Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılında Anadolu ve Trakya topraklarında yaklaşık 140 bin civarında Yahudi yaşadığı sanılıyor. Bunların 53 bini İstanbul’da, 22 bini Edirne’de, 35 bini Aydın’da, 20 bini Şark vilayetlerinde, 6 bini Çukurova’da, 13 bini de Anadolu’nun değişik şehirlerinde meskundu. (Stanford Shaw, The Jews Of The Otoman Empire and Turkish Republic, New York University Press, 1992, s. 273- 285,) David Fresko, henüz devletin şeklinin ne olacağının belli olmadığı günlerde El Tyempo gazetesinin 27 Ekim 1922 nüshasında “Yahudiler dört yüzyıldır Türkiye’de yaşıyorlar. Bu uzun yıllar içinde din özgürlüğü, adalet ve hoşgörü buldular. Bütün arzumuz kutsal ve sevgili vatanımızın her alanda ilerlemesini görmektir. Vatanımıza içtenlikle bağlıyız. Hiçbir art düşüncemiz yoktur. Bunu dinimiz emreder. (Yahudiliğin temel ilkelerinden: ‘Yaşadığım ülkenin yasaları yasalarımdır’.) Biz yeni açılan bu dönemdeki gelişmelerle ilgilenmeliyiz ki görevlerimizi yerine getirelim. Çünkü biz bu vatanın çocuklarıyız” diyerek peşinen ne karar alınırsa alınsın cemaatin uyacağına dair bir taahhütte bulunmuştu ama yine de cemaatin başka mensupları Kemalist hareketin lideri Mustafa Kemal’in Yahudilerin kaderine ilişkin ne düşündüğünü merak ediyorlardı elbette.
Nitekim 2 Şubat 1923 günü, İzmir’de halka hitaben altı saatlik bir konuşma yapan Mustafa Kemal’e, İzmir Yahudi Cemaati’nin ileri gelenlerinden avukat Rafael Amado şu soruyu sormuştu: “Paşa, Türklerin kederlerine ve sevinçlerine ortak olan Yahudi vatandaşlar hakkındaki görüşünüz nedir?” Mustafa Kemal’in cevabı şöyle olmuştu: “Bu memleketin ve bu Devletin hakiki dayanağına daima iyi, yüksek, saygılı duygularla duygulanmış günleri ve hareketleri ile daima bu duygular içinde geçmiş bulunan ırkların aynı dinden olması şart değildir: misal; Musevi vatandaşlarımız gibi… Şüphe yok ki Musevi vatandaşlarımız hiçbir vakitte bu memlekette olduğundan daha çok refah ve saadete malik olmazlar. Şimdiye kadar böyle olmuştur. Yeni Türkiye bu suretle kendilerine daha çok inandırıcı ve emniyet verici olur. Diğer unsurlar dahi, Müslüman olmayan unsurlar dahi, mübadeleden sonra memleketimizde kalmış olacaklar dahi emin olabilirler ki, şimdiye kadar kapıldıkları teşviklerin bundan sonra hiçbir faydası, etkisi, hükmü olmadığını takdir ederler ve tam sadakatla bu milletin içinde yaşamaya karar verirlerse hiçbir vakitte bu millet tarafından kötü muameleye maruz kalmayacaklar, insaniyetin gerektirdiği bütün hususların kendileri hakkında tatbik edilmiş olduğunu göreceklerdir.” (Mustafa Kemal’in söylev ve demeçlerini içeren resmi derlemelerde yer almayan bu konuşmayı aktaran Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni, İletişim, 2005, s. 40.)
