İçeriğe geç

Bir Yazıt, Bir Kavim, Bir Han, İki Seyyah ve Bir El Yazmasının Aynasından: Tarihimizin Ünlü Çiçeği Lalenin Sergüzeşti - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Bir Yazıt, Bir Kavim, Bir Han, İki Seyyah ve Bir El Yazmasının Aynasından: Tarihimizin Ünlü Çiçeği Lalenin Sergüzeşti - Ayşe Hür

11-12 Nisan'da İstanbul’da Emirgan Korusu, Göztepe 60. Yıl Parkı, Gülhane Korusu, Hıdiv Korusu lalelerle birlikte, birbirinden renkli etkinliklere de ev sahipliği yapacak. Bahar ekinoksunun ardından oluşan ilk dolunayı takip eden Pazar günü başlayan Paskalya Bayramı, Nisan ayının sonuna kadar olan dönemi kapsıyor. 5 Nisan’da Gregoryan Takvimi’ni esas alan Katolikler ve Protestanlar, 12 Nisan’da ise Jülyen takvimini esas alan Doğu Ortodoksları Paskalya Yortusu’nu kutluyor. İçerde siyasi savaşların, dışarda askeri savaşların yarattığı boğucu hava yüzünden ne baharın gelişine seviniyoruz, ne İstanbul Lale Festivali’nin veya Paskalya’nın farkına varıyoruz dedim ve 2023 yılı Vedat Türkali Roman Ödülü’nü paylaşan Mustafa Orman’ın Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye adlı eserinden esinlenerek “Avlaremoz bahçesi”ne tarihimizin en ünlü çiçeği olan lalenin hikayesini “dikmek” istedim.

Roma ve Bizans kaynaklarında hiç rastlanmamasından dolayı bize Selçuklulardan miras kaldığı sanılan lalenin (nitekim bilinen ilk lale şiirini 13. Yüzyılda yaşamış Mevlana yazmış)  Osmanlı Dönemi’nde, İstanbul’da soyluluğun ve seçkinliğin simgesi olduğunu, adını tarihsel bir döneme, bir semte, sayısız cami ve mescide verdiğini; adına şarkılar bestelendiğini, şiirler yazıldığını; mimariden çiniciliğe, dokumacılıktan camcılığa, ciltçilikten edebiyata kadar uzanan geniş bir yelpazede zengin bir kültür oluşturduğunu biliyoruz. İstanbul’da lale sevgisi her zaman güçlüydü, ama doruğa II. Selim zamanında (1566-1574) ulaşmıştı. Şaşırtıcı gelebilir ama ilk ithalat da o zaman yapıldı. Kırım’dan getirtilen 300 bin “sahraî lale” (kır lalesi) daha sonraları Kefe Lalesi olarak ünlenecekti. 

Bu tarihten itibaren hem Frengistan’dan (Avrupa) hem de İran’dan lale soğanı getirilmesine devam edildi. Örneğin Nemçe (Avusturya) Kralı III. Ferdinand’ın IV. Mehmed’e (1648-1687) gönderdiği elçi Schmid Von Schwarzenhorn’un İstanbul’a getirdiği hediyeler arasında her birinden dörder tane olmak üzere, on adet de makbul lale soğanı vardı. Soğanların gelişi İstanbul’da büyük heyecan yaratmıştı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, bu yıllarda Tahtakale, Aksaray, Sultan Mahmud, Ayasofya ve Cebehane Kapusu’nda 80 kadar çiçekçi dükkânı vardı. 

Lale sevdasının “lale eğlenceleri”, “lale fasılları”, “lale yarışları’”, “lale sohbetleri”, “lale şiirleri” ile doruğa çıktığı Lale Devri (1718-1730), Patrona Halil İsyanı ile kanlı biçimde sonlandıktan sonra İstanbul’un yerli lale türleri yavaş yavaş yok olmaya başladı. (Lale Devri’ne ilişkin yanlış bildiklerimizi ise yazının sonuna eklediğim çerçeve yazıdan okuyabilirsiniz.)

Ne yazık ki, yüzyıllar boyunca İstanbul’da yetiştirilen 1100’den fazla lale çeşidini bugün sadece minyatürlerden, nakışlardan, kumaşlardan ve çinilerden tanıyoruz. Halbuki Osmanlı ülkesinde lale unutulurken, 1570’lerden itibaren Avrupa’da tam bir lale çılgınlığı yaşanıyordu. 

Bu güzel ve soylu çiçeğin bu tarihlerde Avrupa’ya nasıl gittiğinin hikâyesini kısa yoldan anlatmak mümkün elbette, ama ben daha ilginç olan uzun yolu tercih edeceğim. Yolculuğumuzun duraklarını, bir yazıtın, bir kavmin, iki seyyahın, bir hanın ve bir el yazmasının hikâyeleri oluşturacak. Umarım sabırla sonuna kadar okursunuz. 

Bir yazıtın hikâyesi

1909 yılının (belki de) Nisan ayıydı. Avusturya’da Viyana Kraliyet Kütüphanesi’nde Osmanlı tarihi üzerine araştırmalar yapan Alman tarihçi ve dilbilimci Franz Babinger, karıştırdığı kitaplardan birinin içinde bir kâğıt parçası buldu. Kâğıtta Babinger’in tanımadığı bir dilde bazı kelimeler yazılıydı. Babinger, bir süre yazıyı sökmek için uğraştı ancak başaramadı. Birkaç yıl sonra kopyayı Danimarkalı dilbilimci Vilhelm Thomsen'e gönderdi. Thomsen yazının 1893 yılında deşifre ettiği Göktürk yazısına benzerliğini hemen fark etti ancak o da okuyamadı. Görevi devralan Macar dilbilimci Sebestyen Gyula ise, yazının aynen Göktürk yazısında olduğu gibi sağdan sola doğru yazıldığını ve her iki yazıda da kelimelerin ( : ) işareti ile birbirinden ayrıldığını anlayınca ardını getirdi. 

Kâğıtta şunlar yazılıydı: "Bin beşyüz on beş senesinde bunu yazdılar. Kral Ulaszlo'nun beş elçisini burada beklettiler. Bilayi Barlabaş iki sene burada idi... hükümdar... Kedeyi Sékel Tamaş bunu yazdı. Hükümdar Selim Beğ burada yüz at ile (alı)koydu." 

Bu bozuk cümlelerden ilk bakışta bir şey anlamak zor oldu. Ama sonra tarih bilgisi imdada yetişti. Sözü edilen Bilayi Barlabaş, Habsburglar tarafından 1490'da II. Ulaszlo adıyla Macaristan Kralı ilan edilen Bohemya Kralı Vladislav Jagiello’nun II. Bayezıd'a gönderdiği elçiydi. Bilindiği kadarıyla, Barlabaş ve heyeti 1513 yılı başlarında İstanbul'a vardıklarında, II. Bayezıd’in oğlu I. Selim tarafından tahttan indirildiğini öğrenmişlerdi. Tarihteki adıyla Yavuz Sultan Selim, babasına kardeşlerini öldürmeyeceğine söz verdiği halde sözünü tutmamış, hatta bir iddiaya göre babasını zehirletmişti. Selim, muhtemelen bu olayların Avrupalıların kulağına gitmemesi için, Barlabaş ve heyetini iki yıldan fazla Elçi Hanı’nda esir tuttuğu gibi zorla İran Seferi’ne, ardından Mısır Seferi’ne götürmüştü. Heyet ancak Papalığın tepkisi üzerine, 1516 yılında serbest bırakılmıştı. İşte Babinger’in kitabın arasında bulduğu kopyada bu olay anlatılıyordu. 

