: İngiltere Büyük Locası, Fransa Büyük Locası ve Maşrık-ı Azamı, İtalya Maşrık-ı Azamı, Hamburg Büyük Locası, Yunanistan Maşrık-ı Azamı ve diğerleri” idi.
Bu isim çeşitliliğini biraz somutlaştıralım. Zafer Toprak’a göre 1856 Paris Konferansı ve Islahat Fermanı’ndan sonra liberalleşen ortamda ilk Mason localardan biri 1861-1892 arasında faal olacak Ser Mahfili’dir. Ermeniler tarafından kurulduğu söylenen mahfilin üstadı o yıllarda İstanbul’daki İran Büyükelçisi olan Muhsin Han’dır. Tekris ederek (belli ritüellerden sonra üye kaydedilerek) bünyesine aldıkları arasında Keçecizade Fuad Paşa, Midhat Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Tunuslu Hayreddin Paşa, Sadullah Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Mabeynci Ali Haydar Bey, Padişah V. Murad ve Murad’ın kardeşleri Şehzade Nureddin ve Şahzade Kemalettin Efendi gibi Tanzimat ve sonrasının en yüksek dereceli bürokratları, münevverleri vardı.
Şura-yı Ali-i Osmani (Osmanlı Yüksek Şurası) ise 1861’de İstanbul’da Mısırlı Prens Said Halim Paşa tarafından “Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti” gelenekleri içinde “Fransız Yüce Şurası’ndan patent alarak kurmuştu. (Bu çoklu referanslar ileriki yıllarda bu örgütlerin tüm dünya çapında eşgüdümle çalışan kötü emelli teşkilatlar olarak damgalanmasında büyük rol oynayacaktı.) Ardından İskoç Büyük Locası’na bağlı yedi mason locasının oluşturduğu Bölge Büyük Locası (District Grand Lodge) faaliyete geçti. Bu locanın, Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa, Mısır Prensi Halim Paşa ve Derviş Ata Efendi gibi önemli isimlerin başta olmak üzere iki yüz üyesi vardı. Bunun uzantısı olarak Baalbek, Cebel-i Lübnan ve Beyrut’ta da localar kurulmuştu. İtalya’da Mayıs 1863’te kurulan Societa Opereai di Muttio Succorso (İşçi Yardımlaşma Derneği)’nin adeta bir kopyası olarak 28 Mayıs 1863’te “Konstantinopolis Maşrıkı’nın Sayın İtalya Locası” kuruldu. Bu loca diğer İtalyan localarının arasından sıyrılarak İtalyan Birliği için verilen mücadelenin merkezi haline gelecekti.
Yeni Osmanlılar ve Macedonia Locası
İtalyan locaları arasında Osmanlı tarihine damgasını vuracak olan Selanik merkezli Macedonia Locası ise 1864 yılında kuruldu. Bu locaya başlangıçta 40 üye kaydedildiğini ve sayının birkaç ay içinde 125’e ulaştığını, 1869’da sayının 143’e ulaştığını bazı raporlardan biliyoruz ama matrikül defterleri ortada olmadığı için isimlerini bilmiyoruz. Bir yayında “bir molla”dan da söz ediliyor. Dönem Yeni Osmanlıların Tanzimat Paşalarına karşı bayrağı yükselttikleri dönemdi.
Bu tarihten sonraki Mason faaliyetlerini ise üye kayıt defteri denebilecek “Matrikül Defterleri’ne dayanarak yaptığı titiz çalışma ile Angelo Iacovella, Türkçeye Gönye ve Hilal adıyla çevrilen kitabında veriyor. Iacovella’nın incelediği belgelere göre 1867, 1868 veya 1869’da (kaynaklarda farklı tarihler var) İstanbul’da Italia Risorta adıyla ikinci bir loca kuruldu. Bu loca da İngiliz ve Fransız Maşrıkları ile yakın ilişki içindeydi. 20 Ekim 1872 tarihinde Sultan Abdülmecid’in oğlu ve Abdülaziz’in veliahdı Şehzade Murad “Masonluğun sırrına erdi”. Muhterem sıfatıyla Rum toplumunun ileri gelenlerinden Cleanthi Scalieri tarafından yönetilen “tekris/kabul töreni” Fransa Maşrık-ı Azamı adına ve onun himayesinde kurulan I Proodos (Terakki) locasında gerçekleştirildi. Tören büyük gizlilik içinde Fransız avukat Louis Amiable’ın evinde yapılmıştı.
V. Murad’ın Masonluğu
Murad’ın Masonluğa ilgi duymaya ne zaman başladığı bilinmiyor. Ama amcası Abdülaziz ile birlikte Paris, Londra ve Viyana’yı ziyaret ettiğinde zaten liberal fikirlere yakındı. Bilindiği gibi Murad, V. Murad adıyla Abdülaziz’in intihar süsü verilmiş cinayetinden sonra tahta çıktı, padişahlığı sadece üç ay sürdü. Tahttan indirilmesinde “ruhi bunalımları” kadar Masonlukla ilişkisi de etkili olmuştu. Yerine tahta geçen II. Abdülhamid ise Abdülaziz’in cinayetinde ve V. Murad’ın tahta çıkarılmasında Masonların rolü olduğuna inanması kadar dinsel muhafazakarlığı nedeniyle Mason localarına savaş açtı. Onun döneminde 1863 ile 1873 arasında kurulan tüm localar (1867’de kurulan Italia Risorta-Yüce İtalya dışında) hepsi kapatıldı. Kapatılan localar şunlardı: İstanbul’da faaliyet gösteren Luce dell’Oriente (Şark Işığı) kuruluşu 1873, İstanbul’da Italia (1863), Fenice (Anka kuşu) 1868, Sincerita (İçtenlik) 1868, Speranza (Umut) 1868, Manisa’da Anacleto Cricca (1867), Selanik’te Macedonia (1864), İzmir’de Stella Jonia (İyonya Yıldızı) 1867, Fenice (Türkler için 1868), Orhaniye (Rumlar için 1868), Armenak (Ermeniler için 1872). Manisa locasına adını veren Cricca 1848 yenilgisinden kaçarak İzmir’e gelmişti. Garibaldi ve Mazzini’ye bağlı biriydi. İzmir locası Armenak kolunda yaşanan bir olaydan dolayı bizzat Mazzini tarafından 1873’te lağvedildi. Armenak üyesi bir müzik öğretmeni ölüm döşeğinde Fransisken tarikatından bir rahip tarafından günah çıkarmaya zorlanmıştı. Bu laik prensibe göre faaliyet gösteren Masonluk için kabul edilemez bir davranıştı.
Jön Türklerin Masonluğu ve Selanik
1885 yılında yapılan toplantıda Prens Sabahattin'in babası Mahmud Celaleddin Paşa (matrikül/üye numarası 5038) Italia Risorta’ya kabul edildi. Ardından Jön Türk hareketinin gelecekteki önde gelen temsilcisi (Şura-yı Devlet üyesi) Mehmed Reşat Paşa da birliğe kabul edildi. Bu tarihte bir grup Musevi de kabul edilmişti. Çünkü o dönemde Museviler için kendi azınlık kimliklerini ifade edebilecekleri tek dindışı kurum Masonluktu. 1887’de İngiltere Büyük Locası ile İtalya Büyük Maşrıkı arasında dostluğu pekiştirmek üzere Bahriye Feriki İngiliz Woods Paşa’nın huzurunda bir buluşma gerçekleştirildi.
II. Abdülhamid’i alaşağı etmeye karar veren Müslüman-Türklerin (ki Batı basını onlara Jön Türkler diyordu) ilk hücresi İshak Sukuti, Mehmed Reşit, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Hüseyinzade Ali tarafından Fransız Devrimi’nin 100. yıldönümünün kutlandığı 1889 yılının Mayıs ayında, İstanbul’da Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de kurulmuştu. İlk adı İttihad-ı Osmanî olan bu gizli cemiyetin hedefi halkın temel hak ve özgürlüklerini gasp eden “istibdat” yönetimini sonlandırmak ve İmparatorluğun dağılmasının önüne geçmekti. Örgütlenme ise esas olarak Selanik şehrinde başladı.
Selanik o tarihlerde 100 bin nüfuslu bir şehirdi. 45 Müslüman, 16 Sefarad Yahudi, 15 Rum mahallesine sahipti. Şehirde ayrıca Arnavutlar, Bulgarlar, Levantenler ve başka küçük gruplar yaşıyordu. Demiryolu ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ve oradan Almanya’ya bağlı bir liman şehri olarak canlı bir ekonomiye, son derece renkli bir toplumsal ve siyasal hayata, pek çok Avrupa ülkesinin temsilcilerine ev sahipliği yapıyordu. Dolayısıyla II. Abdülhamid’in baskıcı rejimiyle uyuşması mümkün olmayan gayet liberal bir atmosfer söz konusuydu şehirde. İttihatçılar bu havadan bolca yararlandılar. Mason locaları da onların örgütlenmeleri için uygun ortam sağladı.
Abdülhamid’in Selanik’teki Mason locasından haberdar olduğu 1892 yılında Masonların tartışmasız lideri İttihat Terakki’nin kurucusu olan Arnavut İbrahim Temo idi. Ernest Ramsaur’a göre Temo İTC’yi kurmadan birkaç yıl önce yaz tatili sırasında deniz yoluyla Arnavutluk’taki ailesinin yanına giderken Brindisi ve Napoli’ye uğramış, burada bir arkadaşı vasıtasıyla bir Mason locasını ziyaret etmişti. İtalyan tarihinde Carbonarilerin rolünü de bu ziyarette öğrenmişti. İttihat Terakki’yi kurarken de bu deneyimini aktarmıştı arkadaşlarına elbette. (Bu yüzden İttihat Terakki hareketi Avrupa’da Türk Carbonarisi diye anılacaktı.) Bu etkinin somut bir işaretini Ernest Ramsaur şurada görür: “(…) Buna göre üyelerden birbirini yalnızca kesirlerle tanımaları bekleniyordu. Bu kesirler, örgütün her yeni hücresinin ve hücrelerin üyelerinin numaralandırılmasıyla oluşuyordu. Kesirlerin paydası hücrenin ya da şubenin numarasını, payı da üyenin numarasını gösteriyordu. Örneğin yedinci hücrenin beşinci üyesi listeye sadece 5/7 olarak kaydediliyordu. İbrahim Temo hareketin kurucusu olarak 1/1 idi.”
Gönye ve Hilal’in yazarı Angelo Ivacoello’ya göre bu hikâyede sorunlu olan yan, Temo’nun hatıratında bu seyahatten hiç bahsetmemesi ve Mason olmayan birinin Mason hücresini ziyaret etmesinin mümkün olmamasıydı. Bu arada iki araştırmacı da “pozitivist” Ahmed Rıza ile babası Mason olan “liberal” Prens Sabahattin’in öngörüldüğünün aksine Mason olduğuna dair hiçbir belgenin elimizde olmadığını belirtiyor.
1908’e giden yolda Macedonia Risorta’nın rolü
Ivacoello’dan II. Abdülhamid döneminin hikayelerini izlemeye devam edelim.
1900 yılında Orient Express ile İstanbul’a gelen İtalyan Masonluğunun Büyük Üstad Yardımcısı heykeltraş Ettore Ferrari ile birlikte 1864’te Selanik’te kurulan Macedonia locası Macedonia Risorta (Yüce Makedonya) adıyla ikinci hayatına başlamıştı. Boulma Giani Sokağındaki eski yerinde bir mabetten başka bir sigara salonu ve bir kitaplık içeren binanın ilk katındaki lokalde düzenli olarak çalışmaya başladı.
