Gömülü tarihler nadiren gömülü kalır. Bazen yalnızca onları arayanların zihninde anlam kazanan bir fikrin peşinde, unutulmuş arşivleri didikleyen gözü kara tarihçiler tarafından gün yüzüne çıkarılırlar. Bazen de bu kazı, ataların mezardan seslenişiyle gelir; araştırmacıları çağırır, kendilerini ve ardıllarını şekillendiren dünyayı öğrenmeye iter. Molly Crabapple’ın biyografi, anı ve tarihin iç içe geçtiği samimi bir anlatı olan “Here Where We Live is Our Country: The Story of the Jewish Bund” adlı kitabı, ikinci türe giriyor. Hiç tanışmadığı büyük dedesi Sam Rothbort’un hayatı üzerinden kurulan bu anlatı, genç ve yaşlı Yahudilerin, cemaat kurumlarının Siyonist ortodoksilerini giderek daha fazla reddettiği bir dönemde yayımlandı: Gazze’nin enkazı ortasında bir çıkış yolu arandığı bir anda. Hepimizin çoktan öldüğünü sandığımız faşizm canavarının, diledikleri gibi öldürmek ve yok etmek için yeni nesil demagogların elinde yeniden yükseldiği bir çağda.

Crabapple’ın kitabı, günümüz Yahudi tartışmalarına tam zamanında yapılmış bir katkı. Anlatı; 1772’de Rusya, Prusya ve Avusturya’nın Polonya-Litvanya Birliğini parçalayarak milyonlarca Yahudiyi imparatorluklarına kattığı anla başlıyor. Hızla ilerleyen ilk 115 yılın ardından, Crabapple, imparatorlukların acımasız ırkçılığına ajitasyon ve devrimci şiddetle yanıt veren Bund öncüllerini tanıtıyor ve bizi 1897’ye, “Yahudi Meselesi”ne dair iki rakip yaklaşımın doğduğu yıla getiriyor. Bunlardan biri, Yahudi İşçi Bund’u. Vilna’da (bugünkü Litvanya’nın Vilnius şehri) bir grup sosyalist tarafından kurulan Bund, Yahudi kurtuluşunun tüm işçilerin kurtuluşuyla iç içe olduğunu savunuyor ve “buradalık” (Yidişçe doikayt) ilkesine dayanıyordu. Bu Bundistler, Doğu Avrupa’daki bin yıllık Yahudi varlığının, kendilerine bu topraklar üzerinde herhangi bir antisemitik Yahudi-olmayan kadar meşru bir hak verdiğini ileri sürüyordu. Diğer yaklaşım olan Siyonizm ise Bund’un bir tür ikizi gibiydi. Bund’dan yalnızca birkaç hafta önce doğan Siyonizm, Avrupa antisemitleriyle temel bir noktada örtüşüyordu: Diasporadaki Yahudi güvensizliği sorununa verdikleri yanıt, Yahudilerin Avrupa dışında, tercihen o dönem Osmanlı yönetimindeki Filistin’de, kendi ulusal topraklarına ihtiyaç duydukları yönündeki milliyetçi fikri benimsemek oldu. Buradan itibaren anlatı, II. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’nın devrimci atmosferinde ve Bund’un kurumsal gücünün zirvesinde, Doğu Avrupa’daki “burada” ile Filistin’deki “orada” arasında farklı gelecekler tasavvur eden Yahudi aktivistlerin rekabetlerini, çatışmalarını ve ayrışan vizyonlarını açığa çıkarıyor. Kitabın en geniş bölümü olan ve Nazilerin Polonya’yı işgalinden Yahudi ulus-devletinin kuruluşuna kadar geçen dokuz yıl, soykırım savaşının cehenneminde gösterilen azmin sarsıcı hikâyesidir ve sonuçları bugün bile bizimle birliktedir.
Ben tarihçi değilim. Bir kısmı geçen yüzyılda Nazi faşizmi tarafından Holokost’ta yok edilen, Yerleşim Bölgesi'ndeki Yahudilerin soyundan geliyorum. Bir sosyalist, bir örgütleyici ve bir sendikacı olarak, Doğu Avrupalı Yahudilerin Amerikan işçi hareketinin inşasına katkıda bulunduğunu biliyordum ancak onların örgütsel öncüllerine dair hiçbir şey öğrenmemiştim. Siyonizmi reddetmemden yıllar sonra Bund’un tarihine kapıldım ve 2023’te Der Spekter’in ortak kuruluşuyla Bund’un yeniden canlandırılmasına destek vermek için tümüyle işe koyuldum. Bu yalnızca bana özgü değil: Batı dünyası nihayet İsrail ile olan ilişkisini dürüstçe değerlendirmeye başladı. Crabapple, Bund’un uzun süre uykuda kalmış kapsamlı tarihini hem Yahudi olan hem de olmayan sıradan okurlar için erişilebilir kılarak, Siyonist yanılsamanın hegemonisini yıkmak üzere bize bir koçbaşı daha sunuyor.

Bu kitaba bakışın belki de en dolaysız yolu, onu bir biyografi ve anı olarak değerlendirmektir. Crabapple, hiç tanışmadığı ancak mirası bir gazeteci ve görsel sanatçı olarak yürüttüğü yaşam pratiğinin temelini oluşturan bir ataya, derin bir saygı ve merakla yaklaşır. Crabapple şöyle yazıyor: “Büyük halamın Brooklyn’deki evini dolduran şey, yalnızca onun binlerce tablosu, heykeli, suluboyası ve mozaiği değildi; sanki kişiliği hayalete dönüşmesine izin vermeyecek kadar canlı olduğu için, Büyükbaba Sam’in bizzat varlığıydı.” Sam’in Volkovysk ştetl’inde devrimci Bundizmle yaşadığı kısa ama yoğun deneyim, genç yaşamında öyle bir dönüm noktası oluşturur ki, bunu daha sonra “Pencereleri Kıran Bundist Itka” adlı bir tabloda ölümsüzleştirir. Bu eserin keşfi ise Crabapple’ı neredeyse on yıl süren, dünya çapında bir araştırma projesine yönlendirdi. Bu proje, tozlu arşivleri didik didik etmeyi, yaşlı Yidiş bilginleriyle röportaj yapmayı ve eski dünyanın sokaklarını uyandırmayı içeriyordu ve bu kitap da bu araştırmanın ürünü oldu.
Sam’in biyografisi, Bund tarihine doğru yaptığımız seyahatin yolunu döşüyor; Atlantik’in çok ötesinde bir dünyayı örgütlerken, Crabapple’ın “Sürgün Galaksisi” olarak adlandırdığı 20. yüzyıl başı New York’undan hem etkileniyor hem de onu etkiliyor. Crabapple’ın kendi anıları ise bu yolculuğun yorumlayıcı katmanını oluşturuyor. Sam’in “hümanist”, “tüm insanlar kardeştir” yaklaşımının kendisini “sol siyasete bağlı, uslanmaz bir sanatçıya” dönüştürmesinde belirleyici olduğunu anlatıyor. 1906’daki Bundistler için geçerli olan gözlemleri, 21. yüzyılda bir sanatçı, gazeteci ve aktivist olarak kendi deneyimleriyle paralel biçimde ortaya koyuyor. Kendi anılarına dair betimlemeleri, “bir polis hücresinin zemini, bir sol toplantının sıkıcılığı, bir yabancıya broşür uzatmanın elektrikli anı, doğru ya da yanlış olsun, dünyayı değiştirmek üzere olduğuna inanmanın sarhoşluğu”, bir yüzyıl önce aynı deneyimlerin çok daha sert ve uç versiyonlarını yaşamış Bundistlerin hikâyelerine canlılık katıyor.

Biyografi ve anı, Bund’un mücadelelerini bize yakın ve anlaşılır kılabilir; ancak, Crabapple’ın büyük bir titizlikle kat ettiği zemini asıl tanımlayan tarihtir. Yazar sık sık Bund’un Henryk Erlich, Viktor Alter, Vladimir Medem ve Bernard Goldstein gibi güçlü liderlerinin seslerine ve Bund tabanının omurgasını oluşturan sayısız tuer’e başvuruyor. Yoksulluk, baskı ve şiddetle yoğrulmuş bir dünyayı çarpıcı bir canlılıkla resmediyor. Belki de en önemlisi, o dönemdeki ve bugünkü örgütleyicilerin ve aktivistlerin paylaştığı son derece tanıdık duyguları ve açmazları görünür kılıyor.
Anlatının üzerinde, her okurun bildiği bir gerçek asılı duruyor: Avrupa’nın Yahudileri, kendilerini yutacak faşist canavardan kaçamadı. Bu, yalnızca onların kendi eksikliklerinden ya da stratejik hatalarından değil, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kayıtsızlığı ve kötü niyetli ihmali nedeniyle de böyle oldu. Tarihçiler kimi hatalara ve sadeleştirmelere işaret edebilir; ancak, Crabapple, Bund’un 1903 ve 1917’de ortaya çıkan, “ilkeyi güçten üstün tutma, en çok kalıp savaşmaları gereken anda sahayı terk etme yönündeki ölümcül dürtü”den kaynaklanan taktiksel başarısızlıklarını tespit etmekten geri durmuyor.
Tarihsel ayrıntılar ve bu ayrıntılara dair farklı yorumlar kuşkusuz önemlidir; bu eleştirileri okumayı ben de bekliyorum. Ancak, bunların, Nazi işgali arifesinde Polonya Yahudilerinin çoğunluğunun desteğini kazanabilecek kadar ilham verici bir hareket inşa eden Yahudi devrimci kadrolara dair Crabapple’ın anlatısının ana eksenini değiştirmesi pek olası değildir. Topluluk dışından insanları da bir tiranı devirmek üzere peşinden sürükleyebilecek kadar cazip ve bugün hâlâ yankı bulan bir sosyopolitik mirası tanımlayacak kadar etkili bir hareket, doğduğu topluluk içinde ancak uzun süre bastırılarak ve kötülenerek varlığını sürdürülebilir. Crabapple bu tarihi erişilebilir, sürükleyici ve sahici kılıyor.
Kitap boyunca ilerleyen üç ana damar, bugünü anlamak açısından özellikle aydınlatıcıdır. İlki, on yıllara yayılan hizipçi iç çekişmelerdir: Ekim Devrimi öncesinde ve ona giden süreçte Bolşeviklerle, sonrasında Komünistlerle ve her zaman Siyonistlerle yaşanan çatışmalar. İkincisi, Bundizmin ulusötesi karakteri ve bu “köklü köksüzlüğün” merkezdeki faaliyetlerle kurduğu diyalog ve etkileşimdir. Üçüncüsü ise, ikinciyle bağlantılı olarak, Bundistlerin günümüze kadar varlığını sürdüren kurumlar inşa etme yönündeki atılgan ve kararlı hamleleridir.

Bundistler ile Bolşevikler arasında, Bund’un Sovyetler Birliği’nden sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve nihayetinde Viktor Alter ile Henryh Erlich’in öldürüldüğü süreci kapsayan düşmanlık yılları, son derece kritik bir öneme sahiptir. Bu zengin tarihsel damara dair bilgisi sınırlı olan okurlar için Crabapple, söz konusu ayrışmaları görünür kılma ve kendi bakış açısını açık biçimde ortaya koyma konusunda kayda değer bir iş çıkarıyor: Ona göre, Vladimir Lenin yanılmıştır ve Vladimir Medem onu filizlenen bir otoriter olarak isabetle teşhis etmiştir. Farklı bir kitap, 1921’de tasfiye edilmesine rağmen Bund’un ulusal kimlik meselesine yaklaşımının hayaletinin, Sovyetler Birliği’nin farklı ulusal cumhuriyetlerini ulusal hatlar boyunca örgütlerken aynı zamanda SSCB’nin nominal sınıfsal eşitlik söylemiyle birleşecek ölçüde nasıl işlevsel olduğunu inceleyebilirdi. Joseph Stalin’in, derin antisemitizmine rağmen, 1928’de Sovyetler Birliği’ndeki Yahudi nüfus arasında Siyonist eğilimleri törpülemek (ve askeri saikleri gözetmek) amacıyla kurduğu Yahudi Özerk Oblastı’nda, artık dağılmış olan Rus Bund’unun ulusal-kültürel özerklik hedefinin silik izleri görülebilir. Yahudi Özerk Oblastı nihayetinde kayda değer sayıda Yahudiyi kendine çekmekte başarısız olmuştur ve bugün, aslında hiçbir zaman tam anlamıyla var olmamış bir projenin yapay bir kalıntısı olarak varlığını sürdürmektedir. Bu durum, Herzl’in Uganda seçeneğine benzer biçimde, kökeninin organik olmayışına atfedilmelidir.
Son 60 yıldır Amerikan Yahudiliği, Siyonist bir yakınlık kültürüyle boğuşuyor olabilir; ancak, giderek artan sayıda Amerikalı Yahudi, Siyonist şovenizm yerine Bundist çoğulculukla özdeşleşmeye devam ediyor.
Kitap ayrıca, Bund’un yalnızca Doğu Avrupa’ya özgü değil, ulusötesi bir hareket olduğunu ve “eski” ya da “yeni” ülkede olsun, doikayt ilkesine bağlı kalarak var olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Crabapple şöyle yazıyor: “Yüzyıl dönümünde New York, radikal diasporaların dünya başkentiydi… Sürgünler Ülkesi’ni unutun. New York, bir Sürgün Galaksisi’ydi.” Devrimci hareketlerin sürgündeki lider ve aktivistlerle bağlarını sürdürmesi yeni bir olgu değildir; Leon Trotsky, José Martí, Antonio Mattei Lluberas, Sun Yat-sen ve diğerleri “eve” dönmeden önce sürgünde zaman geçirmiştir. Ancak, Bundist liderleri farklı kılan şey, bu sürgünlerin ve mültecilerin, eski yurtlarından ayrılmalarına neden olan ilkeleri sürdürmek için yeni yurtlarında hayatlarını ve aktivist kariyerlerini yeniden inşa etmeleridir. Birçoğu kendini Amerikan işçi hareketine adadı ve devrimci geçmişlerinin keskin uçlarını törpülemiş olsalar bile David Dubinsky, Sydney Hillman, Baruch Charney Vladeck ve Joseph Baskin gibi isimler liderlik konumlarına yükseldi. Sophia Dubnova gibi bazıları ise kendi maruz kaldıkları baskının izlerini Siyah Amerikalıların sivil haklar, eşitlik ve onur mücadelesinde görerek yeni özgürleşme hareketlerine katıldı. Artık “devlet baskısının başlıca hedefi” olmadıkları, “yalnızca ayrımcılığa uğradıkları ve hor görüldükleri” bir dünyada, kimliklerini bilinçli ve olumlayıcı bir biçimde Yahudi olarak sürdürdüler.
Belki de Bund’un en belirleyici etkisi, sahip olduğu örgütlenme ethosunun Workers’ Circle ve Jewish Labor Committee gibi kültürel, toplumsal ve siyasi kurumlar inşa etmiş olmasıdır. Bu kurumlar, politikaları köklerindeki sosyalist enternasyonalizmden sapmış olsa bile, bugün hâlâ varlığını sürdürmektedir. Benzer şekilde, Siyonizm ve Bund ile aynı yıl Abe Cahan tarafından kurulan ve daha sonra Vladeck’in yönettiği Forward ya da Forverts, antisemitizm ile anti-Siyonizmi birbirine karıştıran ve İsrail’in Gazze’deki suçlarını perdeleyen köşe yazılarına yer vermesine rağmen, Amerikan Yahudi toplumu için hâlâ önemli bir ses olmayı sürdürmektedir. Son 60 yılın Amerikan Yahudiliği, Siyonist bir yakınlık kültürüyle malul olmuş olabilir; ancak, giderek artan sayıda Amerikan Yahudisi, Siyonist şovenizm yerine Bundist çoğulculukla özdeşleşmektedir. Amerikan Yahudilerinin İsrail’e olan desteğinin hızla azalmasıyla birlikte, Yahudi cemaat kurumları, kadrolarındaki Siyonizm karşıtlarını tasviye etmek için giderek daha başarısız bir mücadele vermektedir. Bund ve Bundist düşünceye yönelik artan ilgi, şu ifadeye adeta hayat verir: “Bizi gömmeye çalıştılar. Toprak mayını olduğumuzu bilmiyorlardı.”
Amerika Birleşik Devleti ve Avrupa genelinde, ister resmi Bund şubelerinde ister Bund’dan ilham alan gruplarda olsun, neo-Bundistler neredeyse unutulmuş Yahudi diasporik dillerini yeniden canlandırıyor, yeni bir diasporik kültür yaratıyor, karşılıklı yardım ağları kuruyor ve adalet mücadelesinde komşularıyla birlikte örgütleniyorlar.
Bund, tiranları devirecek ölçüde güçlü bir siyasal kudret inşa etmişti. Yahudi sokaklarından, günümüz sosyalistlerinin ve Yahudi cemaat örgütlerinin ancak hayalini kurabileceği bir düzeyde destek görüyordu. Her ne kadar halkını katleden ve yurdunu yerle bir eden faşist savaş makinesini yenebilecek kadar güçlü olmasa da, bıraktığı miras bugün, Yahudi olsun olmasın, sosyalist örgütleyicilerine hem umut hem de kendi mücadeleleri için dersler sunmalıdır.
İlk ders, bağlılıktır. Romanovlara direnen aktivistler, son derece elverişsiz koşullara rağmen sebat ettiler. Onlara karşı devrimi kışkırttılar, topluluklarını devlet şiddetine karşı savundular ve düşmanca bir Polonya devleti tarafından yönetilen topraklarda yönetsel pratikler geliştirdiler. Meyer London’ın 1905 devrimcileri için düzenlenen bir bağış mitinginde haykırdığı gibi, yalnızca “Tanrı’ya dua edip onları bir kez daha Mısır’dan çıkarmasını dilemekle” yetinmeyip “Mısır’ı özgürleştirmelerine yardım etmeye” kendilerini adadılar. Çar’ın Ohrana’sının baskısına rağmen, hapishane ve sürgün koşullarında, Nazilerin ateşi altında bu bağlılıktan sapmadılar. Hiçbir şey onları yolundan döndüremedi.
İkinci ders, doikayt’ın bir slogan değil, bir pratik olarak anlaşılması gerektiğidir. Kültürel gelişime, eğitime ve karşılıklı yardımlaşmaya verilen önem, Bund’u yalnızca siyasal bir proje olmaktan çıkarıp Yahudileri ırksal terör ve yoksulluk dalgaları boyunca ayakta tutan bütünlüklü bir toplumsal kurum hâline getirdi; hatta zorunlu göçlerle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarında bile onların peşinden gitti. Siyonist eleştirmenler günümüz neo-Bundistlerini nostaljik slogan üretmekten ibaret bir pratik olarak eleştirmek için sayısız sayfa doldururken, bu iddianın yanlışlığı yalnızca etrafa bakarak dahi görülebilir: Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa genelinde, ister resmi Bund şubeleri ister Bund’dan ilham alan gruplar aracılığıyla olsun, neo-Bundistler neredeyse unutulmuş Yahudi diasporik dillerini yeniden canlandırmakta, yeni diasporik kültürler üretmekte, karşılıklı yardım ağları kurmakta ve adalet mücadelesinde komşularıyla birlikte örgütlenmektedir. Der Spekter bu çabaları yalnızca desteklemekle kalmıyor; aynı zamanda, Bundist değerlerin, Naomi Klein ve Astra Taylor’ın “kıyamet faşizmi” olarak adlandırdığı insanlık dışı uygulamalarla mücadele etmek için araçlara ihtiyaç duyan bir dünyada, çok çeşitli şekillerde ve analitik bir çerçeve olarak nasıl uygulanabileceğini de gösteriyor.
Önceki iki dersle doğrudan bağlantılı olan son ders ise, Bund’un siyasal çalışmasının iyi ve kötü koşullar altında sergilediği tutarlılıktır. Kimileri, Henryk Erlich’in, bir anda destek sözleri söyleyip bir başka anda bastırılmış antisemitizmi şiddetle açığa çıkan Yahudi-olmayanları tamamen gözden çıkarmayı reddetmesini saflık olarak değerlendirebilir. Belki de öyledir. Ancak, bu tavır, Polonya Sosyalist Partisi örneğinde görüldüğü gibi, topluluklar arası nefretin öğrenilmiş ve unutulabilir bir şey olduğu yönündeki sağlam bir anlayıştan doğmuştur. Crabapple şöyle yazar:
“Polonya Sosyalist Partisi ile Bund yoldaştı. Birlikte hapse girdiler, birlikte yürüdüler, birlikte grev yaptılar, birlikte faşistleri dövdüler ve Varşova kuşatması sırasında birlikte barikatları tuttular. Almanlar ülkerini işgal ettiğinde, Polonyalı sosyalistler Bundistlere sahte belgeler temin etti, çocuklarını kurtardı, savaşçılarını sakladı; hatta parti yayınlarını dağıttıkları için Auschwitz’e kadar uzanan bir baskıyla yüzleştiler. Büyük sürgün sona erdikten sonra, Polonyalı sosyalistler, işgal altındaki Avrupa’da Yahudilere yardım etmek için kurulmuş tek resmi konsey olan Zegota’nın kuruluşuna katkıda bulundu. Getto yanarken, Zegota’nın Polonyalı sosyalist başkanı Julian Grobelny, içeride savaşan cesur dostları için gözyaşı dökerken, yardım edebileceği kaçakları bulmak için gettonun çevresini arıyordu.”
Reggae şarkıcısı Peter Tosh şöyle söyler: “Geçmişin adamıyım, şimdide yaşıyorum ve gelecekte yürüyorum.” Crabapple’ın tarihi, Yahudi solunu birçok kişi için gizli kalmış bir geçmişe yeniden bağlıyor ve ileriye dönük bir yol için ham malzeme sunuyor. Yerleşim Bölgesi’nin işçi sınıfı Yahudi kültürü artık varlığını sürdürmüyor olabilir; ancak, onun toplumsal dünyasının yankılarını hâlâ duymaya devam ediyoruz. Günümüzün neo-Bundistleri, Batı Yahudilerinin genellikle en azından rahat bir orta sınıfa mensup olduğu, Aşkenazların “geçici beyazlık” ayrıcalığından yararlandığı ve “faşist bir soytarı” olarak nitelendirilen Jabotinsky’nin siyasi mirasçıları tarafından yönetilen bir Yahudi ulus-devletinin var olduğu, bu devletin “askerlerinin Hitler’in SA’sının trajikomik bir karikatüründen başka bir şey olmadığı… aynı canavarlar [ama] biraz kas gücü, biraz toprak ve siyasi bir firsata sahip oldukları” radikal olarak farklı bir ortamda onu yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Neo-Bundistler bunu geçmişin hem zaferlerinden hem de yenilgilerinden ders çıkararak yapıyorlar Ve böylece, içinde yürüyeceğimiz geleceği inşa ediyorlar.
Kaynak: Der Spekter, 17 Nisan 2026
Çeviri: Tuğba Yavuz
Çevirenin notları:
- Yerleşim Bölgesi, 1791'den 1917'ye kadar var olan ve sınırları değişen, Rus İmparatorluğu'nun batısında yer alan bir bölgeydi; bu bölgede Yahudi tebaanın kalıcı ikametine izin veriliyordu ve bu bölgenin dışında Yahudilerin kalıcı veya geçici ikametiçoğunlukla yasaktı. Çoğu Yahudi, Yerleşim Bölgesi içindeki birçok şehirde de ikametten dışlanmıştı.
- Ştetl, (Yidişçe "kasaba"), II. Dünya Savaşı (Holokost) öncesinde Doğu Avrupa'da (özellikle Polonya, Litvanya, Ukrayna, Belarus) Yahudi nüfusun yoğun olarak yaşadığı küçük pazar kasabalarıdır. Yidiş dili, kültürü ve geleneklerinin merkezi olan bu kasabalar, sinagog ve okullarıyla sıkı sıkıya bağlı topluluklardı.
- Yidiş dilinde tuer (veya eylemci), eyleme kendini adamış kişiyi ifade eder ve genellikle aktivistleri veya topluluk liderlerini tanımlamak için bileşik kelimeler halinde kullanılır. Örnekler arasında kultur-tuer (kültürel aktivist) veya klal-tuer (topluluk lideri) yer alır.