“Kelebek Korse soluduğum havaydı” – Reyan Tuvi

KORSE_KY11611Fotoğraf: Kerem Yücel

“Kelebek Korse, benim akciğerim, soluduğum havaydı”

 Reyan Tuvi

Beyoğlu, gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçti. Son yıllarda hızlanarak, bir esnaf ruhu, bir alışveriş geleneği sona erdi, bir devir kapandı. Her gün yaklaşık 3 milyon insanın arşınladığı İstiklal Caddesi’nin en eski mağazası, 80 yıllık Kelebek Korse, hüzünlü bir İstanbul nostaljisinin parçası oldu.

1950’lerin starlarının favorisi, bir döneme damgasını vuran “füze başlıklı sutyen”lerle 6-7 Eylül olaylarının tahribat kalıntısının yan yana yer aldığı vitrini ve ilk günden beri hiç dokunulmamış ahşap dekoru ile 20 metrekarelik bu tarihin üzerine son bir kez kepenkler indi.

Beyoğlu’nda köklü iş yerlerinin, özellikle de azınlıkların mağazalarının bir bir kapanmasına şahit olan Kelebek Korse’nin üçüncü kuşak sahibi İlya Avramoğlu ile, 17 yaşından beri her gün kepenklerini açtığı dükkanını bir daha dönmemek üzere geride bıraktığı şu günlerde, esnaflıktan, ‘’kelebek’’ gibi hissettiren korselerden, geleneklerden ve kişisel tarihinden lafladık.

Beyoğlundaki değişime direnen bir simge olarak, önünden geçerken, Kelebek Korsenin vitrini içime hep su serpmiştir…

Kelebek Korse, sadece bir aile geleneği değil aynı zamanda bir tarihtir benim için. 1978’de liseyi bitirdiğimde, 17 yaşımda dükkana girdim ve o günden beri, yaklaşık 40 sene çalıştım. 7- 8 metrekarelik asma katıyla, 20 metrekarelik dükkanı santim santim ezberlemiştim, 150- 200 çeşit malın her birinin yerini bilirdim. Müşterinin daha konuşmadan ne istediğini anlar ve ruhuna hitap edebilirdim. Ne büyükbabam, ne babam ne de ben o 100- 120 yıllık dekorun hiçbir köşesine dokunmadık.

Neden ‘’Kelebek’’ ?

Büyükbabamın fikriydi. Hanımlar korseyi giydiklerinde, incelen siluetleriyle kendilerini kelebek kadar hafif hissederler ya… Korse bir ihtiyaç. Her hanımın gardrobunda mutlaka bir korse vardır, kusurlu bir tarafını kapatmak istiyorsa gerçekten de işe yarar. Sadece estetik için değil, sağlık ve ortopedik amaçla da kullanılır. Bel, bacak, dizlik, doğum sonrası korseler… Hatta bizde erkek korseleri de vardı. Son yıllarda mesela damat korselerine talep oldu. Yıllarca 30- 40 çeşit korse sattık. Yılbaşlarından, önemli bayram günlerinden önce korse, sutyen, çamaşır siparişi verilirdi. El emeği göz nuru ısmarlama korseler, sutyenler yapılırdı. O zaman zaten Türkiye’de pek fabrika yoktu. Her firma kendi malını üretir ya da İstanbul çevresindeki atölyelerde üretilenleri satın alıp satardı.

Kelebek Korsenin hikayesi nasıl başladı?

1920’ler… Beyoğlu’nda o dönem, İstiklal Caddesi’nde 15-20 korse dükkanı varmış. O dükkanlara malzeme temin etmek gerekiyordu. O zamanlar adı Yıldırım Korse idi. Yani korse mağazalarına ‘’yıldırım gibi’’ korse malzemesi yetiştiren bir dükkandı. Büyükbabam ve büyükamcam korse malzemesi satmak için ilk İstiklal Caddesi’ndeki Terkos Pasajı’nın içindeki ahşap binada açmışlar. Uzun yıllar yurtdışından, kenar lastiği, korse lastiği, korselik kumaş, jartiyer, korselik dikiş ipliği gibi malzemeler ithal edip dükkanlara satmışlar. O dönem İstiklal Caddesi, Tarlabaşı, Cihangir, Şişhane ve Galata hep bundan geçinirdi. Ermeni ve Yahudiler’in atölyeleri vardı ve her atölyede imal edilen ürünler İstiklal Caddesi’ndeki dükkanlarda satılırdı. 1935’in sonlarına doğru bugünkü Kelebek Korse’nin yerine geçmişler ve Ermeni bir kalfa tutmuşlar. Birkaç dikiş makinesi alıp korse üretmeye başlamışlar.

O zamanlar Beyoğlunun atmosferi nasıldı, esnaf ruhu mesela?

Babamın çocukluğunda İstanbul nüfusu yaklaşık 750 bin. İstanbul’un yegane alışveriş merkezi olan İstiklal Caddesi’nde Ermeni, Rum ve Musevi esnaf yoğunluktaydı. Sinemalar, tiyatrolar, kafeler vardı. İnsanlar en şık kıyafetleriyle, hanımlar kürkleri, erkekler takım elbise ve melon şapkalarıyla hem kültür faaliyetlerinde bulunur hem de eğlenirlerdi. 1930’lu yıllarda Kelebek Korse kurulduğunda ve takip eden yıllarda, müşteriyle iyi ilişki kuran, müşterinin ne istediğini bilen gerçek esnaf vardı. Mesela benim dükkanın karşısındaki 1850’lerde kurulmuş, yün çamaşır üreten Rum firma Zahariyadis, biraz ileride de Musevi esnaf Lazaro Franko, esnaf ruhuna sahip çıkan firmalardı. Dürüst olmayan esnaf zaten parmakla gösterilirdi. Bugünkü gibi çek senet yoktu, herkes borcuna sadıktı. Dünya globalleşti, soğudu, insanların o iletişim sıcaklığı kayboldu, zincir mağazalar gerçek esnaflığı yok etti.

FullSizeRender

Azınlık olmanız beraberinde herhangi bir zorluk getirdi mi ?

1942’de konulan Varlık Vergisi, gayrimüslimlere ve tabii bize de oldukça zarar verdi. Gayrimüslimlere konulmuş bir vergiydi, ödeyebilenler borçlandı, ödeyemeyenler Erzurum Aşkale’ye sürüldü. Babaannemin üzerine Şişhane’de bir binamız vardı ve o binayı ipotek ettiler ve bu şekilde büyükbabam Aşkale’ye sürgüne gitmekten kurtuldu. Ancak o ipoteği kaldırmak için yıllar boyu borç ödediler. O dönem gayrimüslim nüfusta kaydadeğer bir azalma oldu. 1948’de İsrail kurulduğunda da büyük bir Yahudi göçü yaşandı. Arkasından 1955’te 6-7 Eylül olayları yaşandı. Ben, 1961 doğumluyum ama hepsini babamdan dinledim. Yıllar boyu babamın arkadaşları dükkana geldikçe sohbetlerde bunlardan bahsedilirdi. Trakya olaylarını, 1915 Ermeni olaylarını dinleyerek büyüdüm.

Aileniz 6- 7 Eylül olaylarını nasıl atlattı?

O zamanlar, annem ile babam nişanlıymış. 6 Eylül’ü 7 Eylül’e bağlayan gece, babam Büyükada’da oturan annemi vapur iskelesine bıraktıktan sonra eve döner ve sokaktan gürültüler, koşuşturmalar, cam kırılmaları, feryatlar duymaya başlar. Rum, Ermeni ve Yahudi ailelerin yaşadığı binaya girmek isterler ancak apartman görevlisi Adem, ‘’gavurları parçalayacağız’’ diyerek kapıyı zorlayanlara ‘’buranın ekmeğini yedim, girmenize izin vermem’’ diye engel olurken, bacağından bıçaklanır. Ertesi sabah, babam, büyükbabam ve büyükamcam dükkana gittiklerinde, kepenkleri, camları paramparça, malları, dikiş makinalarını sokağa atılmış bulurlar. Rahmetli büyükbabam siyasetle ilgiliydi, bir dönem de CHP’deydi, eski siyasetçilerden Kasım Gülek geçmiş olsuna dükkana gelmiş. Daha sonra Milli Koruma’dan zarar tespiti için gelmişler ve bir miktar para desteğinde bulunmuşlar. Bir ay sonra, büyükbabamı maliyeden çağırmışlar, muhasebe defterlerini görmek istemişler. Büyükbabam, 6-7 Eylül’de hepsinin kaybolduğunu söyleyince, verdiklerini misliyle geri almışlar. Harçla borçla dükkanı yeniden ayaklandırmışlar. Hatta olaylar sırasında, dükkanda bir yeri balyozla kırmışlardı. O parçayı, temsili olarak vitrine koymuştuk ve bir dönemin sembolü olarak da hiçbir zaman tamir etmedik.

Artık Kelebek Korsenin önünden geçerken kapalı kepenkler görüyoruz…

Kentsel dönüşüm ve 10 yılda kiracı tahliye yasası, sadece aile geleneğimize değil aynı zamanda önemli bir tarihe de darbe vurdu. Tamamıyla kiracıların aleyhine olan acımasız ‘’Borçlar Kanunu’’ yasası yüzünden tahliye olduk. Mal sahibimiz, Vatikan’a bağlı bir kilise olan Santa Maria’da çok iyi bir papaz vardı. O vefat edince yerine gelen papaz, hem kirayı yükseltti hem de benimle görüşmeyi reddederek, düşmanca davrandı. Bir orta yol bulmak ve uzlaşmak için uğraştım ama hem ırkçılık hem de antisemitizme maruz kaldım. Papa Francis’e mektup yazdım, cevap gelmedi. Hahambaşı da Papa’ya yazdı, sonuçsuz kaldı. Kentsel dönüşüm yasaları, kiracıların haklarını jet hızıyla ellerinden alıp onları sokağa atma, durumu acilen ranta dönüştürme ve mağdur üzerine mağdur yaratma yasalarıdır. Vahşi kapitalizmin bir uzantısıdır ve nesilden nesile geçen meslekler için de bir tehdittir. Kira tespit davası açarak, faiş kira talebinde bulundular ve bu dava hem geçmişe hem de geleceğe doğru işleyecekti, dava devam ediyordu ve sonunda bir haciz riski vardı, bu yüzden de her şeyi sonlandırarak dükkanı bırakmak zorunda bırakıldık. Ayrıca papazların sebep olduğu aile içinde de bazı çatışmalar yaşandı. Aileme bu sayede bakıyorum. Bir kilisenin, kira tespit yoluyla yatalak babamın evine haciz koymaya yeltenmesine inanamıyorum. Mal sahibi ne istiyorsa mahkeme neredeyse aynını onaylıyor. Ödeyemeyeceğimiz kiralar ve haciz riski vardı, ciddi bir borçlanma söz konusu olacaktı. Bu riskle başa çıkamayacağım için dükkanı bırakmak zorunda kaldım. Santa Maria Kilisesi için bir değerdi o dükkan, ne yaptıklarının farkında değiller.

KORSE_KY11784-EditFotoğraf: Kerem Yücel

Kelebek Korsenin kapısından bir gün tekrar girebilecek miyiz?

Kelebek Korse, başka bir yerde devam edebilir. Bir aydır dükkan arıyorum, bulamıyorum. Sadık müşterilerim de dükkansız kaldı. Bir müşteri potansiyelim var ancak bu yeterli değil, mağazam İstiklal Caddesi’ndeyken gelip geçenler de vitrinimi görüp içeri giriyorlardı. Kişisel olarak ben ekmek paramı kaybettim ama Kelebek Korse kapanınca İstiklal’deki bir tarihi de bitirdiler. İstanbul’un geçmişini yaşatan bir tarihi yok ettiler.

Karaim Yahudilerindensiniz, biraz bahseder misiniz?