Muhtemelen Bilayi Barlabaş’ın yardımcılarından biri olan Kedeyi Sékel Tamaş, Elçi Hanı’nda sıkıntı ile geçirdiği günlerden birinde, hanın duvarına bu hapislik olayının özetini kazımıştı. Hikâyenin çözülmesi, bilim dünyasını çok heyecanlandırmıştı. Bu tarihten itibaren söz konusu satırlar İstanbul Yazıtı diye anılacaktı. 

Peki, yazıtta kullanılan alfabe hangi dile aitti?

Bir kavmin hikâyesi

Yazıtın kâtibinin Sekel Tamaş adını taşıması tarihçilerin ilgisini çekmişti, çünkü Osmanlı döneminde Erdel adıyla anılan Transilvanya'da (bugün Romanya ile Macaristan arasındaki dağlık bölge) tarihin çok eski çağlarından beri Sekeller adıyla anılan bir halk yaşıyordu. 

‘Sekel’ (Székely) Macarcada ‘sınır muhafızları’ anlamına geliyordu. Bazılarınca Transilvanya’nın otokton ahalisi, bazılarınca Atilla Hunları’nın kalıntısı; bazılarınca Macar, Peçenek, Kuman ya da Esegel-Bulgar soyundan; bazılarınca Türk boylarından sayılan Avarların bir kolundan gelen bu esrarengiz kavmin ((Bram Stoker’in 1897’de yayımlanan ünlü romanı Drakula’daki Kont Drakula, bir Sekel’di. Bugün de Transilvanya ve civarında 1,5 milyona yakın Sekel yaşıyor) bir alfabesi olduğundan söz eden ilk kaynak, 1282-85 tarihli Simon Keza Kroniği idi. Daha sonraki yıllarda da bazı kitaplarda Sekel alfabesiyle yazılmış bazı takvimlerden, şarkılardan, yazıtlardan söz edilmişti sözü edilen bu malzemeler ortada olmadığından Sekel alfabesi 700 yıl boyunca tevatür olarak kalmıştı. İşte Franz Babinger'in kopyasını keşfettiği İstanbul Yazıtı, Sekel alfabesi diye bir şeyin olduğunu göstermesi açısından çok heyecan verici bir kanıttı. 

Peki, nasıl olmuştu da Osmanlı ülkesinde geçen bir hikâyeyi Sekel alfabesi ile anlatan satırların kopyası Avusturya’daki bir kütüphaneye gelmişti?

İki seyyahın hikâyesi

Yaklaşık 25 yıldır Alman asıllı Fugger Ailesi’nin Macaristan'daki bakır, altın ve gümüş madenlerinin müdürlüğü yapmakta olan Hans Dernschwam adlı Alman aydını, biraz işinden bıktığı için, biraz da seyahat etme merakı yüzünden, masrafları kendi cebinden karşılayarak Avusturya Arşidükü Ferdinand'ı temsilen Osmanlı ülkesine gönderilen heyete katılmaya karar vermişti. Ancak 25 Ağustos 1553’te İstanbul'a geldiğinde heyeti kötü bir sürpriz bekliyordu: Kanuni Sultan Süleyman, üç gün önce Nahçıvan Seferi’ne çıkmıştı. Heyet iki hafta Eminönü civarındaki Yahudi mahallesinde bulunan bir kervansarayda konakladıktan sonra Çemberlitaş'taki Elçi Hanı'na taşındı. Ve tam iki yıl boyunca burada “misafir” edildi. Çünkü padişahı görmeden geri dönmelerine izin verilmiyordu. Ancak o yıllarda yabancıların şehirde dolaşmasına izin olmadığı için, bu misafirlik bir çeşit hapislikti.

1554’ün Kasım ayında onları kurtarmak için Felemenk asıllı Ogier Ghislain de Busbecq’in başkanlığında yeni bir heyet gönderildi. Paris, Venedik, Bologna ve Padua üniversitelerinde eğitim görmüş seçkin bir Rönesans aydını olan Busbecq de elçilik görevini aynen Dernschwam gibi yeni bir ülke, yeni bir kültür ve yeni insanlar tanımak için kabul etmişti. Ancak, onun da kaderi Dernschwam gibi Elçi Hanı’na hapsedilmek oldu. 

İki talihsiz adam, Padişahın seferden dönüşünü bekledikleri bu sıkıntılı günlerden birinde hanın ahırının dış duvarında, yere yakın bir yerdeki uzunca bir taşın üzerinde üç satırlık bir yazıt (kitabe) buldular. Yazıtta kullanılan harfler ikisine de yabancıydı. İlk olarak bunun Atik Ali Paşa Külliyesi'nin üzerine inşa edildiği Bizans kilisesinin bir kalıntısı olduğunu sanmışlardı. Dernschwam, memlekete gittiğinde bir dilbilimciye okutmak için o üç satırın bir kopyasını çıkarttı. İşte bu İstanbul Yazıtı’nın kopyası idi. 

Tam o günlerde Kanuni’nin seferden dönmekte olduğu haberi gelince iki arkadaş, 9 Mart 1555 günü apar topar yola çıktılar ve padişahı Amasya’da karşıladılar. Görüşmeler yapıldıktan sonra, herhangi bir başarı sağlayamadan 23 Haziran 1555’te ülkelerine doğru yola koyuldular. Busbecq dönüş yolunda Momentum Ancyranum (Ankara Anıtı) üzerindeki Roma İmparatoru Augustus’un yaptığı işlerin dökümünü içeren ünlü Latince yazıtı kopyaladı. İkili yaklaşık iki ay sonra Viyana'ya vardılar. Dernschwam bu tarihten sonra hayatını Viyana ve Kuzey Macaristan'da geçirdi. Bu dönemde Türkler hakkında önyargılarla zedelense de çok önemli bilgiler veren Anadolu ve İstanbul Seyahat Günlüğü adlı eserini kaleme aldı. 1568 yılında öldüğünde 2.000 ciltlik kitap koleksiyonu varisleri tarafından 500 gulden karşılığında Viyana Kraliyet Kütüphanesine satıldı. İşte hikâyemize konu olan İstanbul Yazıtı'na ait kopya bu kitaplardan birinin arasında bulundu. 

Peki, yazıtın aslına ne olmuştu? 

Bir hanın hikâyesi

Dersnchwam’la Busbecq’in söz konusu kopyayı bulduğu Elçi Han 1510-1511'de inşa edilmişti. Adından da anlaşılacağı üzere, elçilerin konaklamasına ayrılmış bir mekândı. Dernschwam'ın anılarında ayrıntılı bir tasviri olan Elçi Hanı, 23 Temmuz 1587 günü tüm Çemberlitaş'ın yok olmasına neden olan korkunç yangından, kurşun kubbelerinden aldığı güçle kurtularak eski görevine devam etmişti ancak 1646'dan itibaren elçilerin artık Galata'da kalmalarına izin çıktığından gözden düşmüştü. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin vergi mükellefi olan Eflak, Boğdan, Erdel ve Raguza’nın kapı kethüdalarına tahsis edildi. 1652 ve 1660 yangınlarında iki kez daha yandıktan ve 1766 depreminde zarar gördükten sonra 19. yüzyılın başlarında posta tatarlarının barınağı olduğu için Tatar Hanı diye anılmaya başladı. 19 Eylül 1865 tarihli korkunç Hocapaşa Yangını’nda bir kere daha yandıktan sonra uzun süre harabe halinde kaldı, sonra yıkılarak yerine Matbaa-i Osmaniye binası, ardından da günümüzdeki Elçi Han inşa edildi. İşte hikâyemize konu olan Sekel yazıtının aslı muhtemelen Hocapaşa Yangını’nda yok oldu. 

Peki, bu hikâyelerin laleyle ilgisi neydi?

Başından geçen bütün tatsız olaylara rağmen, Busbecq, 1555 yılının kasım ayında elçi olarak tekrar İstanbul'a gelmişti. Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında barış anlaşması imzalandıktan sonra 1562’de bir kez daha ülkesine dönerken Busbecq yanında altı deve ile adlarını bilmediğimiz onlarca bitkinin yanı sıra, İstanbul'un ünlü lale soğanı da götürdü. Laleyi ilk kez Edirne'den İstanbul'a giderken, Lüleburgaz civarında, yol kenarındaki tarlalarda gören Busbecq’in o yıllarda bolca ekilen ‘dülbend’ lalesinin adını yanlış anlayıp, "Türkler bu çiçeğe tulipan adını veriyorlardı" demesinin, bugün Batı’da lale için kullanılan tulip/tulipe/tulipa sözcüklerinin kökeni olduğu sanılır.

Busbecq, lale soğanlarını Viyana’da dostu botanikçi Carolus Clusius'a teslim etmiş, Clusius, Hollanda’daki Leiden Üniversitesi’ne gitmiş, bu tarihten sonra Hollanda başta olmak üzere tüm Kuzey Avrupa’da binlerce aile lale yetiştirmeye başlamıştı. 

Başlangıçta Avrupalıların lale sevdası Osmanlıları aratmıyordu. Ancak, 1634-1637 yılları arasında Hollanda’da iş öyle bir noktaya vardı ki sadece profesyoneller değil, orta ve yoksul kesimden aileler bile spekülatörlüğe soyunmuşlar, lale soğanı alıp daha yüksek satabilmek için tüm varlıklarını ipotek ettirmeye başlamışlardı. Soğanlar el değiştirmeden defalarca satılıyor ve inanılmaz fiyatlara alıcı buluyordu. Mesela, o günlerin en gözde lale soğanı olan Semper Augustus'un bir tanesi için bir Hollandalı tüccar "dört ton buğday, sekiz ton çavdar, dört öküz, sekiz domuz, on iki koyun, iki varil şarap, dört varil bira, iki ton tereyağı, dört ton peynir, bir gelin yatağı, bir takım elbise ve bir gümüş kadeh" ödenmişti. 

Uzunluğuna göre bir Admiral van Enkhuijsen lâlesinin değeri, bir taş ustasının 15 yıllık gelirine eşitti. Bugünkü "borsa" sözcüğü de o günlerde lale soğanı spekülatörlerinin fiyatları tesbit etmek üzere toplandıkları Van Bourse ailesinin Amsterdam’daki evinden geliyordu. Ancak, 1637 yılının Şubat ayında “Lale Çılgınlığı” (Felemenkçe “Tulpenwoede”) adıyla anılan spekülasyon dalgası sonunda, hükümet lale soğanının borsada işlem görmesini yasaklayınca sonuç korkunç bir yıkım oldu. Binlerce lale üreticisi ve satıcısı tüm mal varlıklarını bir gecede kaybettiği gibi akıl sağlığını, canını yitirenler oldu. Böylece dünyanın en güzel çiçeklerinden biri olan İstanbul lalesi, istemeden tarihin en büyük mali krizlerinden birinde başrolü oynadı. 

Bir el yazmasının hikâyesi

İlk kez 1588'de yayınlanan ‘Türk Mektupları’ (Turcicae epistolae) Busbecq'in İstanbul'da kaldığı yedi yıl içinde öğrencisi ve arkadaşı Nicholas Michault'ya yazdığı dört; resmi makamlara yazdığı iki uzun mektuptan oluşur. Busbecq mektuplarından birinde, İmparatorluk Kütüphanesi için 240 ciltlik bir yazma koleksiyonunu deniz yolu ile Venedik'e yolladığından söz ediyor ve şöyle diyordu: "Bunların çoğu alelade eserlerdir. Fakat bazıları pek kıymetlidirler. Bunları şuradan buradan bin zahmetle topladım. Bu yoldaki eserlerin artık sonuncularıdır. İstanbul'da koca bir hazine bıraktım. Bu, Dioscorides'in bir eseridir. Gayet eskidir. (...) Kitap Hamon isminde bir Yahudi’nin oğluna aittir. Hayatında (Kanuni) Süleyman'ın doktoru idi. Kitabı satın alacaktım. Fakat fiyatı beni korkuttu. Yüz altın duca istediler." 

Sözü edilen el yazması kitap Roma İmparatoru Neron'un ordusunda botanikçi olarak görev yapan hekim ve eczacı Dioskorides'in MS 50 ila 70 yılları arasında kaleme aldığı sanılan De materia medica adlı eseri olmalıdır. Bilindiği kadarıyla kitapta 498 bitki, 100 kadar hayvan (özellikle küçük kuş) minyatürü ile 1000 kadar ilaç tarifi yer almaktaydı. Aslı henüz bulunmayan beş ciltlik eserin bir kopyasının 512-513’te Konstantinopolisli soylu hanım Anicia Juliana için hazırlandığı; bu kopyanın 1204'ten sonra şehri işgal eden Latinlere (Haçlılara) geçtiği, ancak 14/15. yüzyıllarda Petra'daki (bugünkü Karagümrük) İoannes Prodromos Manastırı’nda sakladığı, 1520'den sonra da Kanuni'ni hekimlerinden Moşe Hamon'un eline geçtiği sanılıyordu. Bugün Avusturya Milli Kütüphanesi’nde bulunan ve Viyana Dioskoridesi diye bilinen yazmanın bu kopya olduğu sanılır. Eğer bu doğruysa daha sonra birileri Busbecq'in ödeyemediği 100 altın duca'yı temin etmiş ve bu değerli eseri Viyana’ya götürmüştür!

LALE DEVRİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

İlk kez Yahya Kemal Beyatlı’nın Paris’te bulunduğu 1903–1912 yılları arasında bir tarihte (muhtemelen 1910’da) kaleme aldığı sanılan “Mürekerrer Gazel” şiirindeki “Gönül o âfete meftûndu Lâle Devri'nde” dizesinde geçen “Lale Devri” adını, Yahya Kemal’in dostu Ahmed Refik Altınay 1913 yılında İkdam'daki yazı dizisinde kullandı, 1914'te Musahipzade Celal, III. Ahmed'in yaşamını anlatan operetine verdi. Ahmed Refik esas olarak Tayyarzade Ahmed Atâ ve Ahmed Cevdet gibi önemli Osmanlı tarihçilerinin zihinlere yerleştirdiği “icraatları Osmanlı devletine zarar veren sefahat düşkünü Damat İbrahim Paşa” algısını tersine çevirmeyi hedeflediği için Lale Devri’nden olumlu şekilde bahsediyordu.

Bu adlandırma pozitif anlamıyla döneme gayet uygun. Ancak daha sonraki çağrışımları hep negatif olmuş. Halbuki Lale Devri'ni de içine alan III. Ahmed döneminde (1703-1730) olumlu-olumsuz pek çok şey yaşanmıştı. 

Olumluları sayarsak: 

Tahta çıkışının birinci yılında, yıllardır çok bozuk olan asayişi sağladı. Piyasadaki ve halkın elindeki züyuf (düşük ayarlı, değerli maden oranı düşük) akçeleri toplatıp, yeni çil akçelerle değiştirdi.  Şehre göç önlendi. Narha uymayan esnafı yola getirdi, zahire dağıtımını düzenledi, haşhaş satışını yasakladı. Tüm esnafı vergi mükellefi yaptı. 

Modern itfaiyenin öncülü olan tulumbacı teşkilatını oluşturdu. Kente su getiren şebekeleri onarttı, bentler, havuzlar yaptırdı. Akmayan çeşmeler, su yolları onarıldı, havuzlar, şelalelerle şehirler güzelleştirildi. Kütahya ve İznik çiniciliğinin canlandırılması için fabrikalar açıldı. Dışarıdan kumaş almamak için çuha fabrikası kuruldu. 

1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’ndan sonra Batı’yı tanımak şart olunca, 7 Ekim 1720’de Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi Paris’e daimi elçi olarak atadı, elçinin oğlu Sait Efendi de yabancı dil öğrenen ilk Osmanlı diplomat olarak tarihe geçti. Bunu Londra ve Viyana elçilikleri izledi. Batılı elçilerle ilk kez samimi diyaloglar kuruldu. Yirmisekiz Çelebi “kâfirlerin cennetini ülkesine kurmak için” şehir planları ile döndü ve bu planlara göre Kâğıthane’de yapılan “Frenk tarzı” köşkler, kasırlar bahçeler, parklar, Lale Devri’nin simgeleri haline geldi. Bunlar arasında Sadabad Kasrı adeta bu dönemin mimari sembolü sayıldı.  

Lale, yaşam ve doğayla barışık, güzelden ve güzelliklerden zevk alan ve bunu ifadeden asla çekinmeyen farklı bir zihniyetin sembolü oldu. Her sınıftan, yerli ve yabancı, kadınlı erkekli eğlenceler, balolar, tiyatrolar sekülerleşmenin ilk örnekleriydi. Günlük hayatta Batı tarzı mobilya kullanılmaya başlanıldı. Geleneksel Osmanlı divanlarının yerini, iskemle ve koltuklar aldı. Saray duvarları resimlerle süslendi. İslamiyetin resim tabusu delindi ve devlet adamlarının portreleri yaptırıldı. Enver Ziya Karal'a göre "devir her şeyin hazlara, sevinçlere ve mutlu bir yaşantıya yönelik olarak algılandığı Epiküriyen çerçevenin içine sıkışmış da değildi. Çünkü başta edebiyat olmak üzere bütün güzel sanatlara sahip çıkılırken, düşünce de kutsal sayılıp yüceltilmişti."

Açılan çeşitli kanallardan yeni bilimler ve teknolojiler, bölük pörçük de olsa yurda girmeye başladı. Bu bağlamda Yirmisekiz Çelebi'nin oğlu Said Efendi'nin Batı'dan öğrendikleriyle 1727'de ilk "Türk" (veya devlet) matbaası kuruldu. Matbaa için bir kâğıt fabrikası, yurtdışından getirilen eserlerin tercümesi için bir tercüme heyeti oluşturuldu. (İstanbul'da ilk matbaayı 1492’de İspanya’dan sürülünce İstanbul’a göç eden Musevi asıllı David ve Samuel ibn Nahmias Kardeşlerin 1493’te kurduğunu şu yazımda anlatmıştım: https://www.avlaremoz.com/dona-gracia-mendes-ile-josef-nasinin-1492de-kovma-fermani-ile-lizbonda-baslayip-istanbulda-biten-uzun-yolculugu-ayse-hur/)

Yine bu dönemde Avrupa'ya ilk kez öğrenim görmeleri için öğrenci gönderildi. Bu öğrenciler daha sonraki modernleşme hamlelerinde önemli roller üstlendiler. 

Gelelim olumsuz yanlara:

Bunlar yapılırken, devlet hazinesi boşalmış, akçe yine bozulmuş, şehre akın eden taşralılar, esnafın düzenini bozmuş kısacası idari açıdan başa dönülmüştü. Bütçeyi doğrultmak için çıkılacak İran Seferi için ek vergi konulması, "orducu esnaf" denen zümrenin tüm parasını mal stoklamaya ayırdığı halde seferin sürüncemede kalması üzerine zarar etmesi, kent yoksullarının hoşnutsuzluğuna yöneticilerin gözlerini kapamaları vardı.

1730'da Saray çevresi ziyafetlere, helva sohbetlerine, Çırağan alemlerine, lalezar temaşalarına devam ederken İstanbul'da en küçük kışkırtmada harekete geçmeye hazır "aç, işsiz, aylak, soyguncu, serseri, kaçak" insanlar toplanmıştı. Yozlaşmış Yeniçeri Ocağa da üstüne tüy dikmişti.

III. Ahmed'in seferin tüm hazırlıkları bittiği halde seferden cayıp Üsküdar Sarayı'na gelmesiyle isyan patladı. Bu devri sona erdiren isyanın elebaşı Patrona Halil'in kimliği, destekçileri, talepleri ayrı konu ama ayaklanmanın arka planında muhafazakâr ulemanın bu seküler yaşam tarzından duyduğu rahatsızlık ("yaramaz avretlerin sokaklarda halkı baştan çıkarma kastıyla ziynet yerleri açıkta dolaşmaları ve kafir avratları taklit etmeleri") da vardı ancak Dana Sajdi’ye göre “Türk milliyetçi tarih yazımı olayların bu dizilişini, padişahın gerici ve cahil Müslüman kullarının başlattığı bir isyanla trajik bir şekilde tahttan inmek zorunda kalan aydın bir yöneticinin giriştiği ‘vakitsiz bir modernleşme’ öyküsü şeklinde öne sürdü. Diğer bir deyişle, tarihçiler Lale Devri’ni, kaçınılmaz Müslüman gerilemesiyle karşılaşan ilhamını Batı'dan alan bir yükselme çabası olarak resmetti. Halbuki Patrona Halil'i ve zanaatçi hemşehrilerini isyan çıkarmaya sevk eden şey, dini ve kültürel kimliği korumak ya da modernleşme yönündeki değişimlerden duyulan korkudan ziyade, katı maddi gerçeklikler ve toplumsal koşullardı.”

Sonuç olarak gerekçesi ne olursa olsun III. Ahmed'in tahttan indirilmesiyle birlikte "Osmanlı Rönesansı" Tanzimat'a kadar, yani bir asır ertelendi. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi askeri alana yatırım yapmak yerine edebiyat, sanat, resim, mimari, şehircilik ve sağlık alanına yatırımların yapıldığı; Batı'ya karşı paranoyanın ve kompleksin en alta indiği (Robert Olson’a göre Osmanlı İmparatorluğu ve Hıristiyan Avrupa'nın ilk ciddi birbirini anlama girişimi” olan), Osmanlı tarihi boyunca belki de İstanbul halkının kendini en rahat, ne neşeli, en özgür hissettiği dönemin günümüzde çok olumsuz bir çağrışımı olmasını Osmanlı/Türk kimliğinin Batı'yı ulaşılması gereken, kıskançlıkla izlenen bir model olarak görürken, onu bir türlü aşamayacağını bilmenin getirdiği bir rahatsızlık duygusuyla oluşmasına bağlarım. Ama bu bir başka yazının konusu…

Özet Kaynakça: Naciye Güngörmüş, “İstanbul Yazıtı-1515”, DTCF Dergisi, 1990, C. XXXIII. S. 1-2, s.193-198; Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayınları, 1994, s. 659-729; Yaşar Önen, Hans Dernschwam’ın İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1987; Ogier Ghislain De Busbecq, Türk Mektupları, Kanuni Döneminde Avrupalı Bir Elçinin Gözlemleri (1555-1560), çeviren: Derin Türkömer, resimler: Melchior Lorichs, Türkiye İşbankası Kültür Yayınları, 2011; Necdet Sakaoğlu, “Lale” ve “Lale Devri” maddeleri, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı’nın ortak yayını, 1994, C. 5, s.178-185, Semavi Eyice, “Elçi Hanı” maddesi, aynı eser, C. 3, s. 148-149;  Can Erimtan, Ottomans Looking West? The Origins of the "Tulip Age" and its Development in Modern Turkey, Londra: I.B. Tauris, 2008, Osmanlı Laleleri, Osmanlı Kahvehaneleri – On Sekizinci Yüzyılda Hayat Tarzı ve Boş Vakit Eğlenceleri, ed.: Dana Sajdi, çev. Aylin Onacak, Koç Üniversitesi Yayınları, 2014.

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör