Armin Langer: Yahudi olduğumdan 16 yaşıma kadar bihaberdim – Eren Yıldırım Yetkin

“Okulda da her zaman için tek Yahudi ben olmuştum. Yahudi olduğumu, büyükbabam ve annemlerin önce toplama kampına oradan da Auschwitz’e gönderilip öldürüldüğüyle eş zamanlı öğrendim.”

Din, dindarlık, sekülerlik ve çok kültürlü kent yaşamını sorgulamak son günlerde Almanya’da da olağan hale gelirken, daha da olağanlaşan tüm bunları “zorunlu sekülerlik” perspektifinden değerlendiren seslerin yükselmesi ve bu seslerin kendi içlerinde barındırdığı ırkçı tınıları kabul etmemesi oluyor. Sağ popülizmin ve ırkçılığın batıda yükselişinden Almanya da nasibini alırken, bu sorunlu yükselişe birlikte yaşamı savunarak cevap verenler de elbette yok değil. Armin Langer, “çok kültürlü toplumun içindeki öteki” oksimoronuna karşı duruşuyla, genç yaşında bir kamu figürü haline gelenlerden.

Eren Yıldırım Yetkin / erenyetkin@gmail.com

img_6153

Foto: Katja Harbi

Seni kısaca tanıyabilir miyiz Armin?

1990 yılında Macar göçmenlerin çocuğu olarak Münih’te doğdum. Ardından babamın işi sebebiyle Avusturya’ya göç ettik. Sonrasında da Macaristan’a ve orada Yahudi cemaati olmayan küçük bir Macar şehrinde büyüdüm. Yahudi olduğumdan 16 yaşıma kadar bihaberdim. Ebeveynlerim bana bir şey olur korkusuyla söylememişler. Dediğim gibi küçük bir şehirdeydik, ki zaten muhafazakarlığıyla bilinen bir yerdi. Okulda da her zaman için tek Yahudi ben olmuştum. Yahudi olduğumu, büyükbabam ve annemlerin önce toplama kampına oradan da Auschwitz’e gönderilip öldürüldüğüyle eş zamanlı öğrendim. Büyükbabamları tanımamıştım ve bu hikayeyi de duyma ihtimalim ortada yoktu. Bu mirasla 19’umda Budapeşte’ye taşınana kadar hemhal olmadım. Abitur (lise bitirme sınavı) sonrasında Budapeşte’de felsefe okudum ve orada üç buçuk sene yaşadım. Aynı zamanda Budapeşte Yahudi cemaatinin aktif bir üyesi haline de gelmiştim. İlk başta bir kültür etkinliği serisinde ve sonra da sinagogda angaje oldum ve yaptığım işler çok hoşuma gitti. Dindarlığa da her zaman açıktım, ilgileniyordum. Mesela eski yazın, neşriyat ve farklı dillerle ritüellerle hep haşır neşir olmuşluğum vardı. 18’imde felsefe eğitimi almayı seçmemin nedeni de din felsefesi okuma şansına sahip olmaktı. Din bilimleri temel ders olarak verilmiyordu. Yani evet, dinler her zaman ilgimi çekmişti diyebiliriz.

19’umda ilk kez sinagoga gittiğimde ve orada ibadet sırasında olanları görmek beni çok heyecanlandırdı. Benim öylesine ilgimi çekti ki bu konuya zaman ve enerji yatırıp meslek olarak icra etmeye karar verdim. Elbette öncelikle kendi mirasımı keşfetmem gerekiyordu, ne de olsa bir Yahudi gibi büyütülmedim. Senelerce kimliğim Shoah’nın kurbanlarını hatırlamayla gelişti veya antisemitizm bilinciyle şekillendi, yani hep o negatif tarafla, Yahudilikle pek de ilgisi olmayan şekilde. Bunun üzerine İbranice öğrenmeye başladım, sonra da Aramice. Sonrasında üç defa ikişer aylığına olmak üzere Kudüs’te bir Yeşiva’ya gittim, Talmud yüksek okuluna. Yaklaşık üç, dört yıl içerisinde kendimi haham eğitimi almak için hazır hissettim ve 23’ümde, yani iki buçuk sene önce Berlin’e geldim. Abraham Geiger okulunda, liberal haham seminerlerine, üç sene kadar kayıtlıydım. Bir yandan da Potsdam Üniversite’sinde Yahudi teolojisi okuyordum, aslen hala okuyorum ve Master diplomamı almama bir senem daha var. Birkaç ay önce, Ocak 2016’da, Geiger okulundan, haham seminerlerinden, toplumsal politik söylemlerim sebebiyle ilişiğim kesildi. Söylenen o ki kutuplaştırıcı bir kişiymişim ve bir haham cemaati bölmemeliymiş. Buna elbette katılmıyorum, ki hiçbir haham cemaati bölmeye çalışmaz.

Hangi anlamda “cemaati bölmek”?

Duruşumun çok “radikal” olduğu anlamında. Unutmadan, 2013 senesinde Salaam Schalom İnisiyatifi’nin kuruluşunda yer aldım, yani buraya gelişimden kısa bir süre sonra. Bu örgütlenme başından beri “düşmanlarımıza” yardım ettiğim ithamıyla çok eleştirildi. Türk Müslümanlarla çalışmam o kadar da sorun değildi, amiyane tabiriyle tolare ediliyordu. Ama ne zaman ki Arap Müslümanlarla ya da mültecilerle çalışmaya başladım, işte o çok geldi. Geiger okulunun beni sadece angajmanımdan ötürü attığını söylemiyor ya da ima etmiyorum. Onları rahatsız eden, basının dikkatini benim Geiger okulundan daha fazla çekmiş olmamdı. Birçokları benim üzerimden Geiger okulundan haberdar oldu. Bunun onlar için rahatsız edici bir tarafı var. Bir de Geiger okulu hakkında konuştuğumda sadece ama sadece rektörü bahis alıyorum. Benim atılmama sebep olan rektörün inisiyatifiydi. Birçok öğretmen ve öğrenci bu karara karşı fikirlerini beyan etti. Söylediğim gibi, Potsdam Üniversitesi Yahudi Teolojisinde halen daha öğrenciyim, ki burası devlete bağlı bir kurum, kimse beni üniversiteden atamaz. Ama Geiger okulu özel bir enstitü ve elbette böylelikle bambaşka bir hikayeye dönüşüyor.

Okula dönüş ihtimalin nasıl gözüküyor?

Resmiyette bir sene içerisinde eğitimimi devam ettirmek adına tekrar başvurabilirim. Ancak onay verecekleri konusunda şüphem var. Kısacası Potsdam Üniversitesi’ndeki eğitimimi bitireceğim, bu da takriben bir buçuk sene demek.

Unutmadan ekleyeyim, Eylül’de kitabım yayınlandı, Aufbau yayınevinden “Neukölln’de bir Yahudi” başlığıyla. Dussmann kitabevinde 6 Ekim’de tanıtımını yaptık. Kitapta kısaca inisiyatifteki işimi, karşılaştığım zorluklar ve engelleri ele alıyorum. Bir diğer deyişle 25’inde otobiyografi yazdım.

Hazır kitaptan, inisiyatifteki angajmanınından ve elbette Neukölln’deki hayatından söz açılmışken sorayım, Yahudi kimliğini Almanya’da nerede görüyorsun?

İşte bu zor bir soru. Yerleşik (etable) Alman-Yahudi yaşamı bana yabancı. Budapeşte’de yerleşik Yahudilerle daha kolay anlaşabiliyordum. Bunun sebebinin bende yattığını zannetmiyorum, sebebi Budapeşte Yahudi cemaati yok edilmediğinden olmalı. Bir buçuk milyonluk Budapeşte’de 80-100.000 kadar Yahudi yaşamakta, yaklaşık %5’ine denk geliyor. Oradaki Yahudi yaşamı bir şekilde daha bağımsız, Berlin’deki gibi değil. Buradaki yerleşik Yahudilik 90’larda göç etmiş çoğunlukla Rus ya da Rusça konuşan Yahudilerden oluşuyor, ki genelde Yahudilikle ilişkisi olmayan, AB pasaportu edinme ve Almanya’ya gelme ihtimaliyle yaşamış insanlardan bahsediyoruz. Bunun yanı sıra birçok ihtida etmiş Nazi torunu Yahudi de var. Aşağı yukarı cemaatinin yarısı fail torunlarından oluşan sinagoglar var Berlin’de. Böylesi bir cemaat içerisinde, yaklaşık yarısının atalarının benim atalarımı temerküz kamplarına gönderdiklerini bilerek, dua etmek, ibadete katılmak beni rahatsız ediyor. Bu arada bu konuyla ilgili Barbara Schneider’in yazdığı çok ilginç bir kitap var “Yahudi Olma Mizanseni” (Die Inszenierung des Jüdischseins). Bu Yahudiliğe dönen fail torunları hakkında bütün bir kitap. Çok yeni 2015’te yayınlandı. Ezcümle bu çevrede kendimi yabancı hissediyorum. Ama neyse ki burada birçok benim gibi tırnak içinde yabancı Yahudi de (jüdische Ausländer) var. Misal Macar Yahudileri, tabiri caizse Berlin’de yaşayan bir Macar Yahudi, paralel toplumunda söz edilebilir ya da Amerikalı ve Britanyalı, İsrail’li Yahudiler. Bu kesimlerle ortak dili çok rahat buluyoruz.

Cemaate bağlı Fränkelufer Sinagogu’nda aktfim ayrıca. Ancak bu sinagog Kreuzberg’de bulunması, yani çok kültürlü bir ortamda olmasından ötürü, birçok Amerikalı, Britanyalı ve İsrailli Yahudi tarafından kullanılıyor. Orada kendimi rahat hissediyor ve ibadet önderi (Hazan, Şatz) ve öğretmen olarak çalışıyorum. Ne olursa olsun bir cemaatimin olması, bir cemaate ait olmak benim için çok önemli. Elbette resmiyette değil, beni işe alamazlar, çünkü eşcinselim. Cemaat resmi olarak hiçbir eşcinsel hahamı işe alamaz. Demek oluyor ki, cemaatle hiçbir zaman profesyonel bir ilişkim olamayacak, ama gönüllü ibadet önderi ve öğretmen olarak bir seneden uzun bir zamandır aktifim. İbadete katılanlar da beni seviyor. Bu benim için Almanya ve Berlin Yahudi yaşamına dair umudun işareti. Ancak bu umut bence ne Rus Yahudileri, ne de mühtedilerin büyük çoğunluğu tarafından, sadece yeni göçmenlerce yeşertiliyor. Elbette genelleştiriyor ve basitleştiriyorum. Cemaatin içinde ya da dışında muhteşem işlere imza atan Rus Yahudileri tanıyorum. Şehrin Yahudi yaşamında çok önemli yerleri olan birçok mühtedi de tanıyorum.

Peki Alman toplumu içerisinde kimliğin?

Daha kendimi Alman olarak tanımlamıyorum. Her ne kadar burada doğmuş olsam da, hayatımın büyük çoğunluğunu burada geçirmedim. Yalnız kendimi Neukölln’lü hissediyorum. Aslen Neukölln’lü kimliği geliştirmek çok da zor değil, çünkü eğer Neukölln’de doğmadıysan çoğunluğun parçasısındır, unutmayalım bu insanların büyük çoğunluğu bu semtten değil. Özellikle burada, kuzey Neukölln’de, ortalamalar çok daha yüksek, sanırım %80’lik bir dilimin göç geçmişi var, artık her ne demek oluyorsa bu “göç geçmişi”. Ama illa benden kendimi bir şekilde tanımlamamı istersen, Macar asıllı Berlin’li Yahudi’yim. Artık analizi de sana kalmış.

Macaristan, ya da Macar kimliğimle ilgili bir şeyler söyleyebilirim. Dil benim için burada en önemli bağlantı. Yalnız gene de Macar olduğumu iddia edemem, her ne kadar sadece Macaristan pasaportuna / kimliğine sahip olsam da. Orada her seferinde kabul edilmediğimi hissediyorum. Almanya’ya gelme sebeplerimden birisi de bu. Siyasi atmosfer kaldırılacak gibi değil. Benim Yahudi olmamın bununla ilgisi yok, ama mesela sola karşı ya da eşcinsel veya Romanlara karşı nefret körükleniyor. Romanlara karşı resmi düzeyde değil, ama sol ve eşcinsellere karşı ne yazık ki resmi mercilerce. En basitinden çok zorlu bir durum.

16 yaşında Yahudi olduğunu öğrendiğini söyledin. Biraz açar mısın?

Ebeveynlerim bana anlatmamıştı, ki ateisttirler. Bunu çok da inanılmaz bulmuyorum ve hatta birçok benzer hikaye de biliyorum, 13, 16 ya da 17 yaşında Yahudi olduğunu öğrenen, hele hele bir de cemaatin olmadığı küçük bir şehirde büyüdüyse. Evet, oldukça tipik bir hikaye bu anlamda. İlk olarak büyükannemlerle ilgili bir konuyu konuşurken öğrendim. Ben doğmadan önce zaten hayatlarını kaybetmişlerdi, onları tanıma şansım olmamıştı. Babam bana Dachau’da tutulduklarını falan anlattı. Ben de nedenini sordum… 16’ımda Yahudi olduğumu öğrendiğim sırada büyükannem ve büyükbabamın hikayesini de dinledim. Shoah bağlamında kendi geçmişimi öğrendim diyebiliriz. Tam olarak on sene önce.

Peki ailenin Shoah geçmişi senin için o zaman ne anlama gelmişti?

A: Abitur (lise bitirme sınavı) sonrasında İsrail’e göç etmeyi düşündüm. O zamanlar inanmış bir Siyonist’tim. Bu arada okulda Yahudi olduğumu kimseye anlatmadım. Yalnız bir şekilde antisemitist mobbinge maruz kaldım. Hatta ben Yahudi olduğumu öğrenmeden de önceydi bu. Öylesine inanmışım ki Yahudi olmadığıma, ve bilmiyordum da, 14 ya da 15 yaşımda tüm bu ithamları reddediyordum. Ancak antisemitler Yahudilerin kokusunu uzaktan dahi alabiliyor. Büyükannemlerin toplama kampında olmasını öğrenmem, okuldaki antisemitizmle ilişkili deneyimlerim ve ülkedeki toplumsal atmosfer beni İsrail’i bir alternatif olarak düşünmeye sevk etti. Ama daha ilerisine gitmedim. Sanırım tembelliğimden.

Aliyah için mi?

Evet. Onun yerine Budapeşte’de üniversiteye gittim. Ama bahsettiğim gibi ikişer ay olmak üzere üç sefer Kudüs’te Yeşiva’da eğitim aldım. Ama bu ziyaretlerim daha sonraları oldu, 2012, 13 ve 14 yıllarında. 2014’te hatta artık Berlin’i mesken etmiştim kendime.

Shoah geçmişi senin Almanya’daki hayatın açısından ne anlama geliyor?

Berlin ve Potsdam arasında sürekli yoldayım ve dolayısıyla sürekli Wannsee’den geçiyorum. İlk kez Wannsee’den geçtiğimde ve o tabelayı gördüğümde, benim için şaşırtıcı bir deneyimdi. Bu arada ilk kez kısa bir süre önce o müzeye, Wannsee Konferansı Villa’sına uğradım. Gördüğün gibi, ben buradayım ama Himmler ve arkadaşları değil. Sanırım kendi başına Almanya’da Shoah benim için o kadar önemli değil, benim için daha önemlisi, o Shoah’ya giden yol. Yani Yahudilerin damgalanması, kodlanması ve şeytanlaştırılması. 19 yüzyıldaki Yahudi damgalamalarıyla günümüzde Müslümanlara, mültecilere ve People of Color’a uygulanan kodlamalar arasında birçok benzerlik görüyorum. Dolayısıyle bu konu benim için ayrıca bir önem taşıyor. Avrupa’nın “ortaya çıkışıyla” ilgili tarihi deneyimleri göz önüne alarak, günümüzde dışlananlara karşı da sorumluluğumuz olduğunu düşünüyorum. Ama dediğim gibi bu benim Shoah’yla olan değil, Shoah öncesi zamanla olan bağlantım. Birçoklarının gerçekten ne olduğunu anlamamasına rağmen, Almanya’da bir Shoah’nın daha olacağını / olabileceğini düşünmüyorum. Hatta toplumun % 20’sinin bu geçmişi anlamadığını söyleyebilirim.

Almanya’daki güncel antisemitizm tartışmalarını nasıl görüyorsun, takip ediyor musun?

Mesela Fransa’ya bakarsak, antisemit saldırıların büyük ölçüde müsebbibi Arap asıllı gençler. Ancak bence bunun İslam’la yakından uzaktan bir ilgisi yok. Daha çok sosyokültürel durumla ilgili. Bu insanlar yoksulluk içerisinde, gettolarda, şehrin uydu semtlerinde, şehrin taşrasında yaşıyor. Ama ne olursa olsun Fransa’da bu konuyu açarsan, Müslümanların Yahudilere bir tehdit unsuru olduğunu rakamlara vurabilirsin. Ama Almanya’da durum çok farklı. Burada antisemit suç ve saldırıların % 95’i sağ radikallerce işleniyor, Müslümanlarca değil. Bazı gazeteci ya da siyasetçilerin gece gündüz Müslüman antisemitizmini ele almaları, bunun altında siyasi bir amacın olduğunu ve İsrail hükümetinin retoriğine hizmet ettiğini gösterir, gerçeği konuştuklarını değil. Bundestag’ın (Almanya Parlamentosu) 2012’de hazırlamış olduğu rapor, Almanya halkının % 20’sinin gizli (latent) antisemit olduğunu vurguluyor. Ancak her ne hikmetse sürekli “Müslümanların ne kadar da geride” olduğunu vesaire konuşuyoruz. Elbette sorunu başkasına atmak kendi içinde bulunduğun zorluklarla baş etmekten daha kolaydır.

Almanya’da antisemitizme maruz kaldın mı?

Hem evet, hem hayır. Sık sık Neukölln’deki okullara gidiyorum, misal bu sabah “Yahudi” olarak bir okuldaydım. Orada çocuklar bana sorularını yöneltebiliyor. Bazı soruları antisemit olarak niteleyebilirim, ama sorun çocuk olduğunda… Bu tip durumlarla daha eleştirel baş etmeme yarayan bir “his” geliştirdim. Mesela öğrencilerden birisi bana illuminatiye inanıp inanmadığımı sordu.

İnanıyor musun?

Hayır. Bu öğrencinin hayatında gördüğü ilk Yahudi’ye illuminatiyi sorması konunun esasını açıklıyor sanırım. Sadece çocuklardan değil, bazen gençlerden de böylesi yorum ya da sorular alıyorum. Ama bunu kötü anlamda yöneltmiyorlar. Ne yazık ki bu çağrışım bulunmakta ve kötücül anlam taşımadığı sürece sorular, hani bununla yaşayabilirim.

İnanmış bir Siyonist olduğundan bahsettin. Biraz açar mısın?

Siyonizm’in temel fikri nedir? Biz Yahudilerin Avrupa’da, ne kadar asimile olsak da, ne kadar Hristiyanlığa ihtida etsek de, dışlanacağımız ve bir geleceğimizin olamayacağı düşüncesi. 17, 18 yaşlarımda İsrail’de daha rahat edeceğimi düşünüyordum, her ne kadar hiç İsrail’de bulunmamış olsam da. Sonraları 20 ya  da 21 yaşımda ilk kez gittim. Kısa süreliğine, sadece Yeşiva için gittiğimden pek de ilginç değildi. Akabinde iki haftalığına Batı Şeria’ya geçtim ve couchsurfing yaptım. Bir çok Filistinliyle de böylelikle tanışmış oldum. Bana çok daha farklı hikayeler anlattılar ve kimsenin benim Yahudi olmamla bir sorunu da yoktu. Bu seyahat sonrasında, her ne kadar temel fikri doğru bulsam da, Siyonist tarafımı sorgulamaya başladım. Mesela Shoah sonrasında hayatta kalanlardan olsaydım, Macaristan’da ya da başka bir Avrupa ülkesinde yaşamaz, Filistin’e göç ederdim. Dediğim gibi temel fikri doğru bulsam da, orada gördüklerim beni rahatsız etti. Şu anda da İsrail ve Filistin’in geleceğiyle ilgili çok karamsarım. Bu sebeple de Avrupa’daki Yahudi yaşamına odaklanmış durumdayım. Bir şekilde de Avrupa’da biz Yahudilerin Yahudi olmayanlarla daha iyi ilişkiler geliştirmesi gerektiği mesajını kitlelere iletmeye çalışıyorum. Çünkü 100 yıl sonraki İsrail’in bugünkü İsrail olmayacağını düşünüyorum, belki de ultra-Ortodoks bir teokrasi olur.

Salaam Schalom İnisiyatifine dair bir şeyler söyleme şansın var mı?

Elbette. 2013 senesinde cemaatin antisemitizm ombudsmanının çıkışlarını cevaben bu inisiyatifi kurduk. Sıkça dile getirilen Neukölln’ün, büyük Müslüman nüfusu sebebiyle, Yahudiler için No-Go-Area haline gelmiş olduğuydu. Ancak bizim, Neukölln’de yaşayan ben ve diğer üç arkadaşımın, böylesi bir sorunu yoktu. Böylesi demeçler bizim kendi deneyimlerimizle uyuşmuyordu. Kipayla sokaklarda dolaşıp, İbranice konuşan arkadaşlarımız var ve hiçbirisi de Berlin’in diğer semtlerine nazaran daha fazla antisemitizme maruz da kalmıyor. Ayrıca böylesi yorumlar Müslümanların, komşularımızın damgalanmasına ve şeytanlaştırılmasına hizmet ediyor. Bu sebeple de Müslümanlarla ve Yahudi-olmayan ile Müslüman-olmayanlarla bu inisiyatifi kurduk. İki buçuk sene öncesindeydi kuruluş, şimdi ise 200 kişilik bir ekibe ulaştık. Ayrıca Hamburg, Köln, Stuttgart ve Essen’da da benzer inisiyatifler kuruldu, ki bunlar daha kendilerini çok da açmadılar. Almanya’da Yahudiler ve Müslümanlar arasında bir dayanışmaya davet ediyoruz insanları. Bunun için de atölye çalışmaları, kampanyalar, protesto ve paneller düzenliyoruz. Kayıtlı bir dernek değiliz, yani inisiyatifte herhangi bir para akışı söz konusu değil. Ancak birlikte çalıştığımız birçok partner kurum var. Onların odalarında etkinliklerimizi düzenliyoruz, mesela Werkstatt der Kulturen, Şehitlik Camii ya da Fränkelufer sinagogu bunlardan sadece birkaçı.

Son olarak kitabınla ilgili eklemek istediğin birşey var mı?

A: Kitabımı belli başlı bazı siyasetçi ve medyacının panikçi yaklaşımlarından etkilenmemek ve hakikatlerle barışçıl bir ortak yaşama adım atmak isteyen herkese öneriyorum. Federal Almanya’da farklı dini ve kültürel cemaatlerin birlikteliği işliyor. Elbette zorluklar var, ama bu alarmist yaklaşımların yardımcı olmadığı da aşikar. Bizlerin açık bir izan ve sebata ihtiyacı var. Kitabımın amacı Almanya’daki dini ve kültürel azınlıklara – özellikle Yahudiler ve Müslümanlara – dair mitleri yıkmak. Korkuya karşı en iyi ilaç mitlerin yıkılmasıdır. İnsanlara – otobiyografik anlatımlarımla da – aktif toplumsal angajmanlarında ilham olabilmeyi istiyorum. Bizlerin günlük barışçıl bir arada yaşamanın sıkıcılığını anlatan daha fazla sese ihtiyacımız var. Sözü geçen “batının yok oluşu” ile ilgili hortlak hikayelerini yayan ırkçıları ancak böyle yenebiliriz.

* Salaam-Schalom inisiyatifi sayfası: https://salaamschalom.wordpress.com

** Yayınevinin kitapla ilgili sayfası: http://www.aufbau-verlag.de/index.php/sachbuch/politik/ein-jude-in-neukolln.html

Bunları da beğenebilirsiniz...