İçeriğe geç

Yerleşemeyen Hikâyeler: Belgrad Kanon'da Göçün Biçimi – Tugay Karakuzu

Yazan Avlaremoz
Yerleşemeyen Hikâyeler: Belgrad Kanon'da Göçün Biçimi – Tugay Karakuzu
Belgrad, Sırbistan. Fotoğraf: Katie Nadworny
Yayınlanma tarihi:

Yürüdüğümde
havayı yararım
ve hava her zaman
içeri doğru hareket eder,
bedenimin bulunduğu
boşlukları doldurmak için.
Hepimizin
hareket etmek için nedenleri var.
Ben hareket ediyorum
her şeyi bir arada tutmak için.
— Mark Strand, Keeping Things Whole

Ne zaman bir eve ait olur, onun parçası hâline geliriz? Sanırım bunun bir cevabı, o evi bize bağlayan tekrarların kendisinde. Nedir bu tekrarlar? Her gün ayrılıp döndüğümüz o evin ona çıkan sokakları, pencerelerinin gördükleri, komşu evlerin aralık kapılarından görünenler, kiminle selamlaşıp kiminle selamlaşmadığımız... Evde hangi ışığın daha cılız kaldığı, neyin tamire ihtiyaç duyduğu, güneşin ilk hangi cepheye vurduğu... Yazın ve kışın evin arzu edilen sıcaklığa ya da soğukluğa sahip olup olmadığı; bunlara karşı alınan önlemler ve daha pek çok küçük ayrıntı… Bizi bir eve bağlayan bu tekrarlar, aynı zamanda bizi onun bir parçası yapar.

Göç deneyiminin en büyük kırılmalarından biri belki de burada, bu tekrarların kesintiye uğramasındadır. Ev, sokak, işyeri, kafeler, toplu taşıma araçları… Mekân var, ancak henüz “ev” değil.

Göçle birlikte insanı bir yere bağlayan ilişkiler ve alışkanlıklar kesintiye uğrar; mekân da sabitleyici niteliğini yitirir. Göçmenlikte mekân, buradan baktığımızda, yerleşiklikten ziyade geçiciliğin taşıyıcısı olur. Belgrad Kanon’un mekânsal örgütlenmesi de bana kalırsa bu fikir üzerine kuruluyor: Evlerden çok duraklarda gezindiriyor bizi.

Peki bu duraklar nasıl mekânlar?

Belgrad Kanon, Ebru Ojen, İletişim Yayınları, 2025.

Bunlar ev değil, duraklar: Odalar, tekstil deposu ve kumarhaneler

Belgrad Kanon, Türkiye’den Sırbistan’ın başkenti Belgrad’a siyasi mülteci olarak sığınmak zorunda kalan iki Kürt mülteci İhsan ve Sedat ile Romen çocuk Lubomir’in bir gün içinde kesişen hikâyelerini anlatıyor. Belgrad’da güvencesiz koşullarda çalışan İhsan ve Sedat’ın yolları, bir şiddet olayı sonrasında Lubomir ile kesişiyor. Üçü aynı şehrin farklı mekânlarında birbirlerinin hayatlarına temas ederek ilerliyor.

Üçünün hikâyeleri katman katman açılırken Belgrad da sadece olayların geçtiği bir arka plan olmaktan çıkıyor. Yabancılığın, şiddetin ve güvencesizliğin yeniden üretildiği şehir, karakterlerin dış dünyayla ilişkilerini ve iç kırılmalarını biçimlendiren asli bir dramatik unsur hâline geliyor. Tekstil deposu, İhsan ve Sedat’ın kaldıkları odalar ve kitabın ikinci yarısının geçtiği kumarhane, karakterlerin iç dünyasına açılan fiziksel mekânlar olarak öne çıkıyor. Ama yalnızca bununla sınırlı değil: Karakterlerin içinden geçip gittikleri bu mekânlar, aynı zamanda birer durağa dönüşüyor.

Bir mekân nasıl ve neden “durak” olarak deneyimlenir? Her geçici mekan durak hâline gelir mi? Duraklar belki de içinde yaşamaya başladığımız ama geleceğimizi kurmakta zorlandığımız mekânlardır. Yeni geldiğin yerde evin, sokağın, mahallen vardır ama onların geçmişi senin geçmişin değildir. Mahallenin dönüşümünü yaşamamışsındır; sokağın hangi dükkânının eskiden ne olduğunu bilmezsin mesela. Mekânın bir tarihi vardır ama sen o tarihin içinde değilsindir.

Yeni bir yerde ne kadar kalacağını, burada bir hayat kurup kuramayacağını sürekli sorgulatan bürokrasi, dil, iş ve barınma sorunları bu belirsizliği daha da derinleştirir. Gündelik tekrarları kurmak zorlaşır. Burası, her neresiyse, duraklaşır.

Romanın pek çok mekânını böyle düşünüyorum. Kumarhane mesela, bunun en belirgin örneklerinden biri. İhsan ve Sedat’ın geçmiş idealleriyle bugünkü yoksunlukları arasındaki uçurumun görünürleştiği bu mekânda, umutlarını bağladıkları çekiliş de geçici bir çıkış ihtimali sunuyor. Kumarhane bu anlamda karakterlerin yerleştiği değil, kısa süreliğine tutundukları bir başka durak oluyor ve gelecek ihtimalini de tam bu geçici mekânda arıyorlar.

Romanın mekânsal örgütlenmesi tam olarak bu nedenle “ev” etrafında değil, duraklar etrafında kuruludur.

Peki aynı şehir, farklı insanlar için aynı durak mıdır?

Geleceği hayal ediyorum, geçmişin çile dolu göğsüne uzanmışken üstelik 

Aynı şehirde yaşayan üç insan, gerçekten aynı şehirde mi yaşar?

Roman, aynı Belgrad’ın İhsan, Sedat ve Lubomir için üç farklı karşılığını kuruyor. Ebru Ojen, bunu her bölümü bir karaktere, onun sesine tahsis ederek yapıyor. Aslında bunu yaparak, yerinden edilmişlik deneyimini tek ve bütünlüklü bir hikâyeye indirgemek yerine, aynı şehrin farklı deneyimlerle nasıl çoğullaştığını da incelikle gün yüzüne çıkarıyor.

İhsan, Türkiye’de şiirlerini bastıramamış ve bu anlamda takdir görmemiş bir siyasi mülteci, mahzun bir şair. Ne yeni topluma angaje olur ne Sırpçayı öğrenir; başka ses ve gölgelere yer yokmuşçasına, geçmişindeki insanların ses ve gölgeleriyle yürür. Kendi deyişiyle, geçmişin çile dolu göğsünde, geleceği hayal etmeye çalışır. Onun çocukluğuna dönüp Hazal’ı betimlediği anlar ise, romanın aktüel zamanında geçen Lubomir’in çocukluğu ve aşk hikayesiyle iç içe geçer. Bu nedenle, İhsan'ın Belgrad'ı, içinde bulunduğu şehirden çok geride bıraktığı dünyanın izleriyle kurulan bir Belgrad’dır.

Sedat, İhsan'ın aksine, bulunduğu koşullara yerleşmeyi değil onları değiştirmeyi deneyen bir karakterdir. Üniversite mezunu ve geçmişinde saygın bir militanken İhsan'ın şimdi “amelelik” yapmasını ve “kendini beş para etmez heriflere ezdirmesini” kabullenemez. İhsan’ın uğradığı dayağın sorumluluğunu bile ona yüklemesi, belki de kendi geçmişinin yenilgisini onda görmesindendir. Dil öğrenmeye, ilişkiler kurmaya, doğru düzgün bir evde yaşamaya ve hayata tutunmaya çalışır. Bu çaba onu kesintisiz bir gerilimde tutar. Belki de bu yüzden Sedat’ın Belgrad’ı İhsan’ınki gibi geçmişin içinden değil, henüz kurulmamış bir geleceğin içinden deneyimleniyordur: Şehir onun için yalnızca içinde sıkışıp kaldığı bir yer değil, bir gün yerleşebileceği bir hayatın ihtimalidir.

