“Halep’te Hristiyan çocuklardık ama Şabat’ı beklerdik” – Serdar Korucu

Suriye iç savaşının vurduğu, ülkenin en büyük şehri Halep’te yakın döneme kadar devam eden Yahudi toplumunun varlığı, Ermeni Soykırımı mağdurlarının hatıraları ve eserlerinde de yer alıyor. O kitaplardan biri Antranik Dzarugyan’ın “Çocukluğu Olmayan Adamlar” adlı eseri…

Antranik Dzarugyan KAPAK MATBAA SON.inddDiaspora Ermeni edebiyatının en önemli temsilcilerinden Antranik Dzarugyan tarafından yazılan, bugüne kadar en çok okunan Ermenice kitaplardan biri olan “Çocukluğu Olmayan Adamlar” Aras Yayıncılık’tan çıktı.

Klemans Zakaryan Çelik’in Türkçeye kazandırdığı kitap, yazarının Halep’teki Yahudi mahallesi ile ilgili de bir anısını da içeriyor.

Kitap “Ölüm döşeğinde sana bu dünyada bir gün daha bahşedileceği söylenseydi, geçirdiğin ömrün hangi gününü yeniden yaşamak isterdin ey bilge dostum?” sorusu ile başlıyor. Yazar kendi sorduğu bu soruya şöyle cevap veriyor: “(…) Eğer ölüm karşısında yaşanacak bir gün daha verilseydi bana, ah bir verilseydi, isterdim ki, çocukluğumun bir günü gelsin geri…”

1913’te Sivas’ın Gürün ilçesinde doğan ancak Ermeni Soykırımı sırasında Suriye çöllerine sürülenler arasında yer alan Dzarugyan, “Çocukluğumuz olmadı, çünkü Ermeni’ydik ve yetimdik” dedikten sonra sözü Yahudi mahallesinin hayatındaki yerine getiriyor. Ve satırları ile bir dönem Halep’teki Yahudi toplumunun varlığına da şahitlik ediyor…

“Hayatımız altüst olmuştu, kaderimiz altüst olmuştu, günlerin anlamları ve isimleri altüst olmuştu. Hıristiyan çocuklardık ama pazar gününün değil cumartesiyi beklerdik. Pazar diğer günlerden farklı değildi; o gün ne ekmek bir parmak daha kalın ne de güneş biraz daha sıcak olurdu. Fakat cumartesi Yahudilerin Şabat’ıydı ve bizler yüzlercemiz Yahudi mahallesinin dar sokaklarına doluşur, yağmurun altında saatlerce yalınayak, tir tir beklerdik. İnatla, korkusuzca ve yüzsüzce beklerdik. İğneli beşikler, mayasız hamurları için kurban ettikleri Hristiyan çocukların kanları, Yahudilere mal edilmiş hiçbir işkence efsanesi bize mani olmazdı. Kapalı kapıların önünde bekler ve kandili yakalım veya mangalın küllerini karıştıralım diye çağrılalım da, karşılığında bir parça ekmek, bir avuç kuru üzüm ya da kabak çekirdeği versinler diye dua ederdik. Çocukluğumuzda hayat böyleydi ve o hayat bizimdi.”

 

Bunları da beğenebilirsiniz...