Bu yazıda, Galatasaray Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hakan Yücel ile “Türkiye’de eşit yurttaşlık ve kimlik” temalı görüşmemizi sunacağım. Türkiye Cumhuriyeti’nde eşit yurttaşlık olgusu, hala son derece sorunludur. Yüz yıllık Cumhuriyetimizin çözemediği bu sorun, yurttaşların gündelik hayatlarını derinden etkilemektedir. Örneğin bir Yahudi genç veya bir Alevi genç üniversite sıralarından bile kimliğini açıkça ifade etmekte zorlanırken, kendisini Cumhurbaşkanı veya bir Bakan olarak hayal etmesi imkansıza yakındır. Kimlik çalışan bir sosyal bilