1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi, bir grubu tamamen ya da kısmen yok etme kastıyla işlendiğinde soykırım sayılan beş eylemi sıralar. Bunların ilk ikisi kitlesel öldürme ve ciddi bedensel ya da zihinsel zarar verme ile ilgilidir. Dördüncü ve beşinci maddeler ise bir grubun biyolojik sürekliliğinin kesintiye uğratılmasıyla ilgilidir. Üçüncü yasak, II. Maddenin (c) bendinde yer alır ve “grubun fiziksel olarak yok olmasına yol açacak yaşam koşullarını kasten dayatmayı” yasaklar. Bu, doğrudan insan bedenlerini hedef almayan, ancak onları ayakta tutan çevreyi yok etmeye yönelik dolaylı öldürme biçimlerine işaret eder. Yeterli “yaşam koşulları” binaları, hastaneleri, sosyal altyapıyı, kanalizasyon ve su sistemlerini, enerji şebekelerini ve tarımı içerir. Bu tür yapıların kasıtlı olarak yok edilmesi ya da tahrip edilmesi, bir halkın hayatta kalma kapasitesini zayıflatır ve daha yavaş, daha ıstıraplı bir yok oluş sürecine yol açar.
Bir grubun yaşam koşullarını belirleyenin inşa edilmiş çevre olduğu fikri, “soykırım” terimini ilk kez ortaya atan ve tanımlayan Polonyalı Yahudi hukukçu Raphael Lemkin’in 1944 tarihli Axis Rule in Occupied Europe adlı eserinin yazıldığı dönemde yaygın olan modernist mimarlık anlayışını hatırlatır. Modern mimarlık, yaşam koşullarını hesaplamayı ve iyileştirmeyi hedefliyordu. Kentler halk sağlığı ilkelerine göre planlanmalı, konutlar ise Le Corbusier’nin ünlü tanımıyla, ısı, hijyen, hava dolaşımı, gıda ve hatta cinsel yeniden üretim gibi biyolojik gereksinimlerin azami düzeyde karşılanmasını sağlayacak şekilde ayarlanmış “içinde yaşama makineleri” olmalıydı.
Alman modernist mimar Ernst Neufert’in 1936 tarihli Architects’ Data adlı kitabı, mutfaklar, yatak odaları ya da hatta park bankları için en verimli ölçüleri arayan mimarlar tarafından hâlâ kullanılmaktadır. 1920’lerde Neufert, Bauhaus’un direktörü Walter Gropius’un asistanıydı. Daha sonra Nazi Partisi adına Almanya’nın inşaat sektörünün standartlaştırılmasını denetledi; bu sektör büyük ölçüde zorla çalıştırılan emek üzerine kuruluydu. Bauhaus mezunlarından bazıları toplama kampları tasarladı. Yaşam koşullarının kasıtlı olarak kötüleştirilmesi, modern mimarlığın görevini yaşamı geliştirmekten ölüm üretimine doğru tersine çevirdi.
Raphael Lemkin, soykırımı “ulusal grupların yaşamının temel dayanaklarının yok edilmesine” yönelik bir süreç olarak tanımlıyordu. Onun aklında, Nazilerin Yahudi gettolarını ve zorla çalıştırma kamplarını yavaş ve dolaylı bir yok etme aracı olarak görme biçimi vardı. Ancak aynı zamanda bu tür bir yok etme yönteminin sömürgeci kökenlerinin de farkındaydı. Her ne kadar doğrudan katliam eylemleri sömürgeleştirilmiş bölgelerin her yerinde gerçekleşmiş olsa da, yavaş ve dolaylı öldürmeler daha çok Yerli halkları yok etmenin başlıca aracı olmuştur. Atalarından kalan topraklarından mahrum bırakılan, geçim ve ritüeller için bağımlı oldukları araziden koparılan, ayrılmış bölgelere zorla yerleştirilen Yerli nüfuslar, en verimli toprakların Avrupalı yerleşimcilere açılması uğruna yok edilmiştir.
7 Ekim 2023’ten iki buçuk yıl sonra, Gazze Şeridi’nin büyük bölümü, kentler, mülteci kampları, okullar, üniversiteler, camiler, sağlık altyapısı, tarım alanları, kuyular ve toprağın kendisi, bombalar, topçu ateşi, tank mermileri ve istihkâm faaliyetleriyle yok edildi ve zehirli hale getirildi. En sistematik yıkım, ABD’li Caterpillar şirketinin ürettiği D9 buldozerler tarafından gerçekleştirildi. Bu devasa zırhlı makineler bıçaklarını toprağa saplayarak tarlaları altüst etti, bahçeleri devirdi, evleri dümdüz etti, yolları parçaladı ve mezarlıkları sürdü. Yıkım dalgası Gazze’nin çevre çitlerinden içeri doğru ilerledi; Filistinlileri İsrail ordusunun “güvenli alanlar” ve “insani bölgeler” olarak adlandırdığı, ancak hiçbir zaman güvenli ya da insani olmayan çevrili bölgelere doğru itti. Çorak kum tepeleriyle bilinen el-Mevasi gibi bu aşırı kalabalık kıyı bölgeleri, barınma, sağlık hizmetleri ya da diğer temel hizmetlerden yoksundu; sürekli havadan bombalandı ve karadan saldırıya uğradı. Buldozerler, Gazze’nin doğusundaki tarımsal açıdan verimli arazileri, bölgenin sarımsı toprağıyla karışmış gri beton yığınlarından oluşan tek renkli bir çöle dönüştürdü. Refah gibi bütün şehirler, Beyt Hanun gibi kasabalar ve Cebaliye gibi mülteci kampları silindi. Binalar bombalandığında ya da yıkıldığında, geride kalan plastikler, kablolar, çözücüler, yalıtım malzemeleri ve asbest gibi kalıntılar toprağa zehirli kimyasallar salar. Bazı bombalar patlamadan önce toprağın derinliklerine nüfuz ederek uranyum, kurşun ve arsenik gibi ağır metaller ya da yarı metaller bırakır. Bu maddelerin çoğu yavaş çözünür ve onlarca yıl boyunca toprağın bileşimini etkiler. Yaşanmış bir coğrafya, eski bir İsrailli general olan Giora Eiland'ın ifadesiyle “hiçbir insanın var olamayacağı” bir yere dönüştürüldü.