İttihat Terakki’nin Masonlukla ilişkileri konusundaki iddialara, kendisi de Macedonia locası mensubu, 1881 yılındaki Yıldız Mahkemesi’nde Abdulaziz’i öldürmek suçuyla yargılan Midhat Paşa’nın avukatlığını yaptığı için o tarihten beri II. Abdülhamid’in kara listesinde olan Manyasizade Refik Bey şöyle cevap vermişti:
“Masonlar’ın, özellikle İtalyan Masonları’nın bizi manen destekledikleri bir gerçektir. İki İtalyan Locası’nın Macedonia Risorta ve Labor et Lux [mahfillerinin] büyük yardımları dokundu, bize toplanma yeri sağladılar. Localar’da Mason olarak toplandık; zaten aramızda hayli Mason vardı, ama aslında örgütlenmek için toplanıyorduk. Beraber çalışacağımız arkadaşlarımızın çoğunu da bu localardan seçtik, çünkü adaylarla ilgili soruşturmalarda çok titiz davranıyorlardı, eleme işlemini hemen hemen tümüyle üzerlerine almışlardı. İstanbul’un Selanik’te yürütülmekte olan gizli etkinliklerden hiç haberi yoktu; hafiyelerin Localara girme çabaları sonuçsuz kalıyordu. Üstelik bu Localar İtalyan Maşrık-ı Azamı’na başvurarak gerektiğinde İtalya Elçiliği’nin müdahale edeceğine dair söz almışlardı.”
İttihat Terakki ve Masonluk
4-9 Şubat 1902’de Abdülhamid’e muhalif güçlerin Paris’te gerçekleştirdiği Birinci Jön Türk Kongresi’ne tüm Osmanlı halklarını temsilen 60-70 kişi katılmıştı. İngiliz tipi liberalizme yakın duran Prens Sabahattin kongre başkanı seçilmiş, Ermeni Ahoranyan ve Rum Satus ise yardımcılıklara getirilmişti. Ama kongre başarıya ulaşamadı ve gayri Müslim azınlıklarca desteklenen Prens Sabahaddin ve Lütfullah Efendi’nin grubu 1906 yılında Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adında bağımsız örgütlenmeye gittiler. Ahmed Rıza ve Dr. Nazım’ın başını çektiği merkeziyetçiler ise Terakki ve İttihat Cemiyeti adıyla yola devam ettiler. 1903 yılında Mason olan Emanuel Karasu’nun himayesinde, Selanik’teki Macedonia Risorta Locası ve Veritas locası başta olmak üzere İttihatçıların denetimine geçecek; Selanik doğumlu olan ve şehrin en seçkin avukatları arasında sayılan Karasu, Siyonizme hiç sempati duymadığı halde gerek 31 Mart Vakası sonrası II. Abdülhamid’in halli için görevlendirilen hayette yer alması gerek Mason olması yüzünden günümüzde dahi etkisi görülen “Yahudi-Mason komploculuğu’nun sembol ismi olacaktı.
Palazzo Giustiniani’nin Büyük Üstadı Ettore Ferrari’nin 1910 yılında Selanik’te İttihatçıların da izlediği bir konferansta verdiği bilgilere göre (1902’deki adlarıyla) Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurucuları yaşlarına göre 1 ile 10 arasında numaralanmıştı. Bu 10 kişiden Mehmed Talat (matrikül numarası 15209), Rahmi bin Rıza (Evrenos) Bey (matrikül numarası 16033) ve Mithat Şükrü (Bleda) 1903’te; İsmail Canbolat (matrikül numarası 24819) 1907’de Macedonia Risorto’ya tekris edilmişlerdi. Bu arada Rahmi bin Rıza 1906’da İttihat Terakki’ye girmişti, yani Masonluğu daha eskiydi. Adliye Nazırı Manyasizade Refik Bey’in matrikül tarihi de 1906’dı, yani masonluğu İttihatçılığından önceydi. 1908’in Temmuz ertesinde Rahmi Bey ve Emanuel Karasu Selanik İdadisi tarafından Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına seçildiler. Talat Meclis-i Mebusan Reis Vekili idi. Mithat Şükrü ise yasallaşan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sekreteri oldu. Bu adlara geleceğin Maliye Nazırı Mehmed Cavid eklendi. Selanikli bir dönme ailesinden gelen Mehmet Cavit aynı zamanda İspanyol Maşrık-ı Azamı’na bağlı olan Selanik’teki Perseverancia locasının üyesiydi. Cemal Paşa ve 1901-1908 arasında bu locaya tekris edilen 188 kişiden 23’ü Rumeli’de karargâh kurmuş olan II ve III. Kolordu üyesi üst rütbeli muvazzaf subaylardı. Bu yapılanma ilerde İTC, ordu ve Mason ortaklığının en büyük kanıtı sayılacaktı.
