İçeriğe geç

Milli Ezberlerimizden: “Osmanlı Döneminde Gayrimüslimler Askerlik Yapmazdı” Peki Bu İddia Doğru Mu? - Ayşe Hür

Yazan Avlaremoz
Milli Ezberlerimizden: “Osmanlı Döneminde Gayrimüslimler Askerlik Yapmazdı” Peki Bu İddia Doğru Mu? - Ayşe Hür

Milli ezberlerimizden biri Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin askerlik yapmadığıdır. Birkaç yıl önce Vehbi Koç’un “Türkler askere giderdi ölmeye, hasta olmaya. Katolikler, Ermeniler, Museviler bedel öder askerlik yapmazlardı. Büyük paralar kazanır, en güzel yerlerde yaşarlardı. Biz de onlara hayran hayran bakardık” şeklindeki sözlerini içeren videosu sosyal medyada izlenme rekorları kırmıştı. Bu yıl da 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi’nin anmaları vesilesiyle bu ezberi yüzlerce kişiden duyduk. 

“Bayram yazısı” olacak bir konu değil ama yine de bu kadar çok tartışılan ve yaygınlaşan bu ezberin üstüne gitmek için uygun zaman diye düşündüm.

Klasik dönemde ordunun yapısı

Öncelikle hatırlatalım ki, Osmanlı Devleti veya sonraki adıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda kimlerin askere alınacağına tebaa/reaya değil merkez/Devlet/Saray karar verirdi. Bu bağlamda I. Murad döneminden (1326-1389) itibaren askerlik teşkilatının belkemiği, Hıristiyan tebaa arasından seçilen ve Müslümanlaştırılan “devşirme”lerden oluşturulan Kapıkulu Ocakları’ydı. Ocaklardan en kalabalığı Yeniçerilerdi. Savaş durumlarında orduya katılmak (yani "askerlik") karşılığı "tımar" sahibi olma hakkı ise Müslümanlara hastı. Gayrimüslimler bu ayrıcalığa layık görülmedikleri için toplumsal yaşamın belli alanlarına itildiler. Bu onların tercihi değil, devletin tercihiydi. Bu alanlarda başarı gösterip zenginleşmeleri onların suçu değildi ama özellikle gaz’a ve cihad dönemi bitip, ganimet yoluyla zenginleşmenin önü kapanınca gayrimüslimlerin malları müslümanların gözüne batmaya başladı. 

Bu tarihten sonraki 450 yılda ordunun yapısı elbette çok değişti ancak değişmeyen şey askerliğin Müslüman tebaanın ayrıcalığı olmasıydı. Haziran 1826’da II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağı’nı kapatması ise ordunun Müslüman temelli yapısını daha da belirginleştirdi. Tarihe “Vak’a-yı Hayriye” (Hayırlı Olay) olarak geçen bu olaydan sonra kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye, Prusya’dan getirilen askerlerin gözetiminde, çağın gereklerine uygun bir biçimde teşkilatlanarak göreve başlamıştı. Adından anlaşıldığı gibi tüm Osmanlı tebaasını değil, sadece Müslüman tebaayı kapsayan, dahası, lağvedilen Yeniçeri Ocağı’ndaki Bektaşiliğe karşı, Sünniliğin egemen olduğu 12 bin kişilik ordunun 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı’nda bu ordu da yetersiz kalması üzerine 1834 yılında bir yandan Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yedek kuvvet, hem de Mekteb-i Harbiye kuruldu. Okula öğrenci alımında seçkinci bir yöntem izlendi ve aynen Prusya’da olduğu gibi sadece “zadegân” denilen devletin tepesindeki asker ve sivil bürokratların çocukları alındı. Böylece bu grupların konumları biraz daha pekiştirilmiş oldu.

Yine de ordunun belli bölümlerinde gayrimüslimlere, özellikle denizcilikte ustalıkları bilinen Rumlara hep ihtiyaç duydu devlet. Modernleşme kapsamında ilk kez 1837’de 1.491 (Ortodoks) Rum Bahriye’ye alındı.

Tanzimat Dönemi’nde gayrimüslim askerler

Batılılaşma hamleleri kapsamında, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı-ı Hümayunu ile yapılan düzenlemelerden devletin temel beklentisi giderek artan asker ihtiyacını karşılamaksa, ikincil beklentisi, imparatorluğu oluşturan farklı etnik köken, dil ve dine sahip tebaayı vatandaş olarak eğitip onlara ortak bir kimlik kazandırmaktı. Nitekim fermandaki “Vatanın muhafazası için halkın askerlik yapmasının bir hizmet borcu olduğu” vurgusu bu amaca işaret ediyordu. Bu bağlamda 1839’da Hafız Mehmed Paşa’nın ordunun %20’sini Ermenilerden oluşturma önerisi, Müslüman kesimden büyük direnç görünce vazgeçildi. Yine de 1845’de 142 Rum, 1847'de 834 Rum Bahriye’ye alındı. Bu sayının artmasına yine Müslümanların itirazları neden oldu. 

Fakat fermanda sözü edilen düzenlemelerin ilk adımı ancak dört yıl sonra atılabildi. Prusya sisteminden esinlenilerek hazırlanan 1843 tarihli Tensikat-ı Celile-i Askeriye kanuna göre “muvazzaflık” (asıl askerlik) 5 yılla, “rediflik” (yedek) 7 yılla sınırlandı. Sisteme göre her yılın mart ayı basında orduların mevcudunun beşte biri terhis edilecek ve yerlerine kur’a ile yenileri alınacaktı. Ancak nüfus sayımı yapılmadığı için işler öngörüldüğü gitmedi. Bunun üzerine 1846’da kura usulü getirildi. Ancak kanunun istisnalar bölümü öyle genişti ki, Osmanlı sülalesinden gelenler, Bilâd-ı Selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp) halkı, Hicaz’da doğanlar, Kabe-i Muazzama, Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa hademesi, Peygamber kabirlerinin türbedarları, 14 sene padişah hizmetinde bulunanlar, Mızıka-ı Hümayun üyeleri, Irak’taki ve Yemen’deki Arap aşiretleri, Girit ahalisi, Gayrimüslimler, ilmiye, kalemiye ve mülkiye sınıfında bazı kişiler, müftüler, şeyhler, cami imamları, hatipler, müezzinler, kayyumlar, ulema sınıfından olanların çocukları, medrese öğrencilerinden kendilerine yapılan imtihanı başarı ile geçenler, bir ailenin tek oğulları, yetim bir kızla evlenenler… askerlik yapmazdı. Sonuçta sadece gariban Müslümanlar “vatandaşlık” görevini yapar olmuştu. Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki bu ilk vatandaşlarının 10’larca yıl süren savaşlarda telef olduklarını hatırlatmaya gerek yok herhalde. 

Ahmed Cevdet Paşa'nın direnci

1853-1856 Kırım Savaşı sonrasında Avrupa masasında yer alabilmek için 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı arifesinde, gayrimüslimlerin askerlik yapması meselesi tekrar gündeme geldi ama modernleşme hamlelerinin mimarlarından Ahmet Cevdet Paşa bile Osmanlı ordularının şimdiye kadar “Ya gaza, ya şahadet, haydi din-i mübin uğruna çocuklar!” nidalarıyla harekete geçirildiğini, gayrimüslimler askere alınırsa her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın da yetmeyeceğini, Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan papazlar isteyeceklerini söyleyerek itiraz edince bundan vazgeçildi. Sonunda cizyenin yani gayrimüslimlerin ödemesi gereken baş/kelle vergisinin önce “iane-i askeri”, sonra “bedel-i askerî’ şekline dönüştürülmesine ve eşitlik ilkesi uyarınca Müslümanların da isterlerse bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmasına karar verildi. 

II. Meşrutiyet’te gayrimüslimler askere gitmek istiyor

1908’den sonra, II. Meşrutiyet döneminde gelişen eşitlik dalgası Osmanlı ordusunu ve askerlik düzenini de etkilemişti. Osmanlı Ermeni toplumunun ileri gelenleri mecburi askerliğe karşı değildi, hatta bu meseleyi eşit vatandaşlığın temeli olarak görüyorlardı. Hatta 31 Mart 1909 günü, Ermenilerin Sivas’ta düzenledikleri mitinge dört bin kişi katıldı ve Sivaslı Ermeniler bedel ödemek istemediklerini, askere alınmayı beklediklerini dile getirdiler. 

27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’i tahttan indirdikten sonra kademeli olarak iktidarı ele geçiren, nihai darbeyi de 23 Ocak 1913’teki Babıali Baskını ile vuran İttihat Terakki Cemiyeti, (İTC) esas misyonu “devleti kurtarmak” olan asker ve sivil bürokrat ittifakının cisimleşmiş hali idi. Nitekim 7 Ağustos 1909’da çıkarılan kanunla bedel-i askerlik kaldırıldı ve askerlik hanedan ailesi dışında bütün tebaa için zorunluluk haline getirildi. Kanun görüşülürken, bazı Müslüman mebusların, gayrimüslimlerin askere alınması konusundaki tereddütlerini dile getirmeleri üzerine Rum, Ermeni ve Bulgar mebuslar bunu eşitlik adına hararetle savunmuşlar (örneğin Erzurum Mebusu Ohannes Vartkes Efendi “Gayrimüslimler için de Müslimler için de aynı şeyi talep ediyorum. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında eşitlik fikrini yerleştirmek için, bu lazımdır" diyecekti) ama cemaatleri üzerindeki etkilerinin zayıflayacağından korkan kiliseler, özellikle de Rum Ortodoks Patrikhanesi kanuna karşı çıkmıştı. Ancak gayrimüslimlerin silah altına alınması yine tam olarak gerçekleşmedi. Gerekçe ordunun mevcudunun zaten yüksek olmasıydı. Ama esas neden, gayrimüslimlerin devlete sadakati konusunda tereddütlerin olmasıydı. (Bu konuda daha fazla bilgi için: Ufuk Gülsoy, Cizyeden Vatandaşlığa, Osmanlı’nın Gayrimüslim Askerleri, Timaş Yayınları, 2010.)

Bu tartışmalar yapılırken harb okullarına gayrimüslim öğrencilerin kaydı yapılıyordu. Örneğin Ayhan Aktar “I. Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunda Ermeniler” (Toplumsal Tarih, sayı 255, Mart 2015, s. 30-38) başlıklı yazısında der ki: 1908'da Erzincan Askeri İdadisi’ne Kalust Sürmenyan, 1909'da Onnik Kundakyan, Vağinag Meskoyan, Kirkor Sarafyan ve Şahen Tatikyan isimli Ermeni gençleri yatılı öğrenci olarak kabul edilmişti. Mekteb-i Harbiye'nin “Mezuniyet Defterleri” araştırmacılara kapalıydı ama 18 Nisan 1912 tarihli Zafer Mecmuası'nda "Aristoteli Efendi, Gedikpaşa İstihkâm III. Kolordu; Anesti Efendi Gedikpaşa II. Kolordu; Melkon Efendi Bolu, II. Kolordu, Karnik Efendi, Bolu X. Kolordu, Toma Efendi, Nevşehir İstihkam, Artin Efendi Erbaa,Haim Efendi. Kırkkilise..." yazdığını okuyabiliyorduk. Belki defterleri görebilsek, çok daha fazla adla tanışabilirdik. 

Balkan Savaşlarında gayrimüslim askerler

1912-1913 Balkan Savaşları’nda Osmanlı ordusunda pek çok gayrimüslim asker olduğunu 13, 19 ve 23 Kasım 2018 günlü AGOS gazetelerinde üç yazılık bir dizi yayımlayan Zakarya Mildanoğlu’ndan öğrendik. Örneğin 1912 yılı boyunca yayımlanan Araçamard (Öncü Mücadele) gazetesinin 25 Kasım-8 Aralık 1912 tarihli 12-1070 sayısındaki şu habere bakalım:

“ERMENİ ESİRLER SELANİK’TE

Selanik’ten Patrikhaneye ulaşan 20 Kasım tarihli bir mektuptan, esir düşmüş 300 Ermeni asker, tatmin edici bir ücret karşılığı çalışmak üzere Kasndra İzvori madenine gönderilmiştir. 

Bu 300 kişiden 35’i Ermenice konuşan Rum’lardan oluşmaktadır. Hay-Horom’lar hemşerilerinden ayrılmak istemediği için Ermeni kilisesinde barındıktan sonra hep birlikte çalışmaya gittiler.

Bu askerlerin listesi ailelerine ve yakınlarına iletilmek üzere kısa zamanda patrikhaneye gönderilecektir. Selanik’te yaşayan az sayıdaki Ermeni, her taraftan gelen çok sayıdaki askere büyük fedakarlıkla hem ekmek hem para hem de giyecek açısından gerekeni yaptı. Bunlardan zanaatçı olanlar zaten ekmek parasını temin etmeye başladı. 

Not: Dün son saatte Selanik’teki muhabirimizden aşağıdaki bilgileri edindik. Kilisemize sığınmış olan 35 Ermenice konuşan Osmanlı Rum askeri ile birlikte, 260 Ermeni asker, Rahip Tukhmanyan’ın çabaları ile çalışmak için, Yunan işgali nedeniyle 1500 kadar Arnavut işçinin kaçtığı Kasndnra kasabasındaki İzvori madenine gönderilmiştir. Bu perişan askerleri doyurmak ve giyindirmek için gayret sarf edildi. Ne yazık ki bu çabalar askerlerin sorunlarının çözümü için yeterli olmadı, çünkü günden güne Üsküp’ten, Manastır’dan, Karadağ sınırlarından alay alay esir düşmüş, serbest kalmış binlerce Ermeni asker gelmektedir. Geri dönenlerin tanıklıklarından duyduğumuz ve bizi teselli eden ise, savaş meydanlarında kahramanca çarpışarak düşen ve cinayetlere kurban gidenler dışında, büyük çoğunluğunun zarar görmeden geri dönmeleridir. Pek çok şeyi tam olarak doğrulamak için zamana ihtiyaç var ve iyisi mi gergin ortamı, hüküm süren zihniyeti vs dikkate alarak şimdilik susalım.”

Haberde geçen Hay-Horom terimini daha önce duymamış olabilirsiniz. Yunanca kaynaklarda Hay-hurumlar, Ermenice kaynaklarda Hay-horomlar diye geçen ve ağırlıkla Adapazarı, Çemişkeze ve Agn (Egin/Kemaliye) bölgelerinde ikamet eden bu topluluk 30 Ocak 1923 Mübadele Antlaşması ile Yunanistan’a gönderildiler, o yüzden artık ülkemizde Hay-Horum veya Hay-Hurum yaşamıyor. (Daha fazla bilgi için: “Yorgos Anastasiadis, ‘Ermenice konuşan Rumlar’”, Yunanca’dan çevirenler: Frango Karaoğlan ve Elçin Macar, Toplumsal Tarih, sayı 156, Aralık 2006, s. 38-43.)

Zakarya Mildanoğlu’nun yazısından devam edelim. Yine Araçamard’ın 28 Kasım-11 Aralık 1912 tarihli 14-1072 sayılı nüshasından bir haber:

“ESİR SUBAYLAR (Özel Haber)

FİLİBE ERMENİ ESİRLERİ

Filibe, 20 Kasım. Bugün, eski esirlerden subay olanlara, rütbe belirtisi olmadan ve kılıç kuşanmadan şehirde serbest dolaşım izni verildi. Filibe’de bulunan Ermeni esirlerin listesini yarınki posta ile Araçamard’a göndereceğim. Bulgaristan’ın diğer şehirlerinde bulunan esirlerin listesini de imkanlar ölçüsünde size ileteceğim. Böylelikle asker evladı bulunan ve Türkiye’de yaşayan hemşerilerimize uzaktan da olsa bir hizmet sunmuş olacağımızı ümit ediyoruz. 

YUNANİSTAN’DA HAPSEDİLMİŞ ERMENİLERİN İSİMLERİ

Dün son anda, Yunanistan Napoli (Nafplion olsa gerek. ZM) şehrinde hapsedilmiş 49 Ermeni’nin tümünün adını da edindik. Bunlar hakkında bugünkü gazetenin Haygagan Pajin’inde (Ermeni bölümü) bir mektup yayınladık. 

Limnos Adasında yakalanmış Osmanlı tebaasından olan jandarmalar arasında 4 Ermeni de bulunmaktadır. Mihran Aliksanyan (Yozgat), Aliksan Keremyan (Yozgat), Bedros Bağdasaryan (Erzurum, Çiftlik), Hagop B. Vartyan (Şebinkarahisar) ve bir Ermeni subay (Mülazım).

Palu, Havav’lılardan [Havav/Habab/ Ekinözü] 16 kişi. Bağdasar Tarpinyan, Giragos Ampagumyan, Ohannes Yeğazaryan, Garabed Mesrobyan, Vahan Gatssuryan, Markar Aylayan, Hagop Manugyan, Mardiros Dermizyan, Manug Dermizyan, Mardiros Paşalyan, Hayg Papazyan, Boğos Elliyan, Levon Dolbaşyan, Marsub Azaryan, Mardiros Manugyan (Gülişgerd), [Gülüşkür/Gülüşker, Gülüşger gibi farklı yazılımlara sahip olup günümzdeki Elazığ Kovancılar, Muratbağı köyü,].

Kiğı’lı 8 kişi. Sarkis Uzunyan, Yeğişe Kasbaryan, Aliksan Kalacyan, Siragan Manugyan, Hayrabed Boğosyan, Harutyun Avazyan, Ohannes Harutyunyan, Krikor Manugyan.

Harput’lu 8 kişi. Aharon Elmasyan, Krikor Esayan, Yeğia Çulciyan, Vartan Boğosyan, Simon Boğosyan, Ohannes Nakışyan, Garabed Sarkisyan, Hovagim D. Sarkisyan.

Farklı yerlerden. Bağdasar Şonigyan (Muş), Setrag Avedisyan (Muş), Hagop Vartanyan (Van), Vartan Harutyunyan (Van), Ohannes Mikayelyan (Bitlis), Sarkis Başdozanyan (Averag) [Averag adında altı köy bulunmaktadır], Kevork Cızdanyan (Samsun), Avedis Hovyanyan (Malatya), Khoren Perzegyan (Erzincan), Manug Asaryan (Sivas), Khaçadur Tarçyan (Çüngüş), Yervant Cüeryan (Giresun), Hayg Takuşyan (İstanbul), Avedis Minasyan (Çarsancak), Nazaret İpekçiyan (İzmit), Srabyon Amirkhanyan (Çemişkezeg).” 

Gazetenin 5-18 Aralık 1912 tarihli 20-1078. sayısından Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın bu sefer  1909-1914 yılları arasında İstanbul’da yayımlanan ve Ermeni Devrimci Federasyonu/Taşnaksutyun’un yayın organı olan  Azadamard gazetesi editörüne yaptığı açıklamayı okuyarak Balkan Savaşlarında “gayrimüslim” askerlerin merkez tarafından nasıl değerlendirildiğini anlayalım:

“Nazım Paşa yoğun programı ve yola çıkma hazırlığındayken Azdamard editörünü o bilinen gülümsemesiyle karşıladı. ‘Sizi gereksiz yere meşgul etmek istemem, madem bir fırsat doğdu, bu savaşta Ermeni askerlerin Osmanlı ordusundaki durumu ile ilgili görüşünüzü duymak isterim’ [sorumuza] ‘Ermeni askerler gerekli olandan daha fazlasını yaptılar, onların yaptıklarından son derece memnunum. Ermeni askerler Osmanlı ordusunun diğer askerleri kadar, hatta askerlik görevlerini onlardan daha fazlasıyla yerine getirdiler. Öyle ki Osmanlı ordusundan kaçan askerler içinde neredeyse Ermeniler yok. Bu fırsat nedeniyle Ermeni subayların da parlak bir faaliyette bulunduklarını hatırlatmalıyım. Ne yazık ki bu Ermeni subayların adları aklımda değil’ [diye cevap verdi.]”

Amele Taburlarında gayrimüslimler

Ancak, Balkan Savaşları’nın 1913’te hezimetle bitmesinden sonra gayrimüslimlerin ordudaki durumları radikal bir biçimde değişti. 22 Mayıs 1914 tarihli geçici askerlik kanunuyla Osmanlı sülalesi dışında kalan her erkek askerlik hizmetini yapmakla mükellef kılındı ama İttihad ve Terakki hükümeti Almanya ile gizli anlaşma imzaladıktan bir gün sonra, 3 Ağustos 1914 tarihinde aldığı “umumi seferberlik” kararından sonra gayrimüslimlerin çok azı normal askerlik yapabildi. Çoğunluk Amele Taburları denen geri hizmet birliklerine alındı. Gayrimüslimler İttihatçıların gözünde bir süredir ‘vatandaş’ değil ‘iç düşmanlar’, hatta Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref’in deyimiyle ‘dahili tümörler’di. Onlara güvensizliğin ilk göstergesi seferberlikten bir hafta sonra ortaya çıkmıştı. Dahiliye Nezareti tarafından ilgili vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilen 10 Ağustos 1914 tarihli şifreli telgrafta, silah altına alınan gayrimüslim erlerin ellerinden silahlarının alınarak “yol hizmetinde çalıştırılmaları” gerektiği bildiriliyordu. Bu emre göre, yerel yöneticiler de bakımı veya inşaatı gereken yolları ordu kumandanlıklarına bildirecek ve amele taburlarının inşaat esnasında kullanacağı araç ve gereçler de valiler ve mutasarrıflar tarafından temin edilecekti. Böylece, gayrimüslim erlerin silahsızlandırılması ve amele taburları bünyesinde örgütlenmesi başlamıştı. Amele Taburları adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan ‘Kadın Amele Taburları’, esirlerden oluşturulan ‘Üsera Taburları’ ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor, fakat Amele Taburları’nın sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler de 100 bin civarında ferdin Amele Taburlarına alındığı yolunda. 

Bazı devlet yazışmalarından öğrenebildiğimiz rakamlar şöyle: Birinci Ordu’ya bağlı taburların bir bölümünde 4.811 Müslüman’a karşılık, 11.939 Rum, 7.318 Ermeni ve 1.671 Yahudi vardı. Halep Menzil Komutanlığı’na bağlı Birinci, İkinci ve Üçüncü taburlarla, Antep, Kütahya, Halep, Nevşehir, Denizli ve Aydın amele taburlarının bir bölümünde 1.872 Müslüman’a karşılık 1.494 Rum, 664 Ermeni ve 175 Yahudi vardı. Dokuzuncu Kolordu’ya bağlı amele taburlarının bir bölümünde, 6.172 kişiden 4.869’u Ermeni, 1.199’u Rum’du. Dördüncü Kolordu’ya bağlı Manisa, Urla, Bornova, Antalya, Menemen, Nif, İzmir ve Foça amele taburlarında 2.672 Müslüman’a karşılık 5.872 Ermeni, 1.135 Rum ve Yahudi vardı. Bursa’daki taburda hiç Müslüman yoktu, sadece 500 Yahudi vardı. Bazı taburlarda sadece Ermeniler, sadece Rumlar veya sadece Ermeniler ve Rumlar vardı. Amele Taburları’nda sanıldığı gibi sadece niteliksiz insanlar değil, doktor, eczacı, baytar, mühendis, yüzbaşı gibi meslek sahipleri de bulunuyordu. Ama esas ağırlık demircilik, marangozluk, tesviyecilik, taşçılık, duvarcılık gibi meslek sahiplerindeydi. Bu “askerler”e başta yol, köprü, kanal, bent ve demiryolu inşaatı olmak üzere, taş kırma, kar temizleme, mezar kazma, kömür, kükürt ve tuz çıkarma, odun kesme, hasat yapma, çekirge ile mücadele etme, çim biçme, hatta ıhlamur toplama ve pastırma yapma gibi envai çeşit iş yaptırılıyordu. Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. O yıllarda, düzenli ordunun durumu bile çok kötüyken, adeta köle statüsünde istihdam edilen amele askerlere daha iyi bakılması mümkün değildi. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürre ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu. ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı...” der ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatır. 

Sarıkamış’ta gayrimüslim askerler

Ancak orduda kalifiye gayrimüslim asker istihdamına da devam ediliyordu. Yine Ayhan Aktar anlatıyor: 

“Doğu Cephesi’nde, Sarıkamış’ta Ruslara karşı savaşan bir Ermeni subay daha vardı: Piyade Teğmen Vahan Pastırmacıyan. Vahan Efendi, Taşnak Partisi’nin liderlerinden ve Osmanlı meclisinde Erzurum Mebusu olan Karekin Pastırmacıyan’ın (kod ismi: Armen Garo) kardeşiydi. 1914 yazında savaşın yaklaştığını gören Karekin Pastırmacıyan, İttihatçılardan umudunu keserek Tiflis’e geçmiş ve orada Rus ordusunun yanında savaşa katılan Ermeni taburlarını örgütlemişti. Hatta Kafkas Orduları Komutanı General Grigori Bergmann’ın komutası altında Rus birliklerinin Köprüköy’e hücumu sırasında büyük ağabey Karekin’in Rus tarafında, kardeşi Vahan’ın da Osmanlı saflarında savaştığını biliyoruz. 

Sarıkamış'ta IX. Kolordu 83. Alay kumandanı olan Binbaşı Ziya (Yergök) Bey, alayın subaylarını sayarken şöyle diyordu: “Ayrıca Alay’ın atılgan, değerli subaylarından birisi de Meşrutiyet döneminde İstanbul Harbiyesi’ni bitiren Asteğmen Erzurumlu Pastırmacıyan Vahan’dı. Bu subay, Köprüköy muharebesinde bacağından yaralanmıştı.

Sicil numarasından Harbiye’den 1914 yılında mezun olduğunu öğrendiğimiz Pastırmacıyan’ın kahramanlıkları, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Sadaret’e yolladığı 18 Eylül 1915 tarihli resmi yazıda da dile getirilmekte. Unutmayalım, 24 Nisan 1915'ten beri Anadolu Ermenileri çöllere sürülüyor ve korkunç katliam devam ediyordu. Enver Paşa’nın yazısında Vahan Pastırmacıyan’ın maaşına zam yapılması için yazılan yazı şöyle: “Kolordu 9, 83. Alay, 1. Tabur, 1. Bölük, Mülazım-ı Sâni [Teğmen] Vahan Artin Efendi, pederi Pastırmacıyan, Erzurum, sicil No. B 330 [1914]-59. Hakkında olunacak muamele: Muharebatta ibraz etmiş [savaşta ortaya koymuş olduğu] olduğu hidemât-ı fevkaladeden [üstün hizmetten] dolayı kıdemine bir sene zam...” (s. 31-32)

Mekteb-i Harbiye’nin 1912 yılı mezunlarından Teğmen Sürmenyan, önce Balkan Savaşları’na katılmış, daha sonra 1914 yılı Aralık ayında Doğu Cephesi’nde Oltu’da Ruslara karşı savaştı ve yaralanmıştı. Daha sonra tehcir edilen ailesini Harput civarında bulup kurtaracak; 14 Şubat 1916’da Erzurum’a Rus ordusunun girmesinden sonra Tokat-Zile’de kurulan Depo Alayları’na eğitim subayı olarak atanacaktı. Doğu Cephesi’nde, Ermeni subayların Sivas’ın ötesine geçmesi yasaklanmıştı.

Kalust Sürmenyan, Türkiye Ermenisi Askerler ve Askerlikleri (Ermenice’den çeviren: Yaşar Tolga Cora, Beyrut, 1967, s. 38) adlı kaynakta Teğmen Sürmenyan, Zile’deki günlerini şöyle anlatmıştı: 

“Seferberliğe tâbi olan [ve silah altına alınan] acemi erler her taraftan [bizim talimgâha] yollanıyorlardı. [Temel askeri] eğitim görüyorlardı ve ihtiyaca göre cephelere sevk ediliyorlardı. Adil olmak için şunu söylemeliyim: Ermeni olmamıza rağmen, ordunun içerisinde subay olarak bütün hak ve yetkilerimizi sonuna kadar kullanabiliyorduk. Ve bu [durum] bizim kara kaşımız, kara gözümüz için değildi. Zaten Ermeni değil miydik? O vakitler, Ermeni neydi ki? Ama [bu durum], Türk ordusunda hâkim olan disiplin ruhu, üstlere karşı duyulan hürmet, omuzlarımızda taşıdığımız apoletler ve yıldızlar nedeniyle olduğu gibi, aynı zamanda bizim ifa ettiğimiz görevin ve [sahip olduğumuz] rütbenin sonucuydu.” 

Sürmenyan, Zile’deki eğitim birliğinde görev yapan toplam 16 Ermeni subay, iki astsubay ve bir de silah ustasının ismini vermektedir. Savaşın başında Kafkas Cephesi’nde 100’e yakın subay, doktor ve eczacı bulunduğunu fakat savaş esnasında birçoğunun öldürüldüğünü anlatmakta. 

Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi iken silah altına alınarak Harbiye’deki İhtiyat Zabitleri Alayı'na katılan Vasfi (Şensözen) Bey I. Dünya Savaşı Yılları ve Kafkas Cephesi Anıları (Yay. Hz. Saro Dadyan, Okuyan Us Yayınları, 2013, s. 42) adlı hatıratında şunları söylüyor: 

“Yine, burada söylenmesi gereken bir gerçek vardır ki o da bölüklerimizde Rum, Ermeni ve Yahudi gençlerin de bulunduğudur. Leon Efendi, Kadmus Efendi, Minas Efendi gibi arkadaşları anımsarım, onlar da Türk erlerine talim öğretmeni oldular ve sonra cephelere giderek, bizlerle aynı şartlar altında savaşa katıldılar. Tabiatıyla vurulanlar, ölenler de olmuştu.”

Enver Paşa’nın taltif ettiği gayrimüslim subaylar

7 Ocak 1915 tarihinde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın imzasıyla Sadaret’e yollanan atama onay listesinde isimleri yazılı, “I. ve II. ve III. Kolordularda memur edilen ... cem’an 366 efendinin uhdelerine zabit vekilliği rütbeleri tevcih kılınmıştır” yazıyor. Harbiye Nezareti’nden yollanan 6 Mart 1915 tarihli listede ise “Kolordu 11, Fırka 33, Alay 97, Tabur 3, Bölük 2. Mülazım-ı Sani Dikran Efendi, Gümüş Liyakat Muharebe Madalyası ile taltifi; Kolordu 11, açığında Fırka 33, Alay 52, Tabur 2, Bölük 3 Mülazım-ı Sani Ardaşes Efendi, Gümüş Liyakat Muharebe Madalyası ile taltifi” isteniyordu. (…) 

Ayhan Aktar diyor ki: "İlginçtir, 25 Şubat 1915 tarihinde Harbiye Nezareti bir yandan Osmanlı Ermenilerinin Ruslarla işbirliği yaparak ihtilal hareketi içinde olduğunu iddia edip ordu ve kolordu kumandanlıklarına yolladığı tamimde Ermeni erlerin silahsızlandırılması emrini verirken, diğer yandan da Kafkas cephesinde Ruslara karşı kahramanca savaşan Ermeni subayları gösterdikleri yararlılıktan ötürü 6 Mart 1915 tarihinde gümüş liyakat muharebe madalyasıyla ödüllendiriyordu. Bu noktada, ‘düşmanla işbirliği yaparak isyan eden Ermeniler’ anlatısının daha başından itibaren Anadolu Ermenilerini etnik temizliğe tabi tutmak için, özellikle İttihad ve Terakki’nin sivil kanadı tarafından hayata geçirilen bir “psikolojik operasyon” olduğunun altını çizmek istiyorum.” (s. 33)

Çanakkale Cephesi’nde Ermeni, Rum ve Yahudi askerler

Çanakkale’de Esat (Bülkat) Paşa komutasındaki III. Kolordu’ya atanmış ve muharip sınıflarda savaşan Ermeni subayların 7 Ocak 1915 tarihinde Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın imzasıyla Sadaret’e yollanan atama onay listesinde şu isimler yazılı: “I. ve II. ve III. Kolordularda memur edilen (...) cem’an 366 efendinin uhdelerine zabit vekilliği rütbeleri tevcih kılınmıştır." "Bunlar Istefanos Efendi,Van, Panos Efendi, Bilecik, Parunak, Bursa, Mıgırdiç Efendi, Bursa. Ohannes Efendi, Trabzon. Mıgırdiç Efendi, Van, Serob Efendi, Trabzon. Mesrob Efendi, Bitlis…." 

Çanakkale Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mithat Atabay, 18 Mart 2015 tarihli Şalom gazetesindeki yazısında (https://www.salom.com.tr/arsiv/haber/94480/canakkale-savaslarinda-osmanli-tebaasi-herkes-din-farki-gozetmeden-vatan-icin-savasmislardi) Çanakkale Savaşları’nda şehit düşen askerlerimizden 558’i imparatorluğun farklı inanç mensubu unsurlarından olduğunu, bu da “şehit” olan her 100 askerden birinin gayrimüslim olduğu anlamına geldiğini anlatıyor. Atabay’a göre cephede hayatını kaybeden 558 isimden 78’i ise Yahudi’ydi. 

İsmet Tarık Demirci’nin Yeniyüzyıl gazetesindeki yazısına (https://www.avlaremoz.com/canakkale-gazisi-israil-basbakani/) göre Çanakkale cephesinde hayatını kaybeden Şanbay oğlu Yako ve İsak oğlu Avram adındaki erler 57. Piyade Alay şehitliğinde gömülü. Avram oğlu Salomon ve Samuel oğlu Mişon ise Kocatepe Hastane Şehitliği’nde gömülü. Acıbadem Uzunçayır Mezarlığı’nda Hemdat İsrael Sinagogu Vakfı’nca 1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu saflarında savaşırken yaşamlarını kaybeden Yahudi şehitleri için bir anıt mezar oluşturulmuş, her yıl 18 Mart’ta onlar için bir anma yapılıyor. Eliyas Kohen Paşa, İzak Molho Paşa, Gelibolulu Efraim Ben Varon savaş esnasında paşa olarak görev yapanlardan. Hem ziraat hem de uçak mühendisi olan Jozef Enrekave ise, Çanakkale’de Alman subaylarla birlikte görev yaptı. Nesim Avran Eskinazi, 1916 Çanakkale Anafartalar’da kıdemli gedikli başçavuş. Bu yazıda atıf yapılan Mithat Atabay’a göre cephede savaşan Yahudilerin arasında olan bir isim var ki, daha sonra 1948’de kurulan İsrail devletinin tarihinde önemli bir rol oynayacak. O zamanlar Çarlık Rusyası’nın bir parçası olan Kherson’da (Ukrayna) doğmuş, 1906’da Filistin’e göçmüş,1910’da ailesiyle birlikte Yafa’ya yerleşerek Tel Aviv’in ilk ailelerinden biri olmuş Sharett, hukuk eğitimi almak üzere Osmanlı payitahtı İstanbul’a geldiği sırada Cihan Harbi’nin patlak vermesiyle hiç düşünmeden eğitimini yarıda kesip Osmanlı ordusuna katılmış. Orduda tercümanlık yapan Sharett savaş sonrası Tel Aviv’e dönecek, 1948’de İsrail devleti kurulunca da David ben-Gurion’un ardından 1954-55 yılları arasında başbakanlık yapacak… 

Ailesi tehcir edilirken ordu doktorluğuna devam eden Avedis Cebeciyan

Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden 1902’de mezun olup bir süre Urfa ve Antep’te doktorluk yapan ve tabip subay olarak 1914 ile 1916 arasında Çanakkale Cephesi’nde, daha sonra da Doğu Cephesi’nde görev yapan Doktor Avedis Cebeciyan bu yıllarda günlük tutmuştu. Bir Ermeni Subay’ın Çanakkale ve Doğu Cephesi Günlüğü, 1914-1918, Avedis Cebeciyan (çeviriyazı: Takuhi Tovmasyan, Aras Yayıncılık, 2015) adlı hatıratından 24 Nisan 1915’te fiilen, 27 Mayıs 1915’ten itibaren resmen yürürlüğe konulan “Ermeni Tehciri/Kırımı/Soykırımı” sırasında alınan bazı notları okuyalım şimdi de:

22-23 Ağustos 1915: Yeni bir Ermeni doktor daha geldi. Dört doktor olduk. Şahbaz, Armenak, Boyacıyan ve ben. 27-28 Eylül 1915: Birkaç haftadan beri Anadolu içinde Ermenilerin tehciriyle ilgili acı verici haberler almaktayız. 1-2 Ekim 1915, Akpaş [Akbaş Limanı]: Öğleden önce İstanbul’dan Doktor Harutyun Tarpinyan geldi. Anlattıkları beni pek üzdü. Yemek yiyemedim... 3-4 Ekim 1915, Akpaş [Akbaş Limanı]: Evden bir mektup aldım. (...) Babam, annem ve ailemin Halep’e gittiği yazılmıştı. 7-9 Aralık 2015 Hama’da bulunan kardeşim Krikor, kız kardeşim Salihe ve kocası Artin, bitişiğindeki köylere sığınmışlar. 4-6 Nisan 1916, Kırkkilise [Kırklareli]: Evden bir kartpostal aldım. Kız kardeşim Noyemi’nin Sebha Dağı’na (Suriye) sürüldüğü, çocukları Kevork ve Garabet’in ise öldüğünü öğrenince çok üzüldüm. 8-10 Mayıs 1916, Halep: Halep’e gitmek için yola koyuldum. Mart’ın 9’unda oraya vararak ailemle evlatlarıma kavuştum. Ancak sayısız dehşetli haberleri öğrenince sevincim derin bir üzüntüye dönüştü. Çok sayıda sevgili dostumun kaybı, beni temelinden sarstı. 31 Mart-5 Nisan 1917, Tigranakert [Diyarbakır]: Üç gün önce buraya vardık. (...) Yolda yürek paralayıcı manzaralara tanık olduk. Her yerde Ermenilere ait kemikler...”

Esir düşen gayrimüslim askerler

Taner Akçam “Sarıkamış'ta savaşan Ermeni askerler ve esaret mektupları” (4 Ocak 2015, Taraf) başlıklı yazısında B. Donabedian tarafından derlenen ve 1922’de yılında Paris’te Ermenice olarak basılan Tsayn Darabelots (Acı Çekenlerin Sesi) kitabındaki iki mektuptan söz ediyor. Bu kişilerden Nazaret Demirciyan, 29 Eylül 1917 tarihinde Sibirya’daki N. Dagel esir kampından yazdığı mektupta şunları yazıyor:

“Balkan savaşına kadar olan hayatımı biliyorsunuz... O savaştan sonra, askerlik için Sivas’a götürdüler bizi. Orada 4 ay kaldıktan sonra izin alıp eve gittim epeyce kaldıktan sonra yeniden asker olarak Sivas’a döndüm. Dünya savaşının başlaması ile kendimizi muharebe meydanında bulduk... yolculuğumuzu anlatmak istemiyorum çünkü Türklerin askeri lojistik işlerindeki düzensizliği duymuş olmalısınız... uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Erzurum’a geldik, oradan da Pasinler ovasına gittik ve orada savaşa tutuştuk... savaş sırasında günlerce aç kalışımız... karların içinde yatışımız, başımızın altına yastık yerine taşları koyuşumuz, 2-3 hafta devamlı ateş ve alevler içinde kalışımız... 

(…) Nihayet dağlar, ateşler, yıkıntılar ve ölüler üzerinden geçerek, kanla boyanmış vadi ve tepeleri geçip Rusya’nın [zapt ettiği] Sarıkamış şehrinin ormanlarına geldik... Ah kardeşim, oradaki savaşı anlatmaya kalemimin gücü yetmez. Yok kardeşim, orası savaş meydanı değil insan mezbahası idi... (…) Bu ormanların içinde de 8–10 gün korkunç ve benzeri görülmemiş bir savaştan sonra, Türk kuvvetleri artık dayanamadı... bir kısmı esir düşmeye bir kısmı da kaçmaya başladı... açlık, çıplaklık, soğuk ve savaşan kuvvetlerin eşitsizliği böyle gerektirirdi ve başka türlü olamazdı...

Ben de “maalesef” mi yoksa “çok şükür” mu diyeyim bilemiyorum... esir düşenler arasındaydım ve o günden sonra esaret günlerim başladı...

Esir düştüğüm tarih, Aralık 20, 1914. Bizi yakaladıklarında ilk önce bizi trenle Kars’a getirdiler, orda yemek verdikten sonra yine trene bindirip Kafkaslara doğru yola çıkardılar. Yolda rastladığımız Ermeniler bizi teselli etmek için, “siz mademki Ermeni’siniz sizi çabuk bırakırlar” diyorlardı... kimi diyordu Tiflis’te salıverirler kimi de daha ötede ... ve böyle bizi aldatarak bir ay süren bir demiryolu yolculuğundan sonra Perm şehrine vardık. Bizim esir düşmüş arkadaşlardan dörtte biri kalmamıştı vardığımızda... yol boyunca Tifodan öldüler, öyle ki her bir vagondan günde 10-15 ölü çıkıyordu... ben de epeyi ağır hastalandım ama nasıl olduysa iyileştim sonunda.

Bizi Perm’e getirince, daha evvel okul olarak kullanılan büyük bir binaya yerleştirdiler. Bizi “Ermeni esirleri çabuk bırakırlar” diye kandıran Rusyalı Ermenilerin dediği çıkmadı... İşte, esaretimin dördüncü yılındayım hala bekliyoruz...Hasretten yanan kardeşin, 

Nazaret Demirciyan”

Evet, kitaplar dolusu anlatılacak bir konuyu özetlerken bile sizleri yorduğumun farkındayım… Eğer “Osmanlı döneminde gayrimüslimler askerlik yapmazlardı” ezberinizi gözden geçirmenizi sağlayabildiysem ne mutlu bana…

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Avlaremoz

Tümünü gör