“Marksizm 2016: Türkiye’de Antisemitizmin Kodları” Paneli üzerine Yahudice Notlar – Sinyora Öjeni

13221049_1090146951057998_352878077524628191_n

Bu Pazar sabahımı, DSİP’in (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi) “Dünyayı değiştirmek için devrimci fikirler” temasıyla düzenlediği Marksizm toplantıları kapsamında yer alan “Türkiye’de Antisemitizmin Kodları” panelinde geçirdim. Şalom yazarı Riva Hayim ile sitemiz yazarlarından antropolog Işıl Demirel ile DSİP üyesi Eli Haligua’nın panelist olarak katıldığı, yaklaşık bir buçuk saat süren panelin bende bıraktığı düşünce kırıntılarını ve yer yer soru işaretlerini, sesli düşünme edasıyla bu makaleyi kaleme alarak netleştirebilmeyi umuyorum.

Başlayalım.

Holokost Türkiye’ye hiç mi uğramadı?

Genel anlamda antisemitizmi konuşurken üzerine Holokost’un gölgesinin düşmediği bir cümle kurulabileceğini tahmin etmiyorum. Zamanın ve coğrafyanın sınırlarına asla sığmamış olan antisemitizmi Türkiye özelinde tartışmaya başladığımızda ise, bu gölge varlığını hissettirse de ifade edilmekten uzaklaşıyor. Neden? Çünkü hepimizin bildiği gibi, ki bilmeyenler de öğrensin zira biz bunu tekrarlamayı çok severiz, Türkiye’de Holokost yaşanmadı (Çok şükür!).

Holokost bu toprakların antisemitizm kodlarından bir tanesi olmadı belki ama değil mağduru ya da hedefi; şahidi olmanın dahi yarattığı, nesilden nesile aktarılan ve aktarılacak olan travmalar elbette Türkiye Yahudilerine de kodlandı. Şahsi fikrim, Türkiye’deki antisemitizm konusunda değil ama antisemitizmin nasıl yaşantılandığı, algılandığı, karşılandığı ve cevaplandığı konusunda Holokost’un çok belirleyici olduğu yönündedir.

Fikirlerimi bu yöne sokan ise, vefatına kadar bizim evin Yahudilikten sorumlu devlet bakanı olarak görevini sürdürmüş anneannemdir. Birinci Dünya Savaşı sırasında doğup İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kurmaya çalışan bir nesilden gelen anneannem için Türkiye hep şükredilen yerdi. Bir kere İspanya’dan kovulan Yahudileri dünyada kimse almazken bir tek burası almıştı. Ya almasaydı? Üstüne İkinci Dünya Savaşı’nda ikili bir siyasetle savaşın uzağında kalmayı başarmıştı. Ya başarmasaydı? Tamam, geçmişte bazı acı olaylar yaşanmış olabilirdi ama zaten Yahudi her yerde acı olaylar yaşayabilirdi. Bunun tersini düşünen Avrupa’ya baksındı. Trenlere doldurup gaz odalarında boğmuşlardı Yahudileri orada. Ne olmuştu ikinci defa askere almışlarsa burada seni beni? Yaparız biterdi. Türkçe öğrenmezsen hırpalarız mı demişlerdi bize? Öğreniriz olurdu. Paramıza el mi koymuşlardı? Çok çalışır yine kazanırdık kon el nombre del Dio*. Ama seni fırınlarda yakacakları bir kurgunun sinyallerini almadığın sürece çıkıntılık etmenin ne alemi vardı?

Biraz karikatürize ederek ve tamamen bireysel gözlem üzerine resmettiğim bu zihinsel filtrelemede vurgu hep hayatta kalmaktaydı. Anneannem çok zeki ve çok güçlü bir kadındı, yaşanan küçük büyük her olayın vahametinin, ağırlığının ve olası sonuçlarının tamamen farkındaydı ama onun derdi başkaydı. Nazizmin cehenneme tren yolu döşediğini görmüştü ve o tren yollarında Yahudilerin yalnızlığını izlemişti. Yardım gelmemişti, yardım hiç gelmeyecekti. Bu, kimsenin yardım etmeye gönüllü olmamasıyla ilgili değildi. İşin acı tarafı oydu, Yahudi olmadığı halde yardım etmek isteyen birçok insan vardı ve olacaktı elbette; ancak onlar da Yahudi’ye yardım etmek istediklerinde kendi canları ile tehdit edileceklerdi. O yüzden yalnızdık ve hayatta kalmalıydık.

Bu pencereden bakınca bence, Holokost’un uğramadığı Yahudi ya da Yahudi cemaati yoktur. Holokost, antisemitizmi gayri resmi olarak derecelendirmiş; dehşet vericiliğini yeniden tanımlamıştır. Aktif olarak yaşansın ya da yaşanmasın Holokost’un yerel sonuçlarının konu edilmediği bir antisemitizm tartışması da aksak kalacaktır.

*Evelallah anlamında kullanılır.

Antisemitizm İsrail parantezinden sıyrılamaz mı?

Belki bir gün sıyrılır ama o gün Pazar günü değildi. Bu panelde, panelistlerin, panel moderatörünün ve bazı katılımcıların çok yerinde müdahaleleriyle çerçevenin antisemitizmde tutulmasına çalışıldı, büyük oranda da başarı sağlandı ancak bazı katılımcı soru ve yorumları zaman zaman paneli ekseninden kaydırdı.

Bu durum panelistleri kendi fikirlerini daha iyi anlatmanın mücadelesine düşürdü, panelin Yahudi bir katılımcısı olarak beni ise başka bir savaşa sürükledi; bir özgürlük savaşına! Bu savaş, şüphesiz bu panelin startını verdiği bir durum değildi, keza panelin sonra ermesiyle de bitmeyecekti.

Fark ettim ki, benim İsrail ile ilgili düşünme özgürlüğüm elimden alınmış. Aynı şekilde benim İsrail ile ilgili düşünmeme özgürlüğüm de elimden alınmış. Mesela benim İsrail’de olan bitenden haberdar olmama lüksüm yokmuş; hani olur ya, hayat bir anda hızlı akar, iş güç çok bastırır can sıkar, üç hafta dizi maratonu yapasınız tutar… Olur ya diyorum ama olmuyormuş aslında… Çünkü benim İsrail’in her hamlesiyle ilgili bilgi sahibi olmam bekleniyormuş. Bilgi sahibi olmam yetmiyormuş, bununla ilgili fikir de yürütmem isteniyormuş. Fikir yürütmem de yetmiyormuş, o fikri karşı tarafa aktarmam, onları ikna etme sorumluluğunu üstlenmem, sorularına cevap verebilir olmam ve vermekle yükümlü olduğum (!) bu hizmetime dair karşı tarafın tatmin olma seviyesine göre onay, yerme, sitem, eleştiri, ironi içerikli geri dönüşlerini de yüklenmem bekleniyormuş.

Rahatsız ediciliği, içeriğinde değil dayatılıyor olmasında yatan bu rol kurgulanırken içine bir tutam da savunuculuk da katılıyordu. İsrail’e olan bağımın doğasına dair söz hakkım yokmuş, çünkü aslında ben zaten İsrail’in sözcüsüymüşüm ve rolüm, sadece söz söylememi değil savunmamı da gerektiriyormuş. Benim İsrail hakkında düşünme özgürlüğüm alınmış ve yerine savunma görevim konulmuş, yani yok eğer düşüneceksem de o düşünme sürecinden hangi sonuçla ayrılmam gerektiğine önceden gıyabımda karar verilmiş.

Dolayısıyla hareket alanımı merak eder oldum. Yani mesela ben politikadan hiç anlamayan bir Yahudiyimdir de oradaki start-up kültürü içimdeki girişimciye göz kırpmıştır, zihnime de öyle kazınmıştır İsrail, olamaz mı? Ya da yine politikadan hiç anlamayan eşcinsel bir Yahudiyimdir ve Tel-Aviv bu anlamda dünya üzerindeki en liberal şehirlerden biri olduğu için bir yakınlık besliyorumdur İsrail’e; bu olur mu? Peki mesela Pazartesi günü gazetelere bakarken İsrail’in eğitim politikasıyla ilgili bir şey okusam beğensem, Salı günü İsrail’in sağlık sistemine dair başka bir şey duysam beğenmesem, Çarşamba günü İsrail’i hiç düşünmesem, Perşembe bu konularla ilgili yeni bilgiler edinip fikir değiştirsem, Cuma da dış politikasında neler oluyormuş diye baksam uygun mu? O zaman çıkabilir miyim bir Yahudi olarak hafta sonu tatiline?

Maruz kalanını bileyleyecek ve taraf seçmeye zorlayacak bu mantık silsilesinin adı bana göre düşünsel tecavüzdür; ben beynimin içi işgal edilmiş gibi hissettim ve ben böyle hissetmek istemiyorum. Özellikle antisemitizmden bahsederken benim yaşadıklarımın ne oranda ciddiye alınacağı ve geçerli sayılacağına dair bir “İsrail’i kınama önkoşulu” yaratılmasını ise reddediyorum.

Bunları da beğenebilirsiniz...