Abdülhamid bu oluşumun özellikle orduda taraftar bulmaya başladığını öğrenince büyük tepki gösterdi. Kolorduya bağlı iki paşayı Selanik’e yolladı ve özellikle Macedonia Risorta’ya sıkı takibe aldırdı. Hatta üye defterlerini bulmak ümidiyle locanın kapısı 1908 Martının bir sabahında kırıldı, ertesi gün raflar bomboş bulunduğunda Masonlar arasında büyük telaş oldu, ancak sonra öğrenildi ki, hafiyelik görevini üstlenmiş Paşalardan birinin yaveri Muhterem’i (locanın reisini) haberdar etmiş ve defterler ve diğer belgeler baskından önce taşınmıştı.
İttihatçıların Abdülhamid’e 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in tekrar ilan ettirilmesi, Fransız gazetelerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden dirilişi başlıkları ile karşılanırken İtalya’da yeni hükümeti ilk kutlayanlardan biri Palazzo Giustiniani’nin Büyük Üstadı Ettore Ferrari olmuştu.
1908 sonrasında Masonluk
Şükrü Hanioğlu İttihatçıların Masonluğunun daha çok pragmatik nedenlerle olduğunu düşünürken, 1908 sonrasında yani artık istibdata karşı savunma kalkanına ihtiyaç olmadığı devirde yeni locaların açılması bunun çok da doğru olmadığını düşündürür. Nitekim “Büyük Üstad” Dr. Enver Necdet Egeran, Gerçek Yüzüyle Masonluk kitabında 1908 sonrasını şöyle anlatır:
“1908’de Meşrutiyet ilan edilince İstanbul’daki Türk Masonlar biraraya gelerek memleketteki bütün masonları idaresi altında toplayan bağımsız bir obediyans kurmaya teşebbüs etmişlerdir. Bu hareketle memlekette obediyanslara bağlı münferit localar devri kapanmış bulunuyor. 9 Ağustos 1909’da İstanbul’da Türkiye Büyük Maşrıkı’nın kurulmuş bulunduğunu ve Büyük Üstadlığa Talat Paşa’nın seçilmiş olduğunu görüyoruz. Bu kuruluşun Osmanlı ordusunda görevli Mısır prenslerinden Aziz Hasan Paşa Birader tarafından kurulduğu ve İstanbul’da yerleşmiş bulunan Belçikalı Joseph Sakakini Biraderin yardımıyla olduğunu öğreniyoruz. Aynı biraderler birbuçuk ay önce 24 Haziran 1909 tarihinde İskoç Riti Türkiye Yüksek Şurası’nı kurmuş olduklarından Büyük Maşrık’ı bu Yüksek Şura’nın vesayeti altında yürütmüşlerdir. Kuruluş 1909 tarihli Cemiyetler Kanunu hükümleri uyarınca ‘Tekamül-i Fikri Cemiyeti’ adıyla olmuştu.”
Hatta Iocavella’nın Ettore Ferrari’den aktardığına göre 1909 yılının Mayıs ayında bir İttihat Terakki heyeti İtalya’ya gitmiş burada Bari, Venedik, Milano, Cenova, Spezia, Roma, Terni ve Napoli’de masonların öncülüğündeki coşkulu karşılamalardan pek memnun olmuşlardı. 25 Mayıs 1909 Çarşamba günü Torino’da Birleşik Localar’ın Borra sokağındaki muhteşem lokalinde verilen davete 21.30’da Türk [İttihatçı] Biraderler de katılmış “Güzelim mabedin duvarları asılı sayısız elektrik lambasının ışığı altında parlarken biraderlerin göğsünü süsleyen alacalı mason rozetleri, kalın siyah giysilerinin üzerinde canlı bir şekilde göze çarpan kırmızı fesli Türk biraderlerin oluşturdu uzun sıra davete görkemli bir çekicilik vermişti. Tüm bakışlar sevgili konuklara çevrilmişti. En candan, en sevgi dolu selamlar onlara gönderiliyordu. Küçük bir hareket üzerine birden sessizlik çöküverdi, kılıçlar indirildi ve Saygıdeğer Birader Dello Strologo şu kısa ama anlamlı sözcüklerle Türk biraderlere hoş geldiniz dedi: Sizlerin şahsında ünlü ve sevgili Biraderlerim, İnsanlığın ve İlerlemenin Şövalyelerini selamlıyorum…”
Bu seyahatin sonunda Maşrık-ı Azam-ı Osmani Palazzo Giustiniani tarafından resmen tanınmıştı.
Mete Tunçay, Elie Kedourie’nin Jöntürkler, Farmasonlar ve Yahudiler kitabına dair yazdığı bir yazıda şöyle der: “Maşrık-ı azam (Grand Orient) 31 Mart’tan üç ay kadar sonra, 25 Haziran 1909’da kurulmuştur. Bu dönemin ileri gelen masonları, Dahiliye Nazırı (sonra Sadrazam) Talat Paşa ile (1926’da Ankara İstiklal Mahkemesince asılan) Maliye Nazırı Cavit Bey’den ibaret değildir. Enver Paşa’nın dışında hemen hemen bütün devlet büyükleri masondur: Triumvira’nın üçüncü bacağı olan Cemal Paşa, çağın ünlü kafaları ‘filozof’ Rıza Tevfik ve Ziya Gökalp, Maarif Nazırı (ulemadan) Emrullah Efendi, hatta Şeyhülislam Musa Kazım Efendi.” (Eğer gözümden kaçmadıysa Iavacello Cemal Paşa ve Ziya Gökalp’in Masonluğundan bahsetmiyor.)
31 Mart Olayı sonrası Masonlukla mesafe
İşin ilgin yani o sırada Maşrık-ı Azam-ı Osmani ismen var cismen yoktu. Üstad-ı Azam Örfi Paşa ölmüş, muavini Hamada Paşa görevi kabul etmemişti. Tam o sırada patlak veren Arnavutluk İsyanı İtalyan Masonlarını zorda bıraktı. Arnavutluk’taki localar bağımsızlıktan yanaydı, Selanik ve İstanbul’daki localar Arnavutların ayrılmasına karşıydı. Sonunda İtalya Başbakanı Riolitti şöyle bir bildiri yayımladı: “Birlik Hükümeti Masonluğun tüm özgürlük mücadelelerinde şimdiye kadar olduğu gibi bundan böyle de titiz ve cömert öncülük görevini sürdürmesini beklemektedir, bununla birlikte ciddi siyasal nedenlerin en özenli sakınımı gerektirdiği göz önüne alınarak Arnavutluk için herhangi bir girişimden kaçınılması gerektiğini büyük bir acıyla belirtmek isterim.”
İtalyan Locaları bu uyarıyı dikkate alıp Arnavutları Osmanlı’ya karşı mücadelelerinde yalnız bıraktılar ama bu tarihten sonra İttihat ve Terakki içinde Masonluk konusunda farklı tutumlar ortaya çıktı. Kimi İttihatçılar Masonluktan ürkmüşlerdi. Bunun nedenleri arasında Mason ve Yahudi kimliği ile Emanuel Karasu’nun 31 Mart Olayı’ndan sonra 27 Nisan 1909’da Abdülhamid’i tahttan indirmek üzere gönderilen dört kişiden biri olması, İtalya Maşrık-ı Azamı’nın birkaç gün sonra “Eski ve Kabul Edilmiş İskoç Riti’nin 33. Derecesinden Sevgili Birader Emanuel Karasu”ya coşkulu selamlar göndermesi” de vardı.
Nitekim 1909’da Hürriyet ve İtilaf Fırkası reisliğini üstlenecek olan Miralay Sadık Bey İttihat ve Terakki Kongresine Masonluk aleyhine şu layihayı göndermişti:
“İttihat ve Terakki’nin gizliden gizliye de olsa ne Siyonistlik ne de Masonluk tesirlerine alet olmaması için birçok tedbirler düşünüldü. Merkez-i Umumi’de de İstanbul murahhası Kara Kemal Bey’le müderrisinden ve ulemadan mürekkep bir heyet teşkil edilerek millete ve dini his ve terbiyenin takviyesi, umumi ahlakın korunması hususunda esaslı ve programlı bir neşriyatın temininde mutabık kalındı. (…) Aynı zamanda sırf Masonluğa karşı bir hareket olmak üzere dindarlığı ile mütemayiz Hacı Adil Bey İttihat ve Terakki Cemiyeti umumi katipliğine getirilmişti. (..) Cemiyetin Şehzadebaşı kulübünde Manastırlı İsmail Hakkı Efendi ile değerli arkadaşlarının teşkil ettikleri Cemiyet-i İlmiye’de İslam uleması tarafından din ve ahlaka dair yazdırılan kıymetli eserler tabedilerek dağıtılmıştı.”

Trablusgarp Savaşı’nın etkileri
İtalyan Masonları İtalya’nın yayılmacı emelleriyle Masonluğu evrensel kardeşlik ilkeleri çatıştığı için İtalya’nın Trablusgarp’ı işgali sırasında büyük bir sıkıntı yaşadılar. Banko di Roma aracılığı ile Vatikan (yani Katolik Kilisesi) Trablusgarp Savaşı’na dahil olunca bunun alt başlığı olarak İtalyan Maşrık’ı ile Türk Maşrıkı ters cephelerde yer alacaklardı. Öyle ki Jön Türkler İtalya’nın Trablusgarp’ı ihlak etmesi üzerine Türk Maşrık’ından yardım istediler. Onlar da ellerinden geleni yaptılar ama işler kısa sürede içinden çıkılamaz hale geldi. İtalya Hükümeti’ni sert şekilde eleştirmedikleri için Osmanlı İmparatorluğu nezdinde puan kaybederken, yumuşak da olsa İtalya Hükümeti’ni eleştirdikleri için İtalyanların tepkisini çekmişlerdi.
Bu tarihten sonra Osmanlı ülkesinde İtalyan Masonluğu ile doğrudan ilişki kurmak hiç de masum görülmemekteydi. Ama Masonluktan da vazgeçilemiyordu. Bu yüzden “yan yollara” başvuruldu. Mısır locasından bir kol olarak İstanbul’da kurulan locaya Sait Halim Paşa, Talat Paşa, Cavit Bey, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi gibi zamanın ricali ilgi gösterince bu durum halk arasında tepkiye yol açtı, Musa Kazım Efendi 1911’de Şeylüislamlıktan istifa etmek zorunda kaldı. 23 Ocak 1913 Babıali Baskını ile iktidara tam olarak el koyan İttihatçılar da artık ihtiyaçları kalmadığı için Mason giysilerini çıkardılar. Buna rağmen 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’yı yol ortasında katledenler amaçlarının “memleketi İttihat Terakki’yi ellerine geçirmiş olan bir takım Siyonist ve Masonlardan kurtarmak olduğunu” söylemişlerdi. Oysa İttihat Terakki’nin amiral gemisi olduğu Türk milliyetçiliği, milli sermaye ve milli ekonomi tezleri, kapitülasyonlardan kurtulma hamleleri çoğu eski veya yeni Mason olan kadronun elinden çıkacaktı.
Cihan Harbi ve ‘Masonik Devlet’in sonu
Cihan Harbi sırasında İtilaf Devletleri bünyesindeki merkez localarla Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kardeş locaların bağlantısı kesilirken, Suriye, Lübnan ve Mısır gibi uzak vilayetlerdeki localar kapanmıştı. 1918 yılında Osmanlı Maşrık-ı Azamlığı’na Hürriyet ve İtilafçı Rıza Tevfik (Bölükbaşı) getirilince locadaki İttihatçı Masonlar tasfiye edilmeye başladı. Bunun da etkisiyle İttihatçı Masonların büyük bir bölümü Ankara’ya gidip Kemalist harekete katıldılar. “Büyük Efendi” Talat Paşa ve arkadaşları 1-2 Kasım 1918 gecesi bir Alman torpidosu ile İstanbul’dan firar etmişti.
Thierry Zarcone, tam 38 yeni locanın açıldığı 1908-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti’ni, tüm idaresinin Masonlarda olduğu “Masonik Devlet” olarak tanımlamıştı. Zarcone’nin tanımının günümüzdeki komplocu, şeytanlaştırıcı anlama yakın olduğunu söylemek mümkün, ancak Masonluk yazının başında belirttiğim gibi esas olarak monarşi karşıtı, aydınlanmacı, pozitivist, laik (yer yer ateist) bir burjuva hareketi idi. Esnaf loncası olarak başlayıp fikri loncaya dönüşen hareketin seçkin karakterini korumak için uyguladığı kabul kriterleri, ritüelleri; varlığını korumak amacıyla başvurduğu gizlilik kuralları zamanında anlamlıydı. Aynen Ahilikte olduğu gibi, aynen İttihatçılıkta olduğu gibi, aynen Bektaşilikte olduğu gibi, aynen Halvetilikte veya Nakşilikte olduğu gibi. Bu özellikleriyle İttihatçıların ideolojilerine ve örgütlenme modellerine kılıf gibi uymuşlardı. Daha sonra bu birlikteliğin organik bir hal aldığı da anlaşılıyor ama Osmanlı Devleti’ne “Masonik Devlet” demek bana çok uygun gelmiyor.
Evet, Cihan Harbi ile İttihatçılık bitmişti ama Masonluk bitmemişti. Masonluğun Cumhuriyet dönemindeki hikayesi ise ayrı bir yazı konusu…
Özet Kaynakça:
Angelo Iacovella, Gönye ve Hilal, İttihad-Terakki ve Masonluk, Çeviri: Tülin Altınova, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997;
Ernst Edmondson Ramsaur, Jr. The Young Turks, Prelude to the Revolution of 1908, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1957;
Celil Layiktez, Türkiye’de Masonluk Tarihi 1721-1956, cilt 1, Yenilik Basımevi, 1999;
Edhem Eldem, “Geç Osmanlı Döneminde Masonluk ve Siyaset Üzerine İzlenimler”, Toplumsal Tarih, sayı 33, 1996, s. 16-28;
Kemalettin Apak, Ana Çizgileriyle Türkiye’de Masonluk Tarihi, Türkiye Mason Derneği Yayınları, 1958;
M. Şükrü Hanioğlu, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük (1889-1902). İletişim Yayınları, 1985;
Mete Tunçay, “Jön Türkler, Farmasonlar ve Yahudiler Üstüne”, Birikim, sayı 45, 1978, s. 52-53;
Orhan Koloğlu. İslam Âleminde Masonluk, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019;
Paul Dumont, Osmanlıcılık, Ulusçu Akımlar ve Masonluk, Çeviren: Ali Berktay, Yapı Kredi Yayınları, 2014;
Robert Ingham Clegg, History of Freemasonry, cilt. 7, The Masonic History Company. New York, 1927;
Thierry Zarcone, İslam’da Sır ve Gizli Cemiyetler, Çev. Ali Berktay, Kabalcı Yayınları, 2011.