Ama en üst seviyede verilen bu sözlerin hiç de “güvence” olmadığı kısa sürede anlaşıldı. İzmir, Edirne gibi Yahudi nüfusun yoğun olduğu şehirlerde yayımlanan gazetelerde Yahudilerle ilgili olumsuz haber ve karikatürlerde patlama yaşanmıştı. Ama daha önemlisi Lozan Barış Görüşmeleri’nin ele alındığı 2 Mart 1923 tarihli TBMM oturumunda Lozan’daki İkinci Delege Dr. Rıza Nur Türkiye’nin Lozan Barış Görüşmeleri’nde izlediği politikayı Meclisteki gizli celsede anlatırken şöyle demişti: “Akalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere (Peki Ermeniler? nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat [arıza/sorun] çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derim…” (TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985, s. 8)
Sıra bu dileği hayata geçirmeye gelmiş, Lozan Barış Antlaşması henüz imzalanmadığı için güya temkinli olunduğu bir dönemde, Mayıs ayında bir çok Yahudi vatandaşlıktan çıkarılmış, Haziran ayında Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmış, Yahudilerin ve diğer azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlanmıştı. Karar öyle ani olmuştu ki pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönememiş, gittiği yerde mahsur kalmıştı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de engeller konulmuştu.
Temmuz ayında Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Antlaşmanın 37-45. maddeleri azınlıklarla dolayısıyla Yahudilerle ilgiliydi. Henüz maddelerin kapsamı ve nasıl uygulanacağına dair bir açıklık olmasa da en azından anlaşma diğer devletler tarafından onaylanıncaya kadar açık bir saldırı olmayacağını ummak mümkündü. Çünkü bu maddelerin uygulanması imzacı sekiz devlet ve Milletler Cemiyeti’nin teminatı altına alınmıştı. Mustafa Kemal’in bundan pek memnun olmadığı 22 Aralık 1923 günlü The Morning Post’a çıkan haberden anlaşılıyordu: “Biz savaştan bu yana büyük devletler arasında çeşitli anlaşmalarla azınlıklara verilen tüm hakları tanımaya hazırız, hatta ısrarla istekliyiz. Ancak berrak bir şekilde anlaşılmalıdır ki yabancı kontrolü, istemekte olduğumuz mutlak bağımsızlıkla bağdaşmaz ve imkansızdır.” (Aktaran Grace Ellison, An English Woman in Angora, E. P. Dutton and Company, s. 174-177.)
İşte bu atmosferde başladı Cumhuriyet tartışmaları.
Neue Freie Presse’deki mülakatlar
23 Eylül 1923 tarihli Neue Freie Presse adlı Avusturya gazetesinde çıkan bir habere göre Mustafa Kemal, basında 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye’de (anayasa) tadilat yapıldığına dair haberler hakkında şöyle denmekteydi:
“[B]ütün bu tadilat cumhuriyet esasına müteveccih [yönelik] olacaktır. Türkiye hal-i hazırda olduğu kadar istikbalde de daha fazla demokratik bir cumhuriyet olacaktır. Hiçbir suretle Garp cumhuriyetlerinin sisteminden farklı olmayacaktır. Türkiye’nin bu cumhuriyetlerden ayrıldığı bir şekil meselesinden başka bir şey değildir.”
Tartışmaya adeta balıklama dalan gazetelere göre, yeni devletin adı “Türkiye Halk Cumhuriyeti” veya “Türk Halk Devleti” olacaktı. 27 Eylül günü rejimin yarı resmi yayın organları Anadolu’da Yeni Gün ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinde Mustafa Kemal’in Ankara’nın başkent yapılmasından sonra Neue Freie Presse muhabirine verdiği mülakat tam metin olarak yayımlanmıştı. Mülakatta sadeleştirilmiş dille şöyle deniyordu.
“Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. İcra kudreti, milletin tek gerçek temsilcisi olan mecliste gerçekleşecek ve toplanacaktır. Bu iki kelimeyi bir kelimede özetlemek mümkündür: Cumhuriyet.”