Karaim Yahudileri olarak, 1200 yıldır Istanbul’da yaşıyoruz. Oldukça köklü bir geçmişimiz var. 500 yıl önce, İspanya’dan göç eden Sefarad Yahudileri’nin İspanyolca konuştukları gibi biz de Bizans döneminde İstanbul’da olduğumuz için kendimize has bir Rumca konuşuyoruz. Babam çok daha iyi bilirdi, ben de biliyorum, çocuklarımız az biliyor, eşimse Sefarad. Yahudiliğin tüm anayasası, Karaimler’de de, Sefaradlar’da da, Aşkenazlar’da da aynıdır; 10 Emir, Şabat, Tora, Kipur, Pesah… Karaimler olarak biz Yahudiler’in ana din kitabı olan Tora Yazıtları’ndan başka bir kaynak tanımayız. Yahudiliğin diğer kutsal kitabı olan, ancak sözel gelenek ve kuralların bir derlemesi olan Talmud, bizim için geçerli değildir. Anan ben David tarafından Irak’ta kurulmuş. Karaim, İbranice’de Ba’alei ha-Mikra (yazıtların halkı) anlamına geliyor. Tek kaynağımız da Tevrat olduğundan bazı dini bayramları farklı şekilde kutluyoruz. Belirgin bir fark olarak da, biz dua sırasında secde ederiz. Ayakkabı çıkarılarak girilen tek bir sinagog var, o da Hasköy. Cemaat, sadece 25- 30 kişi kaldı.

Bizde Şabat (Cuma akşamı) var dedim. Normalde o gün radyo açılmaz. Bizimkiler İkinci Dünya Savaşı’ndan haber almak için yine de açarlarmış. Bir gün, anneannem, babaannem servis yapıyor, birdenbire bir son dakika haberi; ‘’Alman orduları tanklarla, zırhlı araçlarla ve yüzbinlerce askerle Rusya’ya girdi’’. Dedem ciddi bir adamdır ama o an, dua okurken aniden ayağa fırlar, bir taraftan dua okurken, bir taraftan da ‘’kurtulduk, Hitler Rusya’da donacak, boğulacak!’’ diye bağırmaya başlar. Gerçekten de dediği çıktı, Rusya’nın sert kışında, Alman orduları perişan oldu.

Çocukluğunuzdan beri çalıştığınız bu korse dükkanında birçok hikaye biriktirmiş olmalısınız…

Kelebek Korse hakkında bir kitap yazıyorum şimdi. Yazdığım bir hikayeyi size de anlatayım. Bir gün Tarhan Koleji’nde okurken, matematik dersinin ortasında, ayağa fırladım; ‘’hocam ben gidiyorum’’ dedim. Hasta Galatasaray’lıyım. Galatasaray- Beşiktaş kupa maçı günü ve maçın başlamasına 1,5 saat var. Kumbaracı yokuşundan aşağı koşarak indim ve İnönü Stadı’na geldim. Galatasaray maçı 3-1 kazandı. Tabii dersi terk ettiğim için, okul ayaklandı. Babamın dükkanını biliyorlar, şikayete geldiler. Ertesi gün müdür Feride hanım tekrar babama gitti ve beni dükkana çağırdılar. Babam kızdı, kulağımı çekti, ama beni anlıyor bir taraftan da. Feride Hanım beni şikayete gelmişti ama çamaşır deneyeceği tuttu, prova ederken tansiyonu düştü ve soyunma odasında bayıldı. Ambulansla hastaneye götürdük.

Bir de birkaç yıl önce bir Rus bir hanım gelmişti. Kortizon tedavisi gördüğü için neredeyse 200 kilo üzerinde, dükkana zar zor sığıyor. Göbeği aşağı sarktığı için bir korse istedi. ‘’Ölçü alıp yapıyor musunuz?’’ diye sordu. Tam istediği gibi bir korse çıkardım ve cuk oturdu. Kendisi de buna inanamadı. Biz maddi kazanca odaklanmaktan çok yıllarca insanların ihtiyaçları olan ürünleri ürettik. O dükkanda birçoklarının gözü vardı. Ne babam ne de ben teklif edilen paralara yüz vermedik. Ne var ki bugün artık gitmek zorunda kaldık. Oysa o dükkan benim akciğerim, soluduğum havaydı.

KORSE_KY11680Fotoğraf: Kerem Yücel

Fotoğraflarını bizimle paylaştığı için Kerem Yücel’e teşekkür ederiz.

Bunları da beğenebilirsiniz...