Lubomir içinse Belgrad, İhsan ve Sedat’tan farklı olarak yeni bir yer değildir; ancak, yerleşikliğin kendisi de her zaman güvenli bir deneyim değildir. Annesi ve üvey babası Ciprian ile yaşadığı ev,  yoksulluk ve bununla gelen şiddetin ve tekinsizliğin eksik olmadığı bir mekândır. Bu nedenle Lubomir’in dünyasında “ev”, insanı sabitleyen ve koruyan bir yer olmaktan çok içinde yaşadığı ama kendisini güvende hissedemediği bir mekân hâline geliyor. Onun için Belgrad, geçmişten kopmanın ya da gelecekte yeni bir hayat kurmanın değil, güvencesiz bir şimdinin içinden deneyimlenen bir şehirdir.

Bir mekân olarak şehir tek bir “göçmenlik deneyimi” üretmez; farklı geçmişleri, sınıfsal konumları ve arzuları olan karakterler tarafından farklı biçimlerde deneyimlenir. İhsan’ın Belgrad’ı geçmişin içinden, Sedat’ınki geleceğin içinden, Lubomir’inki ise güvencesiz bir şimdinin içinden kuruluyor. Aynı şehir böylece üç farklı yere dönüşür.

Belgrad, Sırbistan. Fotoğraf: Katie Nadworny

Bedenleri Belgrad’da, zamanları başka yerlerde

Bu yerleşememe hâli yalnızca mekânsal değil, zamansal da. 

Mekâna yerleşemeyen, zamana da bir biçimiyle yerleşemiyor. Çünkü bir yere ait olmak biraz da onun zamanına karışmak değil midir? Günlerin birbirini takip etmesi, aynı sabaha uyanmak, dün olanı bugünün içinden hatırlamak ve yarın olacakları bugünden kurabilmek… Belgrad’da bulunan karakterler için bu süreklilik de kesintiye uğramıştır, onlar için böyle bir zaman sürekliliği yok gibidir. 

Bedenleri Belgrad'da bulunan karakterler, bir günün içinde sürekli başka yerlere gidip gelirler. Bir günün içinde yaşarken aslında başka günlerin, başka şehirlerin ve başka hayatların içinden geçerler.

Romanın şimdiki zamanı yalnızca 24 saate sıkışırken karakterlerin zihinsel zamanı bu sınırları sürekli aşar. Belgrad'da geçirilen bir gün, Türkiye'deki geçmişe, çocukluğa, eski ilişkilere ve kaybedilmiş ideallere açılır. Böylece roman, mekânsal yerinden edilmişliği zamansal bir yerleşememe hâline dönüştürür; zaman örgütlenmesi de karakterlerin şimdiki zamanla kurduğu kırılgan ilişkiyi görünür kılar.

Bu zamansal parçalanma, romanın çok sesli yapısıyla birleşir. Aynı şimdiki zaman, üç karakterin zihninde farklı geçmişlere ve farklı gelecek ihtimallerine açılır.

Belgrad Kanon göçü yalnızca karakterlerinin yaşadığı bir durum olarak değil, anlatının kendisini şekillendiren bir koşul olarak kuruyor. Göç, mekânla, geçmişle ve gelecekle nasıl ilişki kurulduğunu da değiştiriyor. Ojen’in üç ayrı sese geçmesi ve anlatıyı parçalı bir zaman örgüsü içinde kurması bu nedenle yalnızca olayları hareketlendiren bir anlatım tercihi olmaktan çıkıyor: Biçim, karakterlerin yerleşememe hâlini yeniden üretmeye başlıyor.

Böylece yerleşememe, romanın anlattığı bir şey olmanın ötesine geçiyor; anlatının biçimine de yerleşiyor.

Bu kategoride daha fazla: Göç Yolları

Tümünü gör
Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Yazan Avlaremoz
/

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör
Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Badem Ezmesi'nin Yolculuğu - Ali Sözal

Yazan Avlaremoz
/