Cumhuriyetçiler-La Cumhuriyetçiler
Bunu bir dil sürçmesi sayan milletvekilleri Mustafa Kemal’in odasına gelerek kendisinden bunu düzeltmesini istemişlerdi. 7 Ekim’de İstanbul basınını “ortalığı velveye vermekle” suçlayan Yunus Nadi’nin Yeni Gün gazetesindeki sorulu cevaplı makalede, “Hayır, cumhuriyet ilan olunmayacaktır. Zaten mevcut olan idarenin cumhuriyet olduğu söylenecektir” denirken; 8 Ekim tarihli Tevhid-i Efkâr’da Velid Ebuziyya, “İstanbul’a Türk ordusunun girişi şerefine rica ediyoruz, hükümet sürekli münakaşa ve mücadele siyasetini terk etsin, Cumhuriyet mi yapacak, başka bir hükümet şekli mi yapacak, ne yapacaksa yapsın ve olumlu bir çalışma dönemi açsın” diyordu.
Hasan Türker’den öğrendiğimize göre (“İlanından Önce Cumhuriyet Tartışmaları”, Toplumsal Tarih, S. 59, Kasım 1998, s. 4 -13) 13 Ekim’de Ankara başkent ilan edilirken, toplum Cumhuriyetçiler ve Lâ Cumhuriyetçiler (cumhuriyet karşıtları) diye ikiye bölünmüştü. Cumhuriyetçiler “Amerikanvari”, “Fransızvari” ve “Türkiye tarzı” diye üçe; Lâ Cumhuriyetçiler ise “Hakimiyet-i Milliyeciler” ve “İttihatçılar” diye ikiye ayrılmıştı. Gazeteler uzun uzun Fransız ve Amerikan sistemlerinin analizlerini yapıyorlar, eksilerini ve artılarını sayıyorlardı. Kimine göre Fransız sistemi, kimine göre Amerikan sistemi “daha demokratik” idi. Yazılardan anlaşıldığı kadarıyla o günün siyasileri bu iki sistemi de çok iyi tanıyorlardı. Yine anlaşılıyordu ki, onlar için rejimin adından çok içeriği önemliydi. Çünkü 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılmasından beri siyasi elitler arasındaki en büyük endişe, Mustafa Kemal’in bütün yetkileri üzerinde toplayarak diktatörlüğe gitmesiydi. Ama bütün bunlar hakkında Mustafa Kemal’in düşüncelerini öğrenmek, daha doğrusu sesini bile duymak mümkün olmamıştı. Çünkü o, İstasyon binasında “Mütehassıslar Encümeni” adı altında bir araya getirdiği yakın adamlarıyla rejime kendi istediği şekli vermekle meşguldü.
Cumhuriyet istasyonda mı doğar?
Faruk Alpkaya Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu (1923-1924) (İletişim Yayınları, 1998) adlı kitabında süreci gün gün aktarır. Buna göre Tevhid- Efkâr, 19 Ekim tarihli nüshasında “Bizim bildiğimize göre cumhuriyet istasyon binalarında değil, millet meclislerinde doğar. İstasyon binasından ise olsa olsa tren çıkar. Yeni cumhuriyet istasyonda hazırlandığı için bir sürat katarı gibi azami şiddetle ortaya atıldı” derken haklıydı, çünkü sorun sadece cumhuriyet tartışmalarının Meclis’te değil de “zevat-ı mutade” diye anılan, Mustafa Kemal’in dar çevresinde ele alınması değildi. Milli Mücadele’nin önemli adamlarından Rauf (Orbay) Bey, 4 Ağustos’ta Ankara’dan ayrılıp önce Sivas’a, sonra İzmir’e geçmiş, Refet (Bele) Bey ve Dr. Adnan (Adıvar) Bey’le buluşmuştu. Milli Mücadele’nin kahraman komutanı Kâzım Karabekir Paşa, görevli olarak bulunduğu Sarıkamış’tan ayrılarak İstanbul’a gelmek üzere Trabzon’a doğru yola çıkmıştı. Bir diğer önemli komutan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, TBMM İkinci Başkanlığı görevinden istifa dilekçesini vermişti. Kısacası, taraflar “cephede” yerlerini almaktaydılar.
Falih Rıfkı’ya göre Yunus Nadi Mustafa Kemal’e “bunu en kuvvetli zamanımızda yapmalıyız” demiş, Mustafa Kemal de kalemini masaya vurarak “en kuvvetli zamanımız bugündür” diye cevap vermişti.
Suni hükümet krizi
İşte tam bu sırada, Mustafa Kemal’in has adamlarından Başbakan Ali Fethi (Okyar) Bey, aynı zamanda üstlendiği Dahiliye Vekilliği’nden yorgunluk gerekçesiyle istifa etti. CHF grubunun Mustafa Kemal’e danışmadan, Rauf Bey’i Meclis İkinci Başkanlığı’na, Erzincan Mebusu Sabit Bey’i de Dahiliye Vekilliği’ne seçmesi, Mustafa Kemal tarafından bir hükümet krizine dönüştürüldü ve Mustafa Kemal’in baskısıyla hükümet 27 Ekim’de istifa etti. Bunun üzerine o ana kadar Ankara’da kalan Ali Fuat Paşa da İstanbul’a doğru yola çıktı.
Muhalefetin ağır toplarının Ankara dışında olduğu 28 Ekim gecesi, Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Milli Müdafaa Vekili Kâzım (Özalp) Bey, eski kolordu kumandanlarından Sinop Mebusu Kemalettin Sami ve Milli Mücadele Kocaeli Grubu Kumandanı Halit Paşa, Rize Mebusu Ekrem ve Afyon Mebusu Ruşen Eşref Bey’i Çankaya’da yemeğe alıkoymuştu. Tüm yemek boyunca dalgın ve sessiz duran Mustafa Kemal, birden “Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz” demişti. Daha sonra diğer misafirlerini uğurlamış, İsmet Bey’le ikisi, ertesi gün sunulacak teklif üzerine çalışmışlardı.
29 Ekim Pazartesi günü saat 10.00’da toplanan Halk Fırkası (HF) grubunun yeni hükümeti kuramamasıyla başlayan tartışmalar, Mustafa Kemal’in 13.30’da kürsüye çıkarak “eksiklik ve yanlışlığın uygulanmakta olan usûl ve şekilde olduğunu, bunun da ancak Cumhuriyet idaresi ile giderilebileceğini” söylemesiyle yeni bir merhaleye girdi. Konu TBMM’ye taşındı ve bir dizi başka oylamadan sonra, saatler 20.30’u gösterdiğinde Mustafa Kemal’in hazırladığı değişiklik önergesi Antalya Milletvekili Rasih (Kaplan) Hoca’nın “Din bakımından da en uygun hükümet şekli cumhuriyettir” diye biten ateşli konuşmasından sonra, “Yaşasın Cumhuriyet!” haykırışları arasında oylamaya katılanların tümü tarafından kabul edildi.
Durumun tavzihi
Önergede dikkat çeken husus, “Cumhuriyet’in ilanı”ndan değil, “Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğunun açıklığa kavuşturulmasından” (kullanılan terim “tavzih”tir) söz edilmesiydi. “Tavzih” işi, Anayasa’nın 1. maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” cümlesinin eklenmesiyle yapılmıştı. Ancak hemen ardına, daha önceki metinde olmayan “Türkiye Devleti’nin dini, din-i islamdır, resmî lisanı Türkçedir” şeklinde yeni bir madde getirilmişti. Bunun muhafazakâr kesimlere verilmiş bir sus payı olduğu açıktı. Ayrıca “cumhurbaşkanlığı” konusuyla ilgili iki yeni madde ile bazı maddelerde de değişiklikler yapıldı.
Oylamaya kaç kişi katıldı?
Kanun, yoklamasız oylandığından, oylamaya kaç kişinin katıldığı, dolayısıyla kaç kişinin oyuyla rejimin “cumhuriyet” olduğu bilinmiyor. Ancak bundan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçilmiş, oturumu yöneten İsmet Bey sonucu şöyle açıklamıştı: “Türkiye Cumhuriyeti için yapılan intihapta reye iştirak eden azanın adedi 158’dir. 158 aza, müttefiken Ankara mebusu Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerini Cumhuriyet Riyasetine intihap etmişlerdir.”
Bu sayı, rejimin adını koyan kanunun oylamasına katılanların da sayısı olmalıdır. Ancak İsmet Bey, “çekimser” veya “ret” oyu verenlerden söz etmediğine göre, Mustafa Kemal kendisine oy vermiştir. Şevket Süreyya Aydemir (Tek Adam, cilt III, Remzi Kitabevi, 1999, s. 151) “159 kişi oya katılmış ve 158 oyla Gazi Mustafa Kemal oybirliğiyle Türkiye Reisicumhurluğuna seçilmişti. Çekimser kalan tek oy Mustafa Kemal’in oyu idi” diyerek bu garabeti gidermeye çalışacaktı.
Ama asıl garabet, Cumhuriyet’in ilanı oylamasına, TBMM’nin kâğıt üzerinde 286, fiilen 270 üyesinden sadece 158 veya 159’ununun katılmasıydı. Meclis’in tüm üyelerinin bizzat Mustafa Kemal tarafından seçilmiş olduğu düşünülünce fire büyüktü. Öte yandan böyle önemli bir Anayasa değişikliğinin salt çoğunluktan biraz yüksek bir oyla yapılması da anayasal teamüllere aykırıydı. Oylamada bütün “ağır toplar”ın olmaması da cabasıydı. (Mustafa Kemal 1927’de Nutuk’ta, bu kararı alırken arkadaşlarına danışma gereği duymadığını, çünkü onların da kendisi gibi düşündüklerine emin olduğunu söyleyecekti.)
Mustafa Kemal’in teşekkür konuşmasını Afyonkarahisar Mebusu Kâmil Efendi’nin okuduğu dua izledi. Ankara halkı, olayı gece atılan silah ve havai fişeklerle öğrendi, ama İstanbul’da kutlamalar, 30 Ekim günü sabaha karşı 03.00’te Selimiye’den atılan 101 pare top atışı ile yapıldığı için halk büyük korku yaşadı…
Bitirirken
Türkiye Yahudilerinin bu tartışmaları nasıl izlediklerini, aralarında ne gibi konuşmalar yaptıkları bilmiyoruz. Örneğin Avram Galanti’nin Türkler ve Yahudiler (Tan Matbaası, 1947) adlı anılarında bu konuda tek bir satır yok. Ancak 5 Aralık 1923 tarihli Yeni Mecmua’da yayımlanan “Türkiya Kelimesinin İmlası” makalesinde Dahiliye vekâletinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yerine “Türkiye Cumhuriyeti” yazılması kararını almasını eleştirmişti. Ancak eleştirisi içeriğe dair değil. Galanti, “Türkiya” kelimesinin İtalyancadan geldiğini, “Türkiye” kelimesinin yazılış şekli ile birlikte İtalyancadan geldiği için aksana mâni olduğunu ve bu neticede memleketin yeni isminin “Türkiye” değil “Türkiya” olduğunu söylüyordu sadece. Başka da bir yorum bulamadım. (Elbette El Jugueton, El Mundo, El Telegrafo, El Tiyempo ve Le Journal D’Orient gibi gazetelerde yayımlanmış yazılar olabilir ancak bu kadar geniş bir tarama yapmak beni aşan bir uzmanlık işi.)
Ama yazılanlar ne olursa olsun, muhtemelen Cumhuriyet’in Yahudi evlatları, geçmiş tecrübelerin ışığında, yeni rejimin de bir bahane ile “tepelerine ineceğini” tahmin etmiş olmalılar. Nitekim 1924 Anayasası’ndaki vatandaşlık tanımı, 1926’da Lozan’da azınlıklara tanınan haklardan Yahudi cemaatinin feragat etmeye zorlanması gibi temel meseleler bir yana, basında ve kamuoyunda yoğunlaşan Yahudi düşmanlığı, Cumhuriyet rejiminin Yahudiler için eşit vatandaşlığı garanti etmediğini acı bir şekilde gösterecekti…