Geçtiğimiz günlerde (11 Mart 2026) Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, eğitim sisteminde radikal değişiklikler planlandığını belirterek, üniversite eğitimine başlama yaşının 18'den 15'e düşürülmesi için çalışmalar yapıldığını açıkladı. Bu açıklama 14 Mart’ta 147. doğum gününü kutladığımız ünlü teorik fizikçi Albert Einstein’in 31 Mayıs 1933 tarih ve 2252 Sayılı Kanun’la başlatılan Cumhuriyet tarihinin ilk “üniversite reformu” sırasında Türkiye’ye davet edildiğine dair “milli söylenceyi” ele almak için iyi bir fırsat gibi görüntü bana.
Albert Einstein’ın kısa biyografisi
14 Mart 1879 tarihinde henüz sekiz yaşındaki Alman İmparatorluğu’nun Ulm şehrinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Albert Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih’te geçirmiş, lise ve yüksek eğitimini İsviçre’de tamamlamış, bir üniversitede iş bulamadığı için bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başlamıştı. 1905 yılı Einstein için bir “mucize yıl” (Annis Mirabilis) oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makalesi yayımlandı. Bu makaleler sırasıyla Fotoelektrik Etkisi üzerine, Brown Hareketi üzerine, Özel Görelilik Teorisi üzerine ve Kütle Enerji Eşitliği üzerineydi. 1914 yılında ünlü teorik fizikçi Max Planck’ın kişisel ricası üzerine Almanya’ya geri dönen Einstein, yaşadığımız evrenle ilgili bildiğimiz hemen her şeyi içeren ve E=m2 formülüyle popülerşen Genel Görelilik Kuramı’nı 1905-1915 yılları arasında geliştirdi. 1916 yılında Alman Fizik Derneği’nin başkanı olan Einstein'ın fikirleri, I. Dünya Savaşı'nın kuşatmaları ve özellikle bilim dünyasının önemli merkezlerinden biri olan İngiltere'de “düşman” tarafından üretilen bilimi hoş karşılamayan milliyetçilik nedeniyle kapana kısılmıştı. Görelilik kuramının gözler önüne serilmesini sağlayan ve Einstein'ı dünyanın en ünlü insanlarından biri yapan olay, Einstein’in 1911’de bir yıldızın ışığının güneş tarafından kırılacağına dair hesaplamalarının İngiliz Arthur Stanley Eddington’un 1919’daki güneş tutulması hesaplamalarıyla doğrulanması oldu. Einstein 1921 yılında (o yıllarda henüz genel görelilik tartışmaları sürdüğünden) fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Burada bir “öteki tarih” parantezi açalım: Bu başarısında 1903 ile 1914 arasında fiilen, 1919’a kadar resmen evli olduğu Milava Maric’in büyük katkısı olduğu iddia edilmişse de buna dair somut kanıt bugüne dek ortaya çıkmadı. Aksine belgeli kanıtların hepsi 1905 yılındaki dört makalenin Einstein’in tek başına yürüttüğü çalışmaların ürünü olduğu yönünde. (Daha fazla bilgi için: https://bilimteknik.tubitak.gov.tr/wp-content/uploads/sites/154/2025/09/c744eda3-0141-4f32-8d5c-79a2e994706d-1.pdf)
Hitler’in Şansölye ilan edildiği Ocak 1933’te Albert Einstein ABD'deki Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'nde misafir profesördü. Nazi hükûmetinin Yahudileri üniversitelerde öğretmenlik dahil bütün resmi konumlardan menettiğini öğrendi. Bir ay sonra Naziler kitap yakma kampanyalarına başladı ve Einstein'ın eserleri de yakılanlar arasındaydı. O ve eşi Elsa, Mart 1933'te gemiyle Belçika'ya döndüklerinde yazlık evlerinin yağmalandığını gördüler. Einstein pasaportunu Alman konsolosluğuna teslim etti ve Alman vatandaşlığından resmen feragat etti. Yaz aylarında Einstein, adının suikast hedefleri listesinde olduğunu öğrendi. Birkaç ay Belçika'da kaldıktan sonra kısa bir süreliğine İngiltere'ye taşındı. 17 Ekim 1933'te ABD'ye döndü ve New Jersey'deki Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. Princeton ile yaptığı anlaşma, altı ay kalmasını gerektiriyordu. Oxford da dahil olmak üzere birçok üniversiteden teklif alan Einstein, geleceği konusunda kararsızdı. Ancak Avrupa’daki olaylar ve enstitünün kendisine sağladığı olanaklar birleşince 18 Nisan 1955'te ölümüne kadar burada kaldı.
Einstein ile Türkiye Cumhuriyeti’nin yolu, Einstein’ın ABD’ye kesin dönüşünden tam bir ay önce 17 Eylül 1933 tarihinde kesişti. Hikayesini birazdan anlatacağım bu kesişme, resmi Türk tarih yazımında Einstein’dan ziyade Türkiye’ye kredi veren bir şekilde anlatıldı. Ne demek istediğimi biraz uzun yoldan anlatacağım.
“Mütareke Beşlisi”
Osmanlı döneminin üniversitesi Dârülfünun’a Ankara’daki Kemalist hareketin “mim koyması” 1921-1922 eğitim öğretim yılında, Dârülfünun’un Edebiyat şubesinden Rıza Tevfik (Bolükbaşı), Ali Kemal, Hüseyin Daniş (Pedram), Cenap Şahabettin ve Marujan Barsamyan adlı beş öğretim üyesinin, ders ve konferanslarında, hatta bazı İstanbul gazetelerinde İtilaf Devletleri’ni ve işgalcileri öven, Millî Mücadele güçlerini karalayan ve aşağılayan tutum içine girmesiyle oldu. Rıza Tevfik Bey 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Barış Antlaşması’na imza koyan heyetin içindeydi. Hüseyin Daniş Bey İran asıllıydı ve bununla övünürdü. Osmanlıları “çapulcu”, “Türkleri” gelip geçici bir “müstevli” ve bilim açısından bir “hiç” olarak nitelemişti. Ali Kemal, Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e karşı çok ağır yazılarıyla ünlenmişti. Cenap Şahabettin de Milli Mücadele’ye mesafeli bir edebiyatçıydı. Osmanlı döneminin Sivas Mebusu Marujan Barsamyan ise 18 Temmuz 1921’de Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dahiliye Nazırı Behbud Han Cevanşir’e bir suikast düzenleyen Misak Torlakyan’ı savunan avukatlardan biriydi. Kısacası her biri İttihatçılar gözünde “dahil-i tümör” idi.

Darülfünun Grevi
Aranan bahane 30 Mart 1922’de Rıza Tevfik Bey’in Fuzuli hakkında konferans verirken Türk değil, Acem olduğunu iddia etmesiyle bulundu. İTC’nin Kürt kökenli Türkçülerinden Süleyman Nazif ve onun yönlendirdiği öğrencilerin protestoları üzerine Rıza Tevfik, Türk’ün bileğinde salladığı kılıcından başka bir şeyi olmadığını, Hilâfet merkezi olan İstanbul’un hâlâ “elde bulunabilmesinin” de Düvel-i Muazzama’nın İslâm dünyasına duyduğu saygıdan olduğunu söyleyince olanlar olmuştu. Çıkan karışıklık sonucu Rıza Tevfik salonu terk etmek zorunda kalmış, olaylar sarıklılar ile tıbbiyelilerin birbirine girmesiyle daha da büyümüştü. Edebiyat Fakültesi öğrencilerinin yukarıda adı anılan beş kişinin görevden alınması talebiyle 1 Nisan’da başlattıkları ve 19 Temmuz’a kadar süren olaylar literatüre “Darülfünun Grevi” diye geçti. Rektör İsmayıl Hakkı (Baltacıoğlu) Bey görevden alma talebini ileten kişilere “Dârülfünun hayatı bir lisenin sakin hayatına benzetilemez. Kendisine mahsus fikri ve hür hamleleri vardır” demişti ama sonunda beş kişi de görevden alınıp yerlerine öğrencilerin istedikleri kişiler atanmıştı, ama geride bu tür başka öğretim görevlilerinin kaldığı fikri canlıydı.
TpCF fırtınasının etkileri
Nitekim 1924’te Cumhuriyet döneminin ilk muhalif partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Dârülfünun öğrencilerinin destek vermesi bu olayın üzerine tüy dikti (Fırka, 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı ile ilişkilendirilerek 3 Haziran 1925’te kapatılacaktı). Şeyh Said İsyanı sırasında İstanbul’u ziyaret eden Macar öğrencilerin Dârülmuallimât’ı (Çapa Kız Öğretmen Okulu) ziyaret etmesi ve bu sırada kız öğrencilerle dans etmeleri basına yansımış, ardından TBMM’de tartışmalara neden olmuştu. Dârülfünun Emini (Rektörü) İsmayıl Hakkı (Baltacıoğlu) Bey’in gazetecilerin bu konudaki sorusuna “Türkiye Cumhuriyet ilan etmiştir. Tam Avrupalı bir devlet olmak istemektedir. Dans, Avrupa medeniyet gurubuna giren uluslar arasında bir salon örfü olarak kabul edilmiştir. Onun için Dârülmuallimât gibi ahlaki bir çevrede kızlarımızın dans etmelerine engel olamayız” demesi de muhafazakâr çevrelerde tartışmalara neden olmuştur. Aynı günlerde Tramvay Şirketi’nin öğrenci biletlerinde indirim isteyen bir grup Dârülfünun öğrencisi de gazetelerin hedefindeydi.
Dârülfünun’un kapatılması ilk kez bu dönemde telaffuz edilmeye başlandı. Kararın kesinleşmesinde, 1926 yılının Mart ve Nisan aylarında Akşam gazetesinin “Latin harflerinin kabul edilmesinin yararlı olup olmayacağı” hakkındaki anketine katılan birkaç Dârülfünun müderrisinin, bunun doğru bir hareket tarzı olmayacağını söylemesi de etkili olmuştu. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927 ve 1931 Kurultaylarında niyet iyice belirginleşti. 1931 Kurultayı’nda Dârülfünun’un ıslahı için yapılması gerekenler hakkında bir rapor vermek üzere Avrupalı bir uzmanın çağrılması için bütçeye ödenek kondu. Dönemin önemli entelektüellerinden Ahmet (Ağaoğlu) ve Aziz Şevket (Kansu) beyler, “Avrupa’dan medet umulmasını” eleştirdiler ama İsviçre’nin Cenevre Üniversitesi profesörlerinden “teşkilatçılıkta uzmanlığı ile tanınan” Albert Malche’ın Türkiye’ye gelmesini önleyemediler.
Prof. Malche’nin raporu
16 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’a gelen Prof. Malche, tam beş ay boyunca Dârülfünun’da incelemeler yaptı ve 1 Haziran 1932’de, Türkçe-Fransızca iki dilde yazdığı, yüz sayfadan uzun raporunu Maarif Vekili Reşit Galip’e takdim etti. Reşit Galip raporu dikkatle okudu ve Mustafa Kemal’e sundu. Malche’nin raporunda özetle şunlar dile getiriliyordu: Fakülteler arasında bilimsel işbirliği yoktur. Hocalar ders vermekle yetinmekte, araştırma yapmamakta, en basit çevirileri bitirme tezi olarak kabul etmekte, derslerde çok yüzeysel olarak not tutturmaktadırlar. Ders dışında hocaların rehberlik yapmaları söz konusu değildir. Kurum dışında işleri olan hocaların özel işleri ön plana çıkmaktadır. Aralarında bilimsel işbirliği değil, ayrılık ve çekişme vardır.
Rapor beğenilmiş olmalıydı ki, Prof. Malche başkanlığında 24 Mayıs 1933’te toplanan Dârülfünun Islahat Komitesi, tarihe “1933 Üniversite Reformu” diye geçen harekâtı başlattı. TBMM’nin 31 Mayıs 1933 tarihli oturumunda, 2252 Sayılı Kanun oybirliği ile kabul edildi. Rapora göre harekât üç aşamalı olacaktı. Önce Dârülfünun ortadan kaldırılacak, geçici kadro ile İstanbul Üniversitesi’ne geçiş yapılacak, ardından yeni teşkilat kanunu ve talimatnamesiyle yeni dönem başlayacaktı. Yeni üniversitenin dört fakültesi (Tıp, Hukuk, Fen ve Edebiyat) ile İslam Tetkikleri, Millî İktisat ve İçtimaiyat, Türkiyat, Coğrafya, Morfoloji, Kimya, Elektro-Mekanik ve Türk İnkılâbı enstitüleri olacaktı. Bütün öğrencilerin devam mecburiyeti olan bu son enstitüde Recep Peker, Reşit Galip, Hikmet Bayur, Hamdullah Suphi gibi rejimin ağır topları ders vereceklerdi. Ancak esas değişiklik, “muhtariyet” konusunda olacaktı. Kontrol işi, profesörlerden derse devam cetvelleri isteyecek kadar sıkı tutulmuştu.

“Büyük gün” geliyor
27 Temmuz 1933 günü Dârülfünun tabelası kaldırıldı. 31 Temmuz 1933 Pazartesi akşamı “İstanbul Üniversitesi” tabelası çakıldı. Maarif Vekili Dr. Reşit Galip, 1 Ağustos 1933’te verdiği demeçte (yine bugünün Türkçesi ile) gerekçeyi şöyle açıklamıştı:
“Ülkede siyasi, sosyal büyük devrimler oldu, Dârülfünun bunlara karşı tarafsız gözlemci kaldı, ekonomik alanda önemli hareketler oldu, Dârülfünun bunlardan habersiz göründü. Hukukta radikal değişiklikler oldu, Dârülfünun yalnız yeni kanunları tedrisat programına almakla yetindi. Harf Devrimi oldu, özdil hareketi başladı, Dârülfünun hiç tınmadı. Yeni bir tarih anlayışı, millî bir hareket halinde bütün ülkeyi sardı, Dârülfünun’da buna bir ilgi uyandırabilmek için üç yıl kadar beklemek ve uğraşmak lâzım geldi. İstanbul Dârülfünunu artık durmuştu, kendisine kapanmıştı..."
1 Ağustos 1933 tarihli Cumhuriyet gazetesi harekâtın bilançosunu veriyordu:
Mülga (kaldırılmış) Dârülfünun’un 151 hocasından müderris, muallim ve müderris muavinlerinden yalnız 59’u üniversiteye alınmış, mütebaki (kalan) 92’si kadro haricinde kalmışlardır. Çıkarılanların 30’u Tıp Fakültesi, 17’si Fen Fakültesi, 5’i İlahiyat Fakültesi, 15’i Hukuk, 13’ü Edebiyat Fakülteleri, 7’si Eczacı, 5’i Dişçi Mektepleri müderris, muallim ve müderris muavinleridir. En çok değişiklik Tıp, Fen ve Hukuk Fakültelerinde olmuştur. Dârülfünun kadrosunda mevcut ecnebi profesörler, mukavelelerinin hitamına (bitimine) kadar kaydıyla üniversitelerde, kendi saha ve ihtisasları dâhilinde tavzif edilmişlerdir (görevlendirilmişlerdir).”
Nazi rejiminden kaçan Alman bilim insanları
Rakamlardan anlaşıldığına göre ciddi kıyım yapılmıştı. Peki, tasfiyelerle zayıflayan akademik kadrolar nasıl dolduruldu? İmdada Hitler rejimi yetişti. Bilindiği gibi Hitler’in iktidara gelmesinden üç ay sonra çıkarılan “Sivil Kamu Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması” kanunu ile Ari ırktan (Aryan) olmayanların (özellikle de anası-babası veya büyükannesi-büyükbabası Yahudi olanların) devlet hizmetinde çalışması yasaklanmıştı. Bu kanunla Türkiye’deki “üniversite reformu”nun üst üste düşmesi, deyim yerindeyse her iki taraf için de şans olmuştu. Ali Y. Baltacıoğlu’na göre daha 6-7 Haziran 1933 günü Ankara’da Maarif Vekili Reşit Galip, Alman (Aryan) Prof. Philipp Schwartz ve İsviçreli Prof. Albert Marche arasında ülkeye getirilecek Alman profesörlerin sayısı, adları, ücretleri ve diğer özlük haklarına ilişkin bir toplantı yapılmıştı. 10 Haziran’da Schwartz’la prensip anlaşması imzalanmıştı. Yine Baltacıoğlu’na göre “Reşit Galip’i çözümledikten sonra Malche’i eleyen Schwartz’ın elindeki (stoğundaki) listeyi dayatması kolay olmuştur.” Dr. Aykut Kazancıgil, “Maarif Vekaleti’nin getirdiği projenin müzekeresi hal ve hitam bulmasından sonra söz alarak projede yer alan müdavim kürsü sahiplerinden maada (başka) Albert Einstein, James Franck, Willsater gibi fevkalade alimlerden müteşekkil grubun da müşavir olarak angaje edilmesini ve bunların her sene birkaç hafta İstanbul Üniversitesi’nde faaliyette bulunarak, gerek profesörler ve gerekse talebeler için yenilik tenebbühiyetlerine memba teşkil etmelerini ileriye sürdüm” diyecekti. Nitekim Temmuz 1933’te anadili Almanca olan yüzü aşkın bilim insanı İstanbul Üniversitesi ile sözleşme imzalamış durumdaydı. Bunlar arasında Yahudi olanlar da Yahudi olmayan ama politik nedenlerle Almanya’dan ayrılmak zorunda kalanlar/bırakılanlar da vardı.

Bugün Yahudi bilim insanlarının Türkiye’ye kabul edilmesini “hümanist” nedenlere bağlayanlar çoğunlukta. Ancak İ. İzzet Bahar’ın kaynakçadaki makalesinden öğrendiğime göre, bunun böyle olmadığına dair pek çok emare var. Öncelikle, Yahudi profesörlerin Türkiye’ye gelmesine önayak olan Alman (Aryan) Prof. Philipp Schwartz’ın anılarında, bu kişilerin Türkiye’ye gelişleriyle ilgili temaslar sırasında Yahudilik meselesinin geçtiğine dair hiçbir ifade yoktu. İkinci olarak Türkiye’ye gelen Yahudi profesörlerden biri olan Fritz Neumark, anılarında sadece “ortak çıkarların uyuşması”ndan söz etmişti. Üçüncü olarak, Maarif Vekili Reşit Galip, 6 Temmuz 1933 tarihinde bu profesörlere yaptığı konuşmada “Bugün alışılmışın dışında örneği gösterilemeyecek bir iş yapabildiğimiz bir gün oldu. 500 yıl önce İstanbul’u kuşattığımız zaman Bizanslı bilginler ülkeyi terk etmişti ve buna engel olamamıştık. Bu bilginlerin büyük çoğunluğu İtalya’ya göç etti ve sonuç olarak Rönesans gerçekleşti. Bugün Avrupa’dan bunun karşılığını alıyoruz” diyerek söz konusu ekibin Yahudi olmalarından dolayı değil, Avrupalı olmalarından dolayı davet edildiğini ima etmişti.
Nitekim, 2 Ağustos 1933 tarihli Milliyet gazetesinde “Ecnebi Profesörler Arasında Çok Büyük Şöhretler Var” başlıklı yazıda “Prof. [Ferdinand] Sauerbruch yarın şehrimize gelecektir. Aynı şöhreti haiz Profesör Nissen daha evvel gelmiştir ve İstanbul’dadır. Bu iki profesör, İngiliz Kralı Jorj Hazretleri’nin hastalığı esnasında hususi suretle Londra’ya celp edilmişler ve kralın tedavisini deruhte ederek hayatını kurtarmaya muvaffak olmuşlardır” şeklinde bir haber vardı.
Mustafa Kemal, Einstein’ı davet etti mi?
Ama esas ipucu, bu soruya vereceğim cevapta gizli. 1933 yılının temmuz ayı boyunca, gazetelerde, söz konusu kanundan sonra Almanya’dan ayrılıp ABD’ye gitmiş olan “Profesör Ayinştayn, üniversitede konferanslar vermek üzere senenin muayyen (belirli) zamanlarında İstanbul’a gelecektir” türü haberler çıkmasına karşın, 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü alan teorik fizikçi Albert Einstein’ın Mustafa Kemal veya bir başka yetkili tarafından Türkiye’ye davet edildiğine dair arşivlerde herhangi bir bilgi/ belge yoktur. İ. İzzet Bahar’ın makalesinden öğrendiğimize göre aksine, Einstein 17 Eylül 1933’te Başbakan İsmet Bey’e ekinde 40 Yahudi profesör ve doktorun listesi bulunan bir mektup yazmış, bu mektupta söz konusu kişilerin Türk devletinin görevlendireceği bir yerde, bir yıl ücretsiz çalışma sözü de vererek Türkiye’ye kabul edilmesini rica etmişti. Mektuba bugün pek çok kişinin sandığının tersine, olumsuz cevap verilmişti.

Einstein’in İngilizce mektubunun Türkçesi şöyleydi:
“Ekselansları,
OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu bilim insanları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Bu başvuruya destek vermek maksadıyla, hükümetinizin talebi kabul etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan,
Prof. Albert Einstein.”
Mektubun ekinde “Atatürk’ün Dişçisi” diye ünlenecek olan Sami Günzberg’in yaptığı mektubun aşırı hürmetkar dilli Türkçe tercümesi ile Sami Günzberg’in söz konusu bilim insanlarını Türkiye’ye niye takdim etmek istediğine dair mektubu (ikisi de 30 Eylül 1933 tarihini taşıyordu) ile 40 kişilik liste vardı.

Başvekil İsmet Bey’in 14 Kasım 1933 tarihli Fransızca cevabı ise şöyleydi:
“Sayın Profesör,
Almanya’yı idare eden kanunlar yüzünden artık bilimsel ve tıbbi çalışmalarını Almanya’da yürütemeyecek olan 40 profesör ve hekimin Türkiye’ye kabul edilmelerini isteyen 17 Eylül 1933 tarihli mektubunuzu aldım. Bu beylerin hükümetimizin emirleri altında müesseselerimizde bir sene boyunca ücretsiz olarak çalışmayı kabul edeceklerini de not ettim. Teklifinizin çok cazip olduğunu kabul etmeme rağmen bu teklifinizi ülkemizin kanun ve nizamnameleriyle uyuşturma imkânı görmediğimi söylemek zorundayım.
Sayın Profesör, bildiğiniz gibi kırktan fazla profesör ve hekimi mukavele ile istihdam ettik. Bunların çoğu mektubunuzun konusu olan profesör ve hekimlerle aynı siyasi şartlar içinde bulunmakta ve onlarla aynı vasfa ve kapasiteye sahip. Bu profesör ve hekimler halihazırda geçerli olan kanun ve nizamnamelere uyarak bizde çalışmayı kabul etti.
Şu anda menşei, kültür ve dilleri açısından çok değişik üyeleri ihtiva eden ve hassas bir mekanizma olan bir organizmayı kurmaya çalışıyoruz. Bu nedenle içinde bulunduğumuz şartlarda bu beylerden daha fazla sayıda personel istihdam etmemiz maalesef mümkün olmayacaktır.
Sayın profesör, isteğinizi tatmin edememekten dolayı üzüntülerimi bildirir, en derin hislerime inanmanızı rica ederim.”

İ. İzzet Bahar şöyle devam ediyor: “İlginç olan, Einstein’ın mektubunun alınmasından çok kısa süre önce, 14 Eylül 1933 tarihinde yayınlanmış 14942 no.lu kararname ile hükümet, yabancı profesör istihdam etmek konusunda kararlı olduğunu gösterdiği halde, İnönü’nün cevabı, bu profesörlerin Einstein’ın listesindeki ‘beylerden’ (yani Yahudilerden) olmaması gerektiği düşüncesini gösteriyor.”
İ. İzzet Bahar’a göre, ihtiyaç olduğu ve bunun için kararname de çıkarıldığı halde, hükümeti Einstein’ın cazip teklifini reddetmeye sevk eden, büyük ihtimalle Prof. Philipp Schwartz’ın Türkiye’ye Ari ırktan (Aryan) bilim insanlarını getirmeye söz vermesi idi. Ancak kısa süre içinde, Aryan bilim insanlarının Almanya’da Yahudilerden boşalan pek çok cazip mevkiyi doldurmak varken, olanakları sınırlı Türkiye’ye gelmeye pek gönüllü olmadığı anlaşılmış, bunun üzerine Türkiye yüzünü tekrar Yahudi bilim insanlarına çevirmek zorunda kalmıştı. Böylece, 1934 sonbaharından itibaren, Yahudi asıllı veya politik olarak Nazi karşıtı bilim insanları tekrar Türkiye’ye gelmeye başlamıştı. Ama artık Einstein olmayacaktı bu kişiler arasında.
Einstein ABD’de
İsmet Bey’in iki ay gecikmeli cevabını aldığında Einstein bir aydır ABD’de idi. 17 Ekim 1933’te New Jersey’e yerleştikten sonra çok önemli çalışmalara imza attı. Örneğin 1935'te fizikçi Nathan Rosen ile ortak bir makalede uzay-zamandaki farklı noktaları birbirine bağlayan kurgusal “solucan deliği” kavramını ortaya attı. Ağustos 1939'da iş arkadaşı Leo Szilard'la birlikte ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'i Almanya'nın atom bombası geliştirme ihtimaline karşı uyaran mektubu kaleme aldı. Bu mektubun 1943’te New Mexico'daki Los Alamos Laboratuvarı'nda başlayan, 1945’te Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan atom bombasının yapımıyla sonuçlanan çok gizli Manhattan Projesi'nin ortaya çıkışının önünü açtığı düşünülüyor. Projenin başına, Einstein değil de artık bu alanda önde gelen isimlerden Robert Oppenheimer getirilmesinin nedenleri konusunda açık bilgi yok ama bazı araştırmacılar bunda Einstein’in Alman kökenli olmasının ve sosyalist düşüncelerinin etkili olduğunu düşünüyor. (Einstein’in sosyalizm, ateizm, siyonizm ve İsrail Devleti konularındaki düşüncelerini ilerde bir başka yazıda ele almayı planlıyorum.)
Einstein her çalışmasında başarılı olmadı elbette. Örneğin onun denklemleri sabit bir evren için yerçekimi başta dinamik dengede olan evrenin daralmasına neden oluyordu. Bu sorunu ortadan kaldırmak için Einstein “kozmolojik sabiti” eklemişti. Ancak hemen sonrasında Einstein, Edwin Hubble tarafından evrenin genişlediğinin bulunmasıyla kendi sabit teorisini geliştirdi. Einstein sonradan belirsizlik ilkesini çürütmeye çalışmaktan vazgeçti ve kuantum mekaniğinin fiziksel gerçekliği anlatmakta yetersizliği fikrini savunmaya başladı. Sonrasında evrenin sürekli genişlediği anlaşılınca Einstein bu sabiti "en büyük hatam" olarak niteledi ve denklemlerinden çıkardı. Genel göreliliği elektromanyetik kuramına bağlayan bir birleşik alan kuramı üzerinde çalıştı ama başarılı olamadı.

Yine de 1999 yılında dünyanın önde gelen 100 fizikçisinin yaptığı bir oylama sonunda Einstein tüm zamanların en büyük fizikçisi seçildi. Bu popülerliğin de etkisiyle 2000’li yıllarda Einstein’in Türkiye’ye gelmek istemesine dair hikâye çeşitli süslemelerle Kemalist kadroların davetine, davetin “yanlışlıkla” reddedilmesinden sonra Mustafa Kemal’in konuyu öğrenip, Einstein’i yeniden davet ettiğine, bu davetin arkasında yatan hümanistliğe, Kemalist kadroların da Nazi kurbanı Yahudilere, aynen Osmanlı Devleti’nin 1492’de İspanya’dan kovulan Yahudilere açtığı gibi kucak açmasına, Mustafa Kemal’in bilim insanlarına verdiği değere örnek olarak efsaneleştirildi. Halbuki bugüne dek ne Einstein Arşivi’nden, ne de İbrani Arşivi’nden bu yazıda anlattığım dışında bir davet mektubu veya buna dair bir belge çıktı… Anlaşılan 1933 yılında fırsatı kaçıranın Einstein değil Türkiye olduğunu kabul etmek bugün çoğu kişi için hala kolay değil.
Özet Kaynakça
Bahar, İ. İzzet. “1933’te Nazi Almanya’sından Gelenler, Hükümetin Yahudi Asıllı Akademisyenler Sorunu”, Toplumsal Tarih, sayı 241, Ocak 2014, s. 50-55.
Baltacıoğlu, Ali Y. “1933 Üniversite Reformu, Einstein ve Propaganda”, Toplumsal Tarih, sayı 162, Haziran 2007, s. 32-35.
Baltacıoğlu, Ali Y. “1933 Reformuna Doğru”, Toplumsal Tarih, sayı 175, Temmuz 2008, s. 78-85.
Baltacıoğlu, Ali Y. “1933 Üniversite Reformunun Sonrası”, Toplumsal Tarih, sayı 177, Eylül 2008, s. 34-43.
Hirsch, Ernst E. Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişmesi, Ankara Üniversitesi Yayınları, 1998.
Kayıkçı Yılmaz, Mehtap. “Darülfünun Grevi”, Akademik Bakış Dergisi, sayı 71, Ocak-Şubat 2019, s. 30-43.
Malche, Albert. İstanbul Üniversitesi Hakkında Rapor, Maarif Vekâleti Yayınları, 1939.
Whittaker, E., "Albert Einstein. 1879–1955", Biographical Memoirs of Fellows of the Royal Society. Cilt 1. s. 37-67.