28 Haziran 1919’da galip devletlerin Almanya’ya dayattığı Versay Barış Antlaşması’nın imzalanmasından iki ay sonra Hitler, 1919’un Eylül ayında ordu siyasi şubesi tarafından, yeni kurulan Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), kısaca Nazi Partisi’ni incelemek üzere görevlendirilmişti. Partinin Münih’ deki toplantısına giden Adolf Hitler olup bitenleri öğrenmek için gittiği partinin ilk üyelerinden biri oldu.
Hitler, 1921 yılında askerlik hizmetini tamamlamış bir sivil olarak yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndaki son rütbesi ise onbaşıya eşdeğer idi ve bu rütbe 1914-1918 arası hizmetinden kalmaydı. Sivil mesleği ise siyasi propaganda subayı (veya propaganda memuru) olarak tanımlanabilirdi, çünkü Bavyera Askeri İdaresi’nin Bilgi Ofisi’nde istihbarat topluyor, siyasi partileri izliyor ve askerlere anti-komünist eğitim veriyordu.
O dönemde özellikle güney Alman şehirlerinde birahaneler, binlerce insanın toplanıp sosyal ve politik meselelerin konuşulduğu bir buluşma noktası, ileri gelenlerin halka hitap ettiği alanlardı. Hitler 1920’lerin başında birahanelerde yaptığı konuşmalarla büyük ilgi toplamıştı ve NSDAP’ın çekirdek kadrosu daha o zamanlar onun karizmasına ve fikirlerine kapılmıştı. Hermann Göring, Rudolf Hess ve Ernst Röhm bu zamanlarda Hitler ile yakın ilişkiler kurmuşlardır. Yine bu dönemde Hitler sonraları görüş ayrılığına düşeceği General Erich Ludendorff ile de tanışmış ve Alman sosyetesine dahil olmuştu. Hem görevinden edindiği bilgiler hem kurduğu ilişkiler sayesinde Hitler, parti içindeki ateşli konuşmaları ve dinleyenleri büyüleyen hitabet yeteneğiyle gittikçe sivrildi ve liderliği ele geçirdi. 29 Temmuz 1921’de NSDAP’ın lideri oldu.
Münih Birahane Darbesi
Ancak Nazi Partisi, üye sayısını arttırmasına rağmen Bavyera dışında fazla tanınmıyordu. Hitler’in o zamanlar aklında, burada bulunan silahlı tüm Weimar Cumhuriyeti karşıtlarını kendi önderliği altında toplayarak, ordunun da desteğiyle Bavyera hükümetini ele geçirip Berlin’e karşı yürüyüşe geçmek ve Weimar Cumhuriyeti’ni yıkmak vardı. Bavyera’ya üçlü bir diktatör yönetimi hakimdi: Devlet komiseri Gustav von Kahr, Reichswehr (ordu) komutanı General Otto von Lossow, devlet polisi başkanı Albay Hans von Seisser. Bu yönetim, merkezi yönetimin ilettiği her talimatı yerine getirmiyor, özellikle Hitler’in yayın organının ve Nazilerin faaliyetlerinin durdurulmasına yönelik emirler uygulanmıyordu. Hitler yine de durumdan memnun değildi.
8 Kasım 1923 akşamı, Münih ticaret örgütleri Münih’in en büyük birahanesi olan Bürgerbräukeller’de bir toplantı düzenlemişlerdi. Toplantıda Bavyera Eyaleti komiseri Gustav von Kahr, ordu komutanı General Otto von Lossow, devlet polisi başkanı Albay Hans von Seisser de vardı. Hitler işte bu toplantıyı 600 kadar adamıyla bastı.
“Milli ihtilal başlamıştır! Bina şu an 600 silahlı tarafından işgal edilmiş bulunuyor. Kimse dışarı çıkamaz. Bavyera Kabinesi ilga edilmiştir. Geçici Alman hükümetinin görevi, günahkâr bir Babil şehri olan Berlin’e yürüyüşü örgütlemek ve Alman halkını kurtarmaktır. Yarın Almanya’da ya yeni bir milli hükümet göreceksiniz, ya da bizi ölü bulacaksınız!”
Hitler bütün bunları söylerken aslında yalan söylüyordu. Fakat o esnada kimse bu konuşmalarının doğruluk payını düşünecek durumda değildi.
Gecede konuşma yapmakta olan von Kahr ve davetliler arasındaki Otto von Lossow ve Hans von Seisser dahil orada bulunan yönetim ekibi Hitler ve adamlarının rehini durumuna düştüler. Aslında bu durum planın bir parçasıydı. Ancak Hitler rehinelerden fazlasını bekliyordu. Halbuki ne Kahr ne General Lossow ne Albay Seisser’in darbe planı içinde yer almak istiyordu. Bunun üzerine devreye Cihan Harbi’ndeki Liège Muharebesi’nin galibi ve Paul von Hindenburg’la birlikte Tannenberg Muharebesi zaferinin mimarlarından olan “Efsane Komutan” Erich Ludendorff girdi ve harekete gönüllü olarak katılacağını belirtti. Adolf Hitler’in eli bu hamle ile güçlenmiş oldu. Birahane çıkışında oluşan kargaşada, bu üçlü görev yerlerine kaçmayı başardı ve Hitler, Ludendorff’la baş başa kaldı. Ertesi gün, 9 Kasım sabahı Hitler ve Ludendorff 200 kişilik bir SA (Kahverengi Gömlekliler) taburunun önünde Münih’in merkezine doğru yürüyüşe geçtiler. Şehrin merkezine giden yolları kapatan polis taburlarıyla çıkan çatışma Hitler için başarısızlıkla sonuçlandı ve hücum taburu dağıldı. Olayda 16 Nazi ve üç polis öldü. Ludendorff olay yerinde tutuklandı, yaralı olan Adolf Hitler ise kaçtıysa da iki gün sonra yakalandı.

Kavgam ve iktidara yürüyüş
Darbenin başarısız olmasına rağmen Hitler, yargılandığı davayı Nazi propagandasını yaymak için kürsü olarak kullandı. Bu olaydan önce sadece parti çevrelerinde tanınan Hitler, Alman basınında ve uluslararası basında anında kötü bir şöhret kazandı. Mahkeme onu beş yıl hapis cezasına çarptırdı. General Ludendorff ise önceki hizmetlerinin yarattığı olumlu hava sayesinde bu davadan ucuz kurtuldu. Ancak Hitler de sadece 9 ay yattı ve 20 Aralık 1924’te halk için bir tehlike oluşturmadığı gerekçesiyle cezaevinden çıkarıldı.
Hitler, Mein Kampf’ı 1924’te Landsberg hapishanesinde yazmaya başlamıştı. Siyasi kariyeri en düşük seviyesinde olduğu için bu kitabı yayınlamanın ona biraz para kazandıracağını, radikal görüşlerini yaymak için bir propaganda platformu işlevi göreceğini ve kendisini Almanya’ya ihanet etmekle suçlayanlara saldıracağını umuyordu. Kitaba ilk başta “Yalanlara, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı 4,5 Yıllık Kavgam. Bir Hesaplaşma” adını vermişti ancak basılırken Kavgam şeklinde kısaltıldı. 1925’te Nazi Partisi yayınevi (Franz Eher Verlag) ilk baskıyı çıkardı. İkinci baskı bir yıl sonra yayınlandı.
Nazi Partisi 1930’da parlamento seçimlerinde büyük kazanımlar elde edince bu durum değişti. Naziler 1928’de Alman parlamentosundaki (Reichstag) yaklaşık 500 sandalyenin yalnızca 12’sine sahipti. 1929 Dünya Buhranı’nın da etkisiyle 1930’da 107 sandalye ve 1932 yazında 230 sandalye alarak parlamentoda temsil edilen en büyük siyasi parti hâline geldi. Mein Kampf’ın satışları da bu doğrultuda arttı.
31 Temmuz 1932’te açılan sandıklardan Naziler %37.4’lük oyla birinci parti olarak çıktı. Ama tek başına iktidar yine sağlanamamıştı. 6 Kasım 1932 seçimlerinde Nazi Partisi’nin birinci parti olarak çıkması üzerine başarısız Birahane Baskını’ndan beri yanında olan Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburg tarafından 30 Ocak 1933’te Şansölye olarak atanan Hitler, 27 Şubat 1933’te Reichstag Yangını komplosu ile yürürlükteki Weimar Anayasası’nı kaldıran ve komünistleri kanlı biçimde tasfiye etti. Yangını bahane ederek 23 Mart 1933’te çıkardığı Halk ve “İmparatorluğun Sıkıntılarını Ortadan Kaldırmaya Yönelik Yasa” (kısaca Ermächtigungsgesetz/Yetki Yasası) ile Nazi hükümeti dört yıl boyunca, parlamento onayına gerek duymadan yasa çıkarmaya ve uygulamaya tam yetkili olacaktı. Komünist parti yasaklı olduğundan, sosyal demokratlar hariç bütün partilerin onayladığı bu kanun ile Almanya’da parlamenter demokrasinin tabutuna son çivi çakılmıştı.

National Erhebung/Milli Uyanış
1933 sonrasında atmosfer tamamen değişmişti. National Erhebung (Milli Uyanış) hamlesi uyarınca bir dizi yasa ile Nazilerin “öjenik” politikaları güya hukuki kılıfa büründürüldü. Yasaları hatırlatmadan önce “öjenik” konusunda biraz bilgi vereyim: Yunanca eu “yeni” ve gennan “tür” kelimelerinden türetilmiş olan öjenik kelimesi, “Evrim Teorisi”ni ortaya atan Charles Darwin’in kuzeni Sir Francis Galton tarafından ilk kez 1883’te “ırk ıslahı bilmi” anlamında kullanılmıştı. Galton, Evrim Teorisi’nin etkisiyle, insandaki kalıtımla geçen özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel karakterleri ölçerek bulmaya girişmişti. 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda taraftar toplayan öjeni teorisi, sakat ve hasta insanların toplumdan ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının ıslah edilmesi anlamına gelmekteydi. Öjeni teorisine göre, nasıl sağlıklı hayvanlar birbirleriyle çiftleştirilerek iyi hayvan cinsleri oluşturuluyorsa, bir insan ırkı da ıslah edilebilirdi. Öjeniyi Almanya’da ilk benimseyen ve yayan bilim adamları Alfred Ploetz, Adolf Jost, Ernst Haeckel ve Heinrich von Treitscke, Nazilerin akıl hocaları oldu. Bu bilim adamlarından Jost, 1895 yılında yayımladığı “Das Recht auf den Tod” (Ölme Hakkı) adlı kitabında istenmeyen insanları öldürmeye çağırıyordu. Haeckel ise yeni doğan sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini ve böylece toplumun evriminin hızlandırılmasını öneriyordu.
İşte bu “sözde bilime” giydirilen “hukuki kılıflar” şunlardı:
7 Nisan 1933 tarihli Yahudi Olmayan Aryan Kökenli Memurların Yeniden Düzenlenmesi Yasası ile “Aryan olmayan” herkes (özellikle Yahudiler) kamu hizmetinden dışlandı. Bu, Nazi ırk politikalarının ilk büyük adımıydı.
25 Nisan 1933 tarihli Okullarda Yahudi Öğrenci Kontenjanı Yasası ile Yahudi öğrencilerin üniversiteler ve okullardaki sayısını %1,5 ile sınırladı, aşırı doluluk durumunda tamamen yasakladı.
21 Mayıs 1933’te Yahudi doktorların devlet sağlık sigortası kapsamında çalışmasını yasakladı, özel pratiği kısıtladı.
Uzun Bıçaklar Gecesi
Ancak 19 Ağustos 1934’te Hindenburg’un ölümü üzerine fiilen ülkenin tek yetkilisi (Führer’i) olan Hitler kendisine ilerde tehdit oluşturacağını düşündüğü Nazi Partisi’nin bu unsurlarını da ortadan kaldırmaya karar vermişti.
Hitler, en çok da 1923 Birahane Darbesi’nden beri yanında olan SA (resmi adıyla Sturmabtellung: Fırtına Birliği veya “Kahverengi Gömlekliler”) ve lideri Ernst Röhm’ün “özerk” davranışlarından çekinmeye başlamıştı. Çünkü Roehm’un başını çektiği grup, dev endüstri kuruluşlarının devletleştirileceği ikinci bir “Alman milli devrimi”ni savunurken, Hitler yanlıları İtalyan korporotizmini model alıyor ve devletleştirmenin Bolşevizmin ta kendisi olduğunu düşünüyorlardı. Hitler’e ve partisine büyük maddi destek sağlamış sanayici Fritz Thyssen Roehm ve adamlarının düşüncelerini sol sosyalistlere benzetmekteydi ve onları Almanya’nın milli sanayi gelişimine tehdit olarak görüyordu. Hitler’e bu adamların işini bitirmediği taktirde partiye verdiği büyük desteği çekeceğini söylemişti.
Alman ordusu da SA’dan hazetmiyordu. Çünkü Röhm, düzenli ordunun lağvedilmesini ve sayıları 2 milyona yaklaşan SA militanının düzenli ordunun yerini almasını önermişti. Bu durum karşısında, iktidara gelmelerini sağlayan sokak gücünün kontrolden çıktığını düşünen Hitler, Göring ve SS’lerin başı Himmler, SA’ları ortadan kaldırmak konusunda anlaştılar. Propaganda Bakanı Goebbels başta Röhm’ün yanında olduğu halde, güç dengesini görünce saf değiştirerek güçlünün yanına geçti. İşte bu kadroların ortadan kaldırıldığı gece tarihe tarihe “Nacht der langen Messer” yani “Uzun Bıçaklar Gecesi” adıyla geçti. Bu deyim Alman dilinde, söz konusu olayın öncesinde de “intikam” ve “öç almak” amaçlı eylemleri tanımlamak için kullanılıyordu.
Uzun Bıçaklar Gecesi, 30 Haziran 1934’ü 1 Temmuz’a bağlayan gece başladı ve ertesi gün de süren cinayetler serisinde öldürülenlerin sayısı bilinmiyor. Adı bilinen 85 kişi var, ama toplam ölü sayısı 200’ü buldu ve 1000’den fazla muhalif de tutuklandı. Hitler, 13 Temmuz 1934’te Reichstag’ta yaptığı konuşmada kendini “Alman halkının yüce yargıcı” olarak tanımladı.
Nürnberg Yasaları
15 Eylül 1935’te çıkarılan iki yasa Nürnberg Yasaları diye bilindi. Bunlardan birincisi olan Reich Vatandaşlık Yasası ile Yahudiler “devlet tebaası” statüsüne indirgendi, oy hakkı ve kamu görevleri elinden alındı. Alman Kanının ve Onurunun Korunması Yasası ile ise Yahudiler ile “Alman kanı” taşıyanlar arasındaki evliliği ve cinsel ilişkiyi yasakladı. Yahudilerin Alman bayrağını kullanması da yasaklandı. 14 Kasım 1935’te Nürnberg Yasaları’nın Birinci Uygulama Kararnamesi ile “Yahudi” tanımını genişletti: En az üç Yahudi büyükanne/büyükbaba varsa tam Yahudi, bir veya ikisi varsa “melez” tanımlaması yapıldı. Melezler için kısıtlamalar getirildi.
Hitler’in liderliğinin artık sorgulanamadığı bu tarihten sonra da ırkçı siyasaları yürütmek için yasalara dayanması bazılarına garip gelebilir, ancak Alman devlet geleneğinde (Prusya’dan Weimar’a) Rechtsstaat (hukuk devleti) kavramı güçlüydü. Yargıçlar, memurlar ve ordu gibi kurumlar, açıkça yasadışı emirlere direnebiliyordu. Hitler, hâlâ ordu (Reichswehr) ve muhafazakâr elitlerin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Ayrıca Naziler, “yasal yolla iktidara gelme” (Machtergreifung) mitini propaganda malzemesi yapmışlardı. Hitler, karizmatik lider imajını korurken, günlük yönetimde bürokratik detaylara karışmayı sevmiyordu. Yasaları Himmler, Frick, Gürtner gibi hukukçulara bırakıyordu. Ancak Nürnberg Yasaları’nı bizzat onaylamıştı. Sonuç olarak Nürnberg Yasaları gibi adımlar ne sadece Hitler’in takıntısı ne sadece Alman toplumunun karakteri ne de sadece Nazizm’in soyut ideolojisiydi, bunların stratejik birleşimiydi. Ancak “hukuk maskesi”nin düşmesi yakındı.

1938 gelişmelerinin Türkiye’de yankısı
12 Mart 1938’de Almanya Avusturya’yı ilhak etti. Bu ilhaka Britanya ve Fransa siyasetçileri gerekli ve yeterli tepkiyi göstermediler. Bunun nedeni, Cihan Harbi’nden yeni çıkmış olmanın getirdiği ekonomik yıkım ve halkın savaş karşıtlığıydı. O günlerde yeni bir savaştan bahsetmek bir siyasetçi için siyasi intihar anlamına geliyordu. Bu yüzden Hitler’in bu saldırganlığını idare etme yoluna gittiler. Ancak ilginçtir Türkiye’de “sağcı” diye bilinen Peyami Safa, 16 Mart 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Yahudiler Ne Olacak?” başlıklı yazısında “Almanya Avusturya’ya girdikten sonra ayni sistemin Tuna boyuna kadar uzanacağını anlamak için ajansları okumağa bile lüzum yoktur. Şu dakika Viyanalı Yahudi avukatın profesörün veya gazetecinin geçirdiği kâbusları, bir filmjurnal (belgesel) sadakatile, yüzde yüz doğru olarak tahmin edebiliriz. Bu vaziyetten sonra Yahudi meselesi, yalnız Avusturya’da değil, orta Avrupa’da ve bütün Balkanlarda müstacel davaların dosyasına girmiş oluyor” diyecekti.
Kahire doğumlu, El Ezher tahsilli Ömer Rıza Doğrul ise 31 Temmuz 1938 tarihli Tan gazetesindeki “Irkçılık” başlıklı yazısında ise adeta yaklaşan fırtınayı haber veriyordu: “Bütün Alman yurdunda Yahudiler en şiddetli takiplere uğramakta ve bir nevi parya sayılmaktadır. Hatta Hindistan’daki paryaları Almanya’daki Yahudilerden daha talihli tanımak mümkündür…milliyetçi sosyalizm…Almanya’da, mümkün olsa, bütün Yahudileri bir kaşık suda boğacak. Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesi üzerine Almanya’da hüküm süren kanunlar ve Yahudilere reva görülen şiddetler, Avusturya Yahudilerine de teşmil edildi…Lehistandaki (Polonya) Yahudilere karşı da buna benzer bir hattı hareketin takibine doğru adım atıldığı göze çarptı…gerek Nazizmin gerek Faşizmin beynelmilel mahiyet arzeden her teşekküle hasım olduğu ve bu teşekkülleri yok etmek için uğraştığı görüle gelmektedir. Nazizmin masonlukla, Katoliklikle, Yahudilikle, mücadelesinin hikmeti budur.”
Südet Krizi ve Rath Suikastı
15 Eylül 1938 günü Britanya, Fransa ve Almanya, Münih şehrinde bir araya gelerek Südet Krizi’ni görüştüler. 3 milyon Alman Çekoslavakya sınırları içinde kalan Südet bölgesinde yaşıyordu ve Almanya bölge üzerinde hak iddia ediyordu. Bu istek, savaşı gözü kesmeyen Britanya ve Fransa tarafından “makul” bulunmuştu. Bu durum da Hitler’i yüreklendirmiş, 5 Ekim 1938’te Almanya Südetler bölgesini işgal etmişti.
Krizi tetikleyen Nazi rejiminin 3 Ekim 1938’de Yahudilerin pasaportlarına büyük bir “J” (Jude: Yahudi) harfi mührü basmaya karar vermesi ve 28 Ekim 1938’de yaklaşık 17 bin Polonya Yahudisi’nin sınır dışı edilerek Polonya’ya gitmeye zorlanması oldu. Polonya, Yahudilerin girişine izin vermedi. Sürülenlerin çoğu, Zbaszyn kasabasının yakınlarında, Almanya ile Polonya arasındaki sahipsiz bölgede mahsur kaldı.
Krizin volkana dönüşmesi ise 7 Kasım 1938 günü Fransa’nın Paris şehrinde yaşayan 17 yaşındaki Polonya Yahudisi Herschel Grynszpan’ın Paris’teki Alman elçiliğinde diplomat olan Ernst von Rath’a suikasta teşebbüs etmesiyle oldu. O gün ağır yaralanan Rath iki gün sonra öldü.
Almanya’nın Hanover şehrinde doğan ve 14 yaşında ailesi ile Polonya’ya göçen Herschel Grynszpan (Almanca adı Hermann Grünspan idi) önce İngiliz Manda yönetimindeki Filistin’e göçetmek için başvuruda bulunmuş, başvurusu kabul edilmeyince amcasının ailesiyle birlikte Paris’te yaşamaya karar vermişti. Mart 1938’de Polonya Hükümeti beş yıldan uzun süredir yurt dışında yaşayan Polonya vatandaşlarını vatandaşlıktan çıkaran bir yasa çıkardığında bundan Grynszpan’ın ailesi de etkilendi. İddiaya göre Grynszpan, kız kardeşinden 12 bin Polonyalı Yahudi ile birlikte kendi ailesinin uğradığı kötü muameleyi anlatan bir kart aldıktan sonra onların intikamını almaya karar vermişti. Önce ailesinden yardım istemiş, onların itirazı üzerine 7 Kasım 1938’de bir silah dükkanından 235 franka bir tabanca almış ve Palais Beauharnais’deki Alman sefaretine gitmişti.
Grynszpan’ın aslında Alman büyükelçisi Johannes von Welczeczk’e suikat düzenlemek istediği sanılır, ancak Grynzspan, yanından yürüyerek geçen Welczeck’i tanımamış, elindeki önemli istihbarat bilgilerini vermek üzere en kıdemli diplomatı aradığını söylediğinde memur kendisini elçilikteki en kıdemsiz görevli Ernst vom Rath’a yönlendirmişti. Rath “önemli belgeyi” görmek istediğinde Grynszpan silahını çıkarmış ve Rath’ın karnına beş el ateş etmişti. Fransız polisinin ifadesine göre, silahını çekmeden hemen önce şöyle bağırmıştı: “Sen pis bir aptalsın! 12.000 zulüm görmüş Yahudi adına, işte belge!”
Rath 9 Kasım 1938 günü öldü. Naziler bu ölümü Yahudi karşıtlığını alevlendirmek için kullandılar ve Grynszpan’in tek başına hareket etmediğini, Almanya’ya karşı daha geniş bir Yahudi komplosunun bir parçası olduğunu iddia ettiler.
“Kristal Gece” Pogromu
O gün Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels, Münih’te 9 Kasım 1923’teki başarısız Birahane Darbesi’nin 15. yıldönümü için toplanan Nazilere ateşli bir Yahudi karşıtı konuşma yaptı ve ardından harekât başladı. Konuşmanın ardından Nazi yetkilileri Fırtına Birlikleri’ne (SA) ve diğer parti örgütlerine Yahudilere saldırma ve evlerini, işyerlerini ve ibadet yerlerini yıkma emri verdi. Emirde süngüler, bıçaklar, hançerler, tabancalar, çekiçler, levyeler baltalarla, ne bulursanız onunla saldırın deniyordu. Saldırganlar sinagogları ateşe verdiler ve Yahudi dükkanlarının camlarını kırdılar. Daha sonra dükkânlara baskın yaparak yağmaladılar. Yahudilere evlerinde de aynı vahşetle saldırdılar. Açılmayan kapılar zorla kırılıyor, evde bulunan paralara ve değerli eşyalara el konuluyordu.
Yahudilere karşı şiddet hareketi 10 Kasım sabah saatlerine kadar sürdü. İki gün içinde, polis ve itfaiye öylece durup seyrederken, “Filistin’e gidin” haykırışları içinde kentin altını üstüne getiren kalabalıklar tarafından 250’nin üzerinde sinagog yakıldı, 7 binden fazla Yahudi işletmesi yıkıldı ve yağmalandı, resmi kaynaklara göre 90 gayriresmi kaynaklara göre 400 Yahudi öldürüldü, intiharlar yaşandı, Yahudi mezarlıkları, hastaneleri, okulları ve evleri yağmalandı. Belki de önceden haber aldıkları için kapılarını kapatan ünlü KADEWE alışveriş merkezi yağmadan kurtuldu ama Hermann Platz’daki dev Karstadt mağazası kalabalıklara hoş görünmek için bütün Yahudi çalışanlarının işine son verdiğini açıkladı. Bütün bu olanları Berlin’in Alman halkı sessizce izledi. Mağaza vitrinlerinin kırılan ve sokaklara yayılan camlarından dolayı, bu pogromlar Kristal Gece veya Kırık Camlar Gecesi (Kristallnacht) adıyla tarihe geçti.

Pogrom sonrası
Bunlar yetmezmiş gibi 11 Kasım 1938 günü 30 bin Alman Yahudisi erkek ve bazı Yahudi kadınlar “Yahudi olmak” “suçundan” tutuklandı, 30 binden fazla Yahudi tutuklanıp toplama kamplarına gönderildi, binden fazlası kamplarda öldü, geri kalanlar birkaç ay sonra serbest bırakıldı. Yahudilerin sahip olduğu işletmelerin (ki daha o yılın Temmuz ayında Yahudi işletmelerin %70-80’i baskılar yüzünden Almanlara geçmişti) Yahudi olmayanlar tarafından idare edilmediği takdirde tekrar açılmasına izin verilmedi. Yahudilerin evlerinden dışarıya çıkabilecekleri saatleri sınırlandıran sokağa çıkma yasakları kondu.
12 Kasım 1938 günü Nazi Devleti kurbanlarla alay eder gibi yayımladığı “Kefaret Kararnamesi” ile Almanya’daki Yahudi cemaatine bir milyar Reichsmark (o dönemde 400 milyon ABD doları, bugün yaklaşık 9 milyar ABD doları) ceza kesti. Oluşan hasarlardan dolayı sigortadan para almaları engellendi. Hatta sigorta şirketlerinin Yahudi mülk sahiplerine yapacağı ödemelere devlet el koydu. Ayrıca Yahudilerin “ortalığı temizlemesi ve hasarları onarması” emredildi.
Pogrom sonrasında, Yahudiler Almanya’daki kamu hayatının tüm alanlarından sistemli bir şekilde dışlandı. Zaten müzelere, kamuya açık oyun sahalarına ve yüzme havuzlarına girişleri yasakken, 15 Kasım 1938’den itibaren devlet okullarına gitmeleri de yasaklanmıştı. Yahudi gençler, anne ve babaları gibi Almanya’da toplumdan tamamen soyutlanmışlardı. Birçok Yahudi yetişkin çaresizlik içinde intihar etti. Pek çok aile ümitsizce oradan ayrılmaya çabalıyordu. Bunları da “Ari ırktan” Berlinliler izlemekle yetindiler.
Kristallnacht dünyayı şok etti ve Britanya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde Hitler’e karşı “Yatıştırma” (Appeasement) politikasına destek veren iklimin sona ermesine yardımcı oldu. Türkiye’de ise büyük bir şok olmadı ama Almanya’ya özel ilgi gösteren Ömer Rıza Doğrul 21 Kasım 1938 tarihli Tan gazetesinde “Yahudi Meselesi Ehemmiyet Kesbetti” başlıklı yazısında “Bugün Almanya’da altı yüz bin Yahudi için yaşamak hakkı kalmamıştır. Yılbaşına kadar ellerindeki bütün mallar alınacak, şurada burada çalışanlarda işlerinden çıkarılacak ve Yahudilerin sekiz milyar İngiliz lirası tahmin edilen servetleri tamamen Almanların eline geçmiş olacaktır. Almanya’daki Yahudi düşmanlığının hakiki sebebi iktisadidir. Almanya beş seneden beri teslihat (silahlanma) için 30 milyar mark sarfetmiştir. Hariçten kredi bulması mümkün değildir. Bu parayı vergileri arttırmak suretile halktan almak da mümkün değildir. Halbuki teslihatı hızlandırmak için paraya ihtiyacı vardır. En kestirme yol Yahudilerin mallarına vaziyet etmektir. İşte bugün Almanya’nın Yahudi düşmanlığı ile takip ettiği gaye bu parayı temin etmektir…Bu sayede teslihat masrafını karşılamak mümkün olacaktır” diyerek konunun ekonomik gerekçesini doğru tarif etti.
Uluslararası tepkilere rağmen Nazi hükümeti dışlayıcı uygulamalarda hızını kesmedi. 3 Aralık 1938’den itibaren Yahudilerin ehliyetlerine el koyduğunda, büyük caddelerden geçmelerini, araba ve motosiklet kullanmalarını ve sahibi olmalarını yasakladığında hukukçu ve siyasetçi Ahmet Şükrü (Esmer) 14 Aralık 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Almanya ve Yahudiler” başlıklı yazısında Holokost’u şu yorumla öngörmüştü: “Yahudiler iktisadi hayattan uzaklaştırılmışlardır. Eğlence yerlerine gidemezler. Birçok sokaklarda dolaşamazlar. Günün muayyen saatlerinde dışarı çıkamazlar. Bu tedbirlerin hedefi Yahudileri tazyik (baskı) altında yaşatmak değildir. Almanya’dan kaçırmaktır…Tecrübe ispat etmiştir ki Almanlar Yahudilerle yanyana yaşıyamazlar. Binaenaleyh bu iki unsuru birbirinden tam bir katiyetle ayırmak lazımdır. Hukuki ayrılık şimdi fiiliyatta ayrılık haline gelmiştir…Fakat bütün Yahudi meselesi bununla halledilmiş olmuyor. Çünkü Almanya’nın bu meseleyi kendi emellerine uygun şekilde hallettiğini gören Polonya ve Macaristan gibi memleketlerin de Almanya’yı taklit etmeleri korkusu vardır. İşte o zaman Yahudi meselesi, halli imkânsız bir facia halini alır.”
Bundan sonra işlenen korkunç suçlar ayrı bir yazı konusu. Ama ister küçük ölçekli olsun ister devasa boyutlarda olsun işlenen tüm suçların failler tarafından nasıl meşrulaştırıldığına dair tek bir örnek bile yeter sanıyorum. İkinci Dünya Savaşı sonunda Nürnberg’deki Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanan Nazilerin 2 numarası Hermann Göring, Amerikalı Başsavcının “demokrasiyi, insan haklarını çiğneme, insanlık dışı bir rejim kurma” suçlamalarına bağırarak şöyle karşılık vermişti: “Biz halka gerçeği söylemiştik, sadece iktidara gelene kadar demokratik yollara başvuracağımızı açıklamıştık. Halk bizi bilerek seçti, bizi istedi. Bizi yargılayamazsınız!”
HERSCHEL GRYNSZPAN’A NE OLDU?
Kristal Gece’nin hem Naziler hem de Yahudiler açısından “günah keçisi” Herschel Grynszpan’a ne olduğunu merak edenler olabilir. Grynszpan suçu Fransa’da işlediği için önce Fransız mahkemesinde yargılandı. 17 yaşında olması ve işlediği suçun niteliği yüzünden Fransa’daki liberal ve sol çevrelerin büyük sempatisini kazandı. Savunmasını Fransa’nın iki ünlü avukatı üstlendi. Fransa’da ve ABD’de mahkeme masrafları için bağış kampanyaları açıldı, önemli miktarda para toplandı. Mahkeme Almanya’nın 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmesi üzerine durakladı, Haziran 1940’da Almanlar Paris’i bombalayınca, Grynszpan başka mahkumlarla birlikte daha güvenli bir yere Orléans-Bourges’e nakledildi, yolda konvoy bombardımana uğradı, kimi mahkum öldü, ölmeyenlerden biri olan Grynszpan diğerleri gibi kaçmak yerine polis makamlarına teslim oldu. 18 Temmuz 1940’ta Almanya Fransa’yı işgal edince de 20 aydır tutuklu olan Grynszpan Alman vatandaşı olmadığı halde kanunsuz şekilde Gestapo tarafından Fransa’dan Almanya’ya, Berlin’e götürüldü.
Naziler tartışmasız bir siyasi güce sahip olsalar da, devlet bürokrasisi birçok alanda bağımsızlığını koruduğu için (Adalet Bakanlığı hâlâ kanunun lafzına uymaya kararlı avukatlar tarafından yönetiliyordu) hukukçular Grynszpan’ın Alman vatandaşı olmadığından ötürü Almanya dışında işlediği bir cinayet nedeniyle Almanya’da yargılanamayacağını, o sırada reşit olmadığı için de idam cezasıyla karşı karşıya kalamayacağını savunuyordu. Tartışmalar 1940 boyunca ve 1941’e kadar sürdü. Çözüm, Grynszpan’ı vatana ihanetle suçlamaktı, çünkü sadece bu nedenle Almanya’da yargılanabilir ve yaşına rağmen idam edilebilirdi. İlgili herkesi bunun yasallığı konusunda ikna etmek biraz zaman aldı ve Ekim 1941’e kadar dava açılamadı. İddianamede, Grynszpan’ın Rath’ı vurmasının amacının, uluslararası Yahudi topluluğunun isteği üzerine “Führer ve Reich Şansölyesi’nin anayasal görevlerini yerine getirmesini tehdit yoluyla engellemek” olduğu belirtiliyordu. Ancak Grynszpan’ın savunmasını, Rath ile silahlı saldırıdan önce eşcinsel çevrelerden tanıştığı ve cinayeti bu nedenle işlediği iddiası üzerine inşa etmeye kalkması üzerine (bugüne dek ikisinin de eşcinsel olduğuna dair bir kanıt çıkmadığı gibi, tanıştıklarına dair de bir kanıt bulunmadı) Hitler’in emriyle duruşma Temmuz 1942’de iptal edildi. (Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels günlüğüne şöyle yazmıştı: “Grynszpan, … Rath ile eşcinsel bir ilişkisi olduğu yönündeki küstahça iddiayı uydurdu. Bu elbette utanmazca bir yalan; ancak çok akıllıca düşünülmüş ve eğer kamuya açık bir yargılama sırasında ortaya atılırsa, kesinlikle düşman propagandasının ana argümanı haline gelecektir.“) O sırada zaten dikkatler büyük bir hezimetin yaşandığı Rusya Cephesi’ne yönelmişti. Grynszpan başlangıçta Sachsenhausen sonra Flossenbürg imha kampına gönderildi. 26 Eylül 1942 civarında Magdeburg hapishanesine nakledildi. Bundan sonrası net değil. Adolf Eichmann’a göre, 1943 sonu veya 1944 başında Berlin’deki Gestapo karargahında hâlâ hayatta olabilirdi. Eichmann, 1961’deki duruşmasında, 1943 veya 1944’te Grynszpan’ı sorgulaması emredildiğini, ancak akıbetini bilmediğini ifade etti. Bazılarına göre 1946’ya, bazılarına göre 1957’ye kadar takma adla yaşadı. 1950’lerin sonlarında Grynszpan için en kapsamlı araştırmayı yapan Fransız doktor Alain Cuenot, 1942’den sonra Alman belgelerinde Grynszpan’a dair hiçbir referans olmadığını söyledi: “Grynszpan 1943, 1944 ve 1945 yıllarını atlatmış olsaydı, belgelerin daha önce toplanmış olanlara eklenmemiş olması oldukça sıra dışı görünürdü.” 1942’den sonra yaşadığına dair iddiaları hep reddetmiş olan ailesi 1960 yılında gaiplik kararı aldırdı. Ölüm tarihi olarak da İkinci Dünya Savaşı’nın bitiş tarihi olan 8 Mayıs 1945’i seçti. Bugün dahi, Herschel Grynszpan’ın eyleminin Yahudi toplumu açısından ne anlama geldiğine dair bir oydaşma yok…