Lemkin, yaşam koşulları kavramının yalnızca biyolojik varlığı mümkün kılan altyapıyı değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel sürekliliği de içerdiğini düşünüyordu: dini yapılar, okullar, kütüphaneler, kültürel miras alanları. Gazze’de bu yapıların çoğu da sistematik biçimde yıkıldı. 1948’de onaylanan Soykırım Sözleşmesi, Lemkin’in dahil edilmesi gerektiğini savunduğu “kültürel soykırım” kavramına yer vermemişti. Sözleşmeden bütün bölümler çıkarılmıştı. O dönemde anti-kolonyal ayaklanmaları bastırmaya çalışan Britanya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi imparatorluk güçleri, soykırımın kendi faaliyetlerini sınırlamayacak şekilde tanımlanmasını istediler. Yerleşimci-sömürgeci devletler olan Avustralya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada da Yerli halkların fiziksel mirasını, kültürünü ve dilini yok etmiş olmaları nedeniyle buna karşı çıktı. Ancak ulusal bir varoluş söz konusu olduğunda kültürel ve biyolojik yaşam birbirinden ayrı alanlar değildir. Gazze’de tarlalar, su kaynakları ve balıkçılık endüstrisi gibi çevresel unsurların sistematik biçimde tahrip edilmesi toplumun kendini besleyebilme kapasitesini yok etti. Okullara ve camilere yönelik saldırılar ise, kıtlığın en ağır etkilerini hafifletmek için dayanışma ve karşılıklı bakım örgütleme kapasitesini azaltarak açlığı daha da derinleştirdi. Bir alanın eşzamanlı olarak yok edilmesi, diğerinin verdiği zararı katlanarak artırmaktadır.
13 Ekim 2023’te, Hamas’ın Gazze çevresindeki İsrail yerleşimlerine ve üslerine yönelik saldırısından altı gün sonra, İsrail Gazze Şehri’nin tahliyesini emretti ve Kuzey Gazze’deki Filistinlileri Mısır sınırındaki güney bölgesine doğru yönlendirdi. İsrail İstihbarat Bakanlığı tarafından hazırlanan ve çevrimiçi yayın +972’ye sızdırılan bir belge bunun nedenini açıklıyordu: Filistinlilerin Gazze Şeridi’nden Mısır’ın Sina bölgesine toplu olarak çıkarılmasını tavsiye ediyor ve bunun İsrail için “uzun vadede olumlu stratejik sonuçlar doğuracağını” savunuyordu. Yaşam koşullarının yok edilmesi, Gazze halkının bölgeden ayrılmasını hızlandırmak amacıyla tasarlanmıştı. Tarihteki en büyük hava bombardımanı kampanyası, kuzeyden güneye doğru ilerleyen bir ateş halısı gibi yayıldı.
Filistinlilerin Gazze’den Mısır’a kitlesel olarak sürülmesi, İsrail hükümetlerinin Aralık 1948’den bu yana bir hedefi oldu; o tarihte ordu, Filistin’in Akdeniz kıyısındaki bu son kalan yerleşim alanını “temizlemeye” ilk kez teşebbüs etmiş ancak başarısız olmuştu. 1950’lerde tekrar denemiş, 1967 Savaşı’ndan sonra ise hem Gazze Şeridi hem de Sina Çölü İsrail tarafından işgal edildiğinde bu çabayı yoğunlaştırmıştı. Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısı İsrail’e yeni bir fırsat verdi. Sürgün planları İsrailli siyasetçiler ve medya sözcüleri tarafından açıkça duyuruldu. Benjamin Netanyahu, Filistinlilerin Gazze’den çıkarılması yönünde aktif olarak çalıştığını tasdik etti. İsrailli ve bazı ABD’li yetkililer Mısır’ı büyük sayıda mülteciyi kabul etmeye ikna etmek için lobi faaliyetlerine başladı. Sekiz ay boyunca İsrail ordusu, Refah yakınlarındaki sınır bölgesini işgal etmekten kaçınmış, böylece Mısır’a çıkış açık bırakıldı.
Birçok Filistinli, 1948’deki kitlesel yerinden edilmenin sonuçlarını hatırlayarak evlerini terk etmeyi reddetti. Bombardımanlara ve yardımın engellenmesine rağmen Gazze Şehri’nin harabelerinde kalmaya devam ettiler. Mısır, sınırı sıkı biçimde denetledi ve Filistinlilerin kitlesel girişine izin vermedi; yalnızca fahiş meblağlar ödeyebilenlerin geçişine müsaade etti. Hedefine ulaşamayan İsrail, bunun yerine Filistinlileri Gazze Şeridi içinde giderek daha küçük bir alana sıkıştırmaya çalıştı; ta ki yeni bir yerinden edilme fırsatı doğana kadar. Bu bölgelerin dışında ise, geri dönüşlerini engellemek amacıyla tam bir yıkım hedeflendi.
En büyük yıkım Gazze’nin çitlerine en yakın bölgelerde gerçekleşti. IDF, İsrail sınırına bitişik bu alanı “tampon bölge” olarak adlandırıyor. Bu bölge Filistinliler için girişin yasak olduğu bir alan; İbranice shetah hashmada, yani “yok etme bölgesi” olarak biliniyor: bu alana giren ya da bazen yalnızca yaklaşan herhangi bir Filistinli görüldüğü yerde vurulur. Kurbanlar arasında, evlerinin enkazından kurtarılabilecek şeyleri görmek isteyenler, hava yoluyla bırakılan gıda yardımlarını almak isteyenler ya da yeni ve yabancılaşmış bir arazide yolunu kaybedenler ve çocuklar vardı. Tampon bölgedeki tüm yapıların düzleştirilmesi, diğer şeylerin yanı sıra saklanma yerlerini ortadan kaldırmak ve Filistinlileri keskin nişancılara açık hale getirmek amacı taşıyordu. Ekim ayından önce bu bölge 300 ila 500 metre genişliğindeydi. Savaşın iki hafta sonrasında bir kilometreye çıkarıldı. 2025 baharında iki kilometre genişliğindeydi; kısa süre sonra üç kilometreye ulaştı ve içindeki her şey sistematik olarak buldozerlerle yıkıldı. Tampon bölge artık çok geniş bir alanı kapladığı için keskin nişancılar her yerde kullanılamadı ve bunun yerine Filistinliler, el bombası fırlatıcılarla donatılmış quadcopter dronlar tarafından öldürüldü. Gündüzleri insanlar tek renkli arka plan üzerinde kolayca görülebiliyordu; geceleri ise dronların termal sensörleri vücut ısılarını tespit ediyordu.
Tüm askeri tarih boyunca, 1919 Versailles Antlaşması’ndan sonra Rheinland, 1991 Körfez Savaşı’nın ardından Kuveyt ile Irak arasındaki şerit, Kuzey ve Güney Kore arasındaki DMZ ya da Kıbrıs’ta Türk ve Yunan bölgeleri arasındaki toprak gibi tampon bölgeler orduları birbirinden ayırarak ateşkesi sürdürmenin bir aracı oldu. İsrail’in kuruluşundan bu yana geçen seksen yıl içinde ise tampon bölgeler, bunun yerine işgal, yerinden etme ve silme aracına dönüştü. 1948 savaşını sona erdiren Mısır ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının şartlarına göre, İsrail’in ileri mevzileri, Filistinli tarihçi ve haritacı Salman Abu Sitta’nın gösterdiği üzere, bugünkü Gazze sınırının yaklaşık üç kilometre doğusunda çizildi. Bu hat, Abu Sitta’nın 14 Mayıs 1948’de ailesinin geri kalanıyla birlikte sürüldüğü ve doğduğu köy olan el-Ma’in’den geçer. El-Ma’in ve diğer Filistin köyleri kısa süre içinde boşaltılmış ve 7 Ekim 2023’te saldırıya uğrayan tarımsal kibbutz yerleşimleriyle değiştirilmişti. Yerleşimciler, Filistin evlerinin, yollarının ve tarlalarının kalıntılarını ortadan kaldırarak tarım yoluyla İsrail topraklarını genişlettiler. Filistinlilerin sıklıkla geri döndüğü yerler olduğu için mezarlıklar da sürülerek yok edildi. Askerlere ve yerleşimcilere, bölgeye giren herkesin, silahlı olsun ya da olmasın, vurulması emredildi.
1967 Savaşı’ndan önce Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail'in işgal etmemesi şartıyla Batı Şeria’yı gizlice bir tampon bölge olarak tutmayı teklif etmişti. İsrail ise buna rağmen bu toprakları işgal etti. Savaşın ardından, eski askeri komutan Yigal Allon tarafından hazırlanan bir güvenlik ana planı, Ürdün Vadisi’nin on ila on beş kilometre genişliğinde bir şeridinin (Batı Şeria’nın yaklaşık üçte biri) ilhak edilmesini ve yerleşimlerle doldurulmasını, böylece İsrail’in doğudaki tampon bölgesi haline getirilmesini öngörüyordu. Bu bölgedeki Filistinli tarım topluluklarının etnik temizliği kısa süre sonra başladı ve o tarihten bu yana kesintili de olsa devam etti. 2023 Ekim’inden bu yana sürgünler radikal biçimde hızlandı ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırısının başlamasından sonra daha da arttı; İsrail ordusu, kalan Filistin topluluklarına yerleşimci pogromlarını teşvik etmiş ve bunlara katılmıştır. Batı Şeria’daki bir yerleşimci olan İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2025’in başlarında Filistin köy ve şehirlerinin “Refah ve Han Yunus’a benzeyeceğini, onların da yaşanamaz harabelere dönüştürüleceğini ve sakinlerinin başka ülkelerde yeni bir yaşam aramak zorunda bırakılacağını” zaten vaat etmişti.
Benzer bir süreç ülkenin kuzeyinde de yaşandı. 1967 Savaşı sırasında İsrail, Suriye ordusu ile Yukarı Ürdün Vadisi’ndeki İsrail'in tarımsal yerleşimleri arasında bir tampon bölge oluşturma açık amacıyla Golan Tepeleri’ni işgal etti. İşgal edilen bölgede daha sonra ek yerleşimler kuruldu ve 1981’de İsrail bu bölgeyi resmen ilhak etti. Aralık 2024’te, Beşar Esad’ın düşüşünün ardından, IDF “steril savunma bölgesi”ni Suriye topraklarının daha içlerine doğru genişletti; Suriyeli sakinleri yerlerinden etti, al-Golan Hastanesi ve Kuneytra’daki el-Andalus sineması dahil olmak üzere hem askeri hem sivil yapıları yıktı ve meyve bahçeleri, ormanlar ve tarlaları buldozerlerle düzleyerek toprağı kazıp askeri karakollar, siperler ve toprak setler inşa etti.
İsrail’in Lübnan’a yönelik son işgali, yeni bir tampon bölgede 600.000 Lübnanlının yerinden edilmesini içeriyor. İsrail, sınırdan otuz kilometre uzaklıktaki Litani Nehri üzerindeki tüm köprüleri bombalayarak bölgenin Lübnan’ın geri kalanıyla bağlantısını kesti ve sınıra en yakın köyleri sistematik biçimde yıkmaya başladı. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Lübnanlı sakinlerin bu köylere dönüşünün “İsrail’in kuzeyindeki [yerleşimcilerin] güvenliği ve emniyeti sağlanana kadar” yasaklanacağını söyledi; bu imkânsız bir istekti. Bir İsrailli yerleşimci örgütü, Güney Lübnan’ın “yerleşimi” için planlar yayınlamış, Lübnan köylerine İbranice isimler veren haritalar üretmiş ve arsaları satışa çıkarır gibi provokatif biçimde tanıttı.
Bu durum, Siyonist yerleşimci-sömürgeciliğin döngüsel mantığını örnekler: yerleşimler devletin sınırını işaretlemek ve korumak için kurulur, ancak bu onları saldırılara karşı savunmasız hale getirir ve bunun üzerine onları korumak için bir tampon bölge oluşturulur. Daha sonra bu tampon bölge de, yeni genişlemiş sınırları işaretlemek ve korumak için yerleşime açılır; bu noktada başka bir tampon bölgeye daha ihtiyaç doğar. Bu şekilde savunmasızlık, bir geri besleme döngüsü içinde üretilir ve ardından harekete geçirilir; soykırım araştırmacısı A. Dirk Moses bu durumu “kalıcı güvenlik” olarak adlandırmıştır.
Son iki buçuk yıl boyunca Gazze yalnızca bir yıkım bölgesi değil, aynı zamanda İsrail’in planına göre yeniden şekillendirilen bir inşaat alanı oldu. Buldozerlerle yıkılan binaların kalıntıları, daha sonra toprak setlerden oluşan bir peyzaja yığılmış; bu setler ise Filistinlilerin hayatta kalanlarının yoğunlaştığı alanları kontrol eden bariyerlere, gözaltı tesislerine ve askeri karakollara dönüştürüldü. Bu yapılar üzerinden İsrail tankları ve keskin nişancılar bölgeyi denetledi. Toprak hareketlerinin ölçeği o kadar büyüktü ki İsrail’in iki yüz buldozeri yeterli olmadı, birçoğu Filistin direnişi tarafından hasar gördü ve İsrail acilen iki yüz buldozere daha ihtiyaç duydu. 2024 sonlarında Biden yönetimi bu araçların ihracatını geciktirdi ve Trump göreve başlayana kadar gönderilmedi. Bu süre zarfında IDF, çoğu Batı Şeria yerleşimcisi olan özel buldozer operatörlerini işe aldı.
Eğer Filistinliler bir gün yıkılmış bölgelere geri dönmeye çalışırlarsa, İsrailli buldozer operatörü Abraham Zarbiv onların “hiçbir yere döneceklerini” söylemiştir. “On binlerce aile belgesiz, çocukluk fotoğrafsız, kimlik kartı olmadan kalmış durumda; ellerinde hiçbir şey yok. Geri dönerlerse evlerinin nerede olduğunu bilemeyecekler. Bulacakları tek şey kum olacak.” İnşa edilmiş çevrenin silinmesi, ona dair kayıtların yok edilmesiyle de paralel ilerledi. Belediye planları, tarihî haritalar ve tapu senetleri, İsrail’in Kasım 2023’te Gazze Şehri Merkez Arşivleri’ni bombalamasıyla yok edildi.
O ay Filistinli şair Omar Moussa, ordunun “Gazze Şeridi’nin topografyasını tanınmaz hale getirdiğini” yazdı. “Eğer bu savaştan sağ çıkarsak buluşma noktamız neresi olacak?” diye soran bir arkadaşının sorusunu tekrarlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yüksek patlayıcılı mermilerin neden olduğu benzeri görülmemiş yüz yaralanmaları, askerlerin kimlik duygusunu yok etmişti. Bunun mekânsal karşılığı, Filistinlilerin artık evleri olan yerlerle karşılaştıklarında yaşadığı yön kaybıdır. Yeni bir psikolojik işkence biçimi ortaya çıktı. Gözleri bağlı Filistinli tutuklular, artık enkaza dönmüş eski mahallelerine götürülmüştü. Abraham Zarbiv bunu şöyle aktarmıştı: “Gözlerindeki bezi çıkardığımızda tamamen yönlerini kaybetmişlerdi, nerede olduklarını anlayamadılar.” Aynı zamanda bir Rabbani mahkemede hâkim olan Zarbiv, İsrail Bağımsızlık Günü törenlerinde meşale yakmak üzere seçildi.
23 Mart 2025 gecesi İsrail askerleri, Refah yakınlarında on beş ilk yardım görevlisini öldürmüş ve cesetlerini buldozerlerle açılan büyük toprak setlerin altına gömmüştü. Filistin Kızılayı’nda görev yapan sağlık görevlisi Asaad al-Nasasra, saldırıdan kurtulan iki kişiden biri olarak, yakınlarda buldozerlerle açılmış bir çukurun içinde sorgulanmış ve işkenceye maruz bırakılmıştı. Yaşadıklarını, arazi üzerindeki değişiklikleri modellemeye çalışan Forensic Architecture araştırmacılarına anlatmıştı. Gözleri bağlıyken bant çıkarıldığında, “yerin tamamen değiştiğini gördüm. Yeri görünce histerik oldum. Hiçbir şey anlayamadım” demişti. Olayı yeniden kurgulamak için araştırmacılar, açık kaynaklı ses inceleme birimi Earshot ile birlikte çalışmış; bu ekip, öldürülen sağlık görevlilerinden birinin telefonuna kaydedilmiş silah seslerini analiz etmişti. Earshot’ı kuran Lawrence Abu Hamdan, yıkımın akustik peyzajı da radikal biçimde değiştirdiğini söylüyor. Normalde kentsel alanlarda silah seslerinin kayıtları birçok farklı yönden yankılanan sesler ortaya çıkardığını fakat burada ise yıkımdan bir şekilde ayakta kalmış yalnızca üç duvar kaldığı için yeni peyzaj net yankılar oluşturmuş, bu da olayların ses imzalarından yeniden kurgulanmasını mümkün kıldığını belirtiyor.
Katliamın ardından gelen haftalarda, bu bölgedeki toprak ve moloz, olay yerinin yanında bir dizi yapı halinde yığıldı. Bunlar açık bir alanı çevreledi ve kısa süre içinde, ABD ve İsrailli girişimciler tarafından finanse edilen ve görünürde BM’yi devre dışı bırakarak gıda yardımı dağıtma rolünü üstlenen yeni kurulan Gaza Humanitarian Foundation tarafından işletilen komplekslerden biri haline geldi. Bu yardım merkezleri, açlığa sürüklenmiş Filistinlileri dört belirli noktada yoğunlaştırdı, bunların hepsi İsrail askeri tesislerinin yakınında ve üçü Mısır sınırına yakın bölgelerde yer alıyor. Yiyecek için yarışmaya zorlandıklarında yüzlerce kişi İsrail askerleri ve ABD’li paralı askerler tarafından katledildiler.
Mevcut “ateşkes”, 10 Ekim 2025’te yürürlüğe girdi. Bu anlaşma uyarınca Gazze, tampon bölgenin kenarı boyunca uzanan ve yaklaşık olarak bir “Sarı Hat” ile ikiye bölündü; bu düzenleme İsrail ordusunun Gazze’nin yüzde 54’ünü kontrol etmesini sağladı. Aralık ayına gelindiğinde İsrail bu hattı tek taraflı olarak batıya kaydırdı ve kontrol ettiği alanı yüzde 58’e çıkardı. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Sarı Hat’tı İsrail’in Gazze ile olan “yeni sınırı” olarak tanımladı.
Hat, kıyıya paralel uzanan ve yaklaşık üç kilometre içeride bulunan bir kumtaşı sırtı boyunca çizildi. Deniz seviyesinden yaklaşık yetmiş metre yükseklikte olan bu sırt, İsrail güçlerine, deniz kıyısına yakın alana zorla sıkıştırılmış Filistinliler üzerinde kontrol imkânı sağladı. Bu sırt, bölgedeki yaşamı antik çağlardan beri şekillendirdi. Her yıl Etiyopya platosundan milyonlarca metreküp granit aşınarak kuma dönüşür, bu malzeme Nil Nehri boyunca sürüklenerek Akdeniz’e ulaşır. Gelgitler bu kumu Filistin kıyı şeridi boyunca büyük miktarlarda biriktirir. Binlerce yıl önce bu eski kumulların biri taşlaşarak bu kumtaşı sırtını oluşturmuştur; bu sırt, kıyı boyunca doğuya doğru ilerleyen diğer kumulların hareketini engelleyen güçlü bir bariyer görevi görür. Sırtın batısındaki alan esas olarak kumdan oluşur; doğusundaki toprak ise verimlidir. Uzun kuşaklar boyunca Filistin’in buğday ve arpa tarlalarının çoğu, Beerşeba bölgesinin verimli ovalarında Bedevi kabileleri tarafından ekildi. Bu çiftçiler, 1948’in son aylarında Refah ile Gazze kasabaları arasında kıyı şeridindeki bir bölgeye kapatılan ve topraklarından sürülen yaklaşık iki yüz bin Filistinli arasındaydı. Gazze sınırları içinde üç ila dört kilometre genişliğinde bu verimli topraktan bir şerit kaldı. Son yıllarda bu alan Gazze’nin tahıl ambarıydı. Şimdi ise tamamı Sarı Hat’tın İsrail kontrolündeki tarafında kalmakta.
Forensic Architecture’da, Sarı Hat boyunca uzanan güzergâhın büyük bölümünde yeni bir toprak set inşa edildiğini ve ayrıca yedi yeni askerî ileri karakol kurulduğunu tespit ettik. Bunlardan biri bir mezarlığın bulunduğu alan üzerine inşa edilmiş. Toplamda Sarı Hat’tın doğusunda 48 ileri karakol bulunuyor. Zamir, bunların gerektiğinde kıyı bölgesine yönelik daha fazla saldırının başlatılacağı üsler olduğunu söylüyor. Başlangıçta bu yeni karakollar yalnızca çeşitli biçimlerde düzenlenmiş toprak ve moloz yığınlarından ibaretti. Ancak son aylarda çevrelenen alanlar ve onlara giden yollar asfaltlandı. Elektrik direkleri dikildi ve yollar aydınlatıldı. Üslerin içine sık yerleştirilmiş prefabrik binalar inşa edildi, çevrelerine ise iletişim ve gözetleme ekipmanları taşıyan yüksek kuleler kuruldu. Bu üsler artık Trump’ın ateşkes planının geçici düzenlemeler olduğunu iddia ettiği yapılar olmaktan çıkmış, işgalin kalıcı araçları haline gelmiştir. Yeni asfalt yollar, bu üsleri İsrail’in yol ağına ve iletişim şebekesine bağlanan bir kontrol matrisiyle birleştirmektedir.
Sarı Hat’tın batısında Hamas yönetim organı olarak faaliyet gösteriyor. Hayatta kalanlar ya yıkıntıların içinde ve arasında ya da büyük çadır kamplarında yaşıyorlar. Sıcaklığın beş dereceye kadar düşebildiği kış soğuğu, özellikle bebekler arasında hipotermi kaynaklı ölümlere yol açtı. Yaz ise, kırk derecenin üzerindeki sıcaklıklarla hızla yaklaşılıyor. Geçmiş yazlarda çocuklar plastik örtülerden ya da doğaçlama teneke çatılardan yapılmış barınaklarda boğularak öldü; kalıcı yapılar inşa edilmesine izin verilmiyor. Su birikintileri sivrisinekler için ideal üreme alanı, çöp yığınları yükselmiş durumda, atık su serbestçe akmakta ve her yerde kemirgenler bulunmakta. İsrail, bu sorunların giderilmesine yardımcı olabilecek kimyasalların ve böcek ilaçlarının Gazze’ye girişine izin vermiyor. Tıbbi hizmetler, Filistinli sağlık çalışanlarının ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarının çabalarıyla kısmen yeniden sağlanmış olsa da sağlık sistemi neredeyse işlevsiz. İlaç kıtlığı ve bozulmuş hijyen koşulları, küçük yaralanmaların bile enfeksiyona yol açmasına neden oluyor. Gazze’deki diyaliz hastalarının yüzde 40’ından fazlası tedavi eksikliği nedeniyle hayatını kaybetti. Gazze’nin hayatta kalan nüfusu, sürekli açlık ve susuzluk koşulları altında, her an duyulan insansız hava aracı ve bombardıman uçaklarının uğultusu eşliğinde, asgari bir varoluş düzeyine indirgendi. İsrail, yardım girişini ne kadar kontrol edeceğini belirleyerek yaşam koşullarını sürekli olarak ayarlayabiliyor; örneğin Mart ayında ABD-İsrail’in İran’a yönelik saldırısının başlamasının ardından yardım geçici olarak tamamen durduruldu. Amaç, Filistinlilerin bölgeden ayrılması ya da yavaş yavaş ölmesidir. Buna rağmen Gazze’deki yaşamı belgeleyen videolar, insanların ortak ateşlerde yemek pişirdiğini, açık hava okulları kurduğunu ve artık binaları ayakta olmayan üniversitelere tez sunduğunu göstermekte.
Yerleşimci hareketi, genişletilmiş tampon bölge içinde İsrail hükümetinin yerleşim inşasına başlaması için yoğun bir şekilde lobi yapıyor. Aralık ayında Katz, İsrail’in “Gazze’yi asla terk etmeyeceğini” ve askerî ileri karakolları, sivil yerleşimlere dönüşmek üzere tasarlanmış “Nahal karakolları”na çevireceğini söylemiştir. Gazze çevresindeki bazı yerleşimler 1950’lerin başında askeri Nahal karakolu olarak başlamış, Batı Şeria’daki birçok yerleşim de aynı şekilde gelişmiştir.
Donald Trump bile Gazze’de Yahudi yerleşimlerinin kurulmasına resmî olarak karşı çıktığı için Netanyahu, Katz’ı bu açıklamasını geri çekmeye zorlamıştı. İsrail hükümeti ise belirsizlik politikası benimseyerek zaman kazanmayı, ordunun çekilmesini ertelemeyi ve Sarı Hat’tın doğusunda pozisyonlarını ve altyapısını güçlendirmeyi tercih etti. Bu askerî karakolların sivil yerleşimlere dönüştürülmesi için dünyanın dikkatinin başka yöne kaymasını beklemek zorunda kalacaklar.
Bu arada, Filistin yaşamının Gazze’de süregelen yıkımının gerçekliğini örtbas etmek için, emlakçılarla siyasetçilerin iç içe geçtiği bir “fırsat alanına” dönüşmüş bölgede hayali kalkınma planları ortaya atılmakta. 4 Şubat 2025’te, Trump’ın ikinci yemin törenini takip eden iki aylık ateşkes sırasında, başkan beklenmedik şekilde ABD’nin “Gazze Şeridi’ni devralacağını” açıkladı. Trump’a göre Gazze “deniz kenarında, mükemmel bir konuma sahip… en iyi hava koşullarına sahip”ti ve “Orta Doğu’nun Rivierası” olabilirdi. ABD daha önce yıkımı küçümserken, Trump yönetimi bunu vurgulamaya başladı. Bu yaklaşım insani kaygılardan değil, çıkar odaklı bir bakıştan doğuyor. Gazze’yi bir “yıkım bölgesi” olarak tanımlayan yönetim, kalkınma için tam tahliye gerektiğini söylüyor. Sahil şeridindeki yoğunlaştırılmış alanda yaşayan Filistinlilerin başka “uygun bir yere” taşınması teşvik edilecek. Böylece kalkınma, savaş sırasında İsrail ordusunun başaramadığı şeyi, nüfusun yerinden edilmesini gerçekleştirecek.
Trump’ın “Riviera” planını önceden etkisizleştirmek amacıyla Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün ve Birleşik Arap Emirlikleri kendi ana planlarını önerdi. Bu da insani kaygılardan doğmamış, Filistinlilerin Gazze’den çıkarılıp kendi topraklarına gönderilmesini engellemeyi amaçlamıştı. Önerilen “yenilenebilir enerjiyle çalışan yeşil ve akıllı bir şehir” planı, açıkça İsraillileri memnun etmeyi hedefler görünüyor. Tampon bölge bu plana entegre edilmiş, üzerinde hiçbir yapı inşa edilmeyecek “açık yeşil alan” olarak temsil ediliyor.
2025 yazında, İsrailli bir girişimci grubu Gazze Yeniden Yapılandırma, Ekonomik Hızlandırma ve Dönüşüm Vakfı (Gaza Reconstitution, Economic Acceleration and Transformation Trust) ya da kısaca GREAT adlı başka bir girişim sundu. Bu girişimin arkasındaki isimler, risk sermayedarı Michael Eisenberg, teknoloji girişimcisi Liran Tancman ve diğerleri, aynı zamanda Gazze’nin güneyinde askerîleştirilmiş yardım dağıtım merkezleri kuran Gaza Humanitarian Foundation’ın da önerilmesini ve yürütülmesini sağlamıştı. GREAT, Trump’ın “Riviera” vizyonunu kaldığı yerden devam ettiriyordu. “Dünya standartlarında” bir sahil tatil beldesi ile daha içerilere doğru uzanan bir dizi “yapay zekâ destekli” şehir öneriyordu. BAE başkanı adına “MBZ Central Highway”, Suudi veliaht prens adına “MBS Ring” ve Elon Musk adına bir “akıllı üretim bölgesi”, bu kişilerin projeye finansman sağlamasını teşvik etmek amacıyla planlanmıştı. Bazı Filistinlilerin bölgede kalmasına izin verilecek; diğerlerine ise başka yerlere taşınmaları için düşük miktarda mali yardım sağlanacaktı.
Ekim 2025 ateşkesi, bu planın güncellenmesi için bir fırsat yarattı. “Barış Kurulu” (Board of Peace), popülist otoriterliğin bir tür “kim kimdir” listesi niteliğinde: ömür boyu başkan olarak Donald Trump’ın yanında Benjamin Netanyahu, Arjantin’den Javier Milei, Macaristan’dan Viktor Orbán, Ürdün Kralı II. Abdullah ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yer aldı. Marco Rubio, Jared Kushner, Tony Blair ve diğerleri ise Gazze’de günlük işleri yürütecek Filistinli teknokratları denetleyecek bir komite kurmakla görevlendirildi. “Uluslararası İstikrar Gücü” adı verilen yeni bir askerî yapı ise güvenlik kontrolünü devralacak. Filistin insan hakları örgütü Al-Haq’ın direktörü Shawan Jabarin’in bana söylediği gibi, bu öneri işgal mantığında yalnızca semantik bir değişiklik içeriyor: Uluslararası İstikrar Gücü, basitçe IDF’nin yerini alan bir işgal gücü olacak.
Kushner, Barış Kurulu’nun mimari vizyonunu Dünya Ekonomik Forumu’nda Davos’ta sundu. “Project Sunrise”, sahil şeridine dair halüsinatif Riviera tasarımına, 180 lüks yüksek katlı bina görselleştirmesi ekledi. Bu yapıların arkasında, yedi kentsel ve endüstriyel gelişim kümesi geniş yollarla birbirinden ayrılmakta; bu yollar, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze’yi kontrol edilebilir bölümlere ayırmak için inşa ettiği askerî yolların güzergâhını takip etmekte. Bu alanların doğusunda ise tarımsal bir bölge olarak kamufle edilmiş tampon bölge yer alıyor. Önerilen kontrol mimarisi siber alana da uzanıyor. İsrail’in seçkin siber-istihbarat birimi Unit 8200’den mezun olan Tancman, Trump tarafından bir “Dijital Yeniden Yapılandırma Planı” hazırlamakla görevlendirildi. Bu plan, Temmuz ayına kadar ücretsiz yüksek hızlı internet hizmeti sağlanarak tüm sosyal etkileşimin ve finansal işlemlerin çevrimiçi hale getirilmesini öngörüyor. Amaç, Filistin ekonomisine yardım etmek değil, tüm mali ve bürokratik işlemleri İsrail gözetimine tabi kılmaktır.
İsrail hükümeti açısından yeniden inşa süreci bir baskı aracına dönüşüyor. Büyük ölçekli kalkınma projeleri yıllar sürer. İsrail, kontrol noktaları ve terminaller üzerindeki tam hâkimiyetiyle ve Gazze’ye giren her çimento ve inşaat malzemesi kamyonunu denetleyerek, yeniden inşanın sürekli bir “proje” olarak kalmasını sağlayabilir. Toplu mezarların üzerine inşa edilen lüks kulelerin, muhtemelen toprak setlerin altında on binlerce kişinin gömülü olduğu bir manzara üzerinde yükselmesi, 21. yüzyıl soykırım mantığını somutlaştırmaktadır. İsrail hükümeti eski bakan Ron Dermer’in sözleriyle, “iki yıl süren savaşın başaramadığını piyasa güçlerinin gerçekleştireceğine” inanıyorlar. Gazze’de Filistin yaşamının silinmesi, paradoksal biçimde, mimari araçlarla da gerçekleştirilebilir hale gelmekte.
Ocak ayında, Forensic Architecture araştırmacıları, Sarı Hat’tın İsrail kontrolündeki tarafında, Refah harabelerinin hemen doğusunda, yaklaşık bir kilometrekarelik bir alanda yürütülen saha çalışmalarını tespit etti. Bu alan, birkaç askerî ileri karakolla çevrili. Sızdırılan bir ABD askerî belgesi, bunun “Alternative Safe Communities” (Alternatif Güvenli Topluluklar) adlı bir programın pilot uygulaması olduğunu ortaya koyuyor. Bu program, Hamas’la bağlarını koparmaya hazır oldukları incelenmiş on binlerce Filistinliye, su, kanalizasyon ve elektrik sağlanan modüler konutlarda barınma imkânı sunmayı öngörüyor. Camiler ve okullar ise, Birleşik Arap Emirlikleri’nde kullanılan müfredat doğrultusunda İsrail ile “normalleşmeyi” teşvik edecek. “Emirati Compound” olarak adlandırılan yapıya ilişkin temsili bir görsel, yeni tür bir mülteci kampının yerleşimini gösteriyor. Planda, İsrail güçleri için “tehdit” oluşturmayacak yükseklikte, iki katlı prefabrik birimler geniş caddeler boyunca sıralanıyor; bu caddeler İsrail zırhlı birliklerinin devriye gezmesine imkân tanıyacak şekilde tasarlanmış. Merkezde, tek katlı bir caminin etrafında geniş bir park yer alıyor. Bu model, lüks konutlar ya da bir “riviera” yerine, Filistinlilere sunulan yeniden inşa vizyonunun ulaşabileceği en yüksek noktayı temsil ediyor. Sakinler, biyometrik sensörlerle donatılmış kontrol noktaları üzerinden çitle çevrili bu kampa girip çıkacak. Plan ayrıca “yurt dışına gitmek isteyen sakinlere” yardım sağlamayı da içeriyor.
Tüm bu girişimler, Filistinli planlamacıları ve mimarları görmezden geliyor; oysa Filistin tarafında birkaç yeniden inşa planı önerildi. Bunlardan biri olan Phoenix Gaza Initiative, Gazze Şeridi Belediyeler Birliği tarafından, Filistin’deki ve diasporadaki Filistinli mimarlarla birlikte hazırlandı ve Gazze’de hâlen varlığını sürdüren “sosyal ve mekânsal ilişkiler” üzerine temellendirildi. Refah, Cebaliye gibi, Filistin ulusal kimliğinin tarihsel merkezleri olan silinmiş mahalleler ve mülteci kampları, yok edilen yüzeyin mülkiyet yapısı dikkatle yeniden kurularak, ev ev yeniden inşa edilmek üzere değiştirildi. Yeniden inşa sürecinde her aile, yıkılmış evinin bulunduğu yere yakın bir yerde barındırılacak ve topluluklar yeniden inşa sürecine dahil edilecekler.
Filistinlilere dayatılan ve örtük olarak Gazze’de Filistin yaşamını yok etmeyi amaçlayan yeniden inşa planları, Lemkin’in soykırım kavramında mimariye neden yer verdiğini açıklar. O, bir halkın mekânı düzenleme biçiminin onun tarihinin ve toplumsal yapısının bir ifadesi olduğunu biliyordu. Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe adlı eserinde “soykırımın iki aşaması vardır” diye yazar. Birinci aşama, “ezilen grubun ulusal düzeninin yok edilmesi”dir. Gazze’de bu, İsrail’in yıkıcı bombardımanıyla gerçekleştirildi. İkinci aşama ise, işgalcinin bir tasarım dayatmasıdır; Gazze için önerilen yeniden inşa planlarında olduğu gibi. Lemkin’e göre bu dayatma, ya kalmasına izin verilen ezilen nüfusa yapılabilir ya da nüfusun çıkarılmasından sonra yalnızca toprak üzerinde uygulanabilir; ardından işgalcinin kendi halkının bölgeyi kolonileştirmesi gelir.
Kaynak: London Review of Books (23 Nisan 2026 tarihli sayısı, Cilt: 48, No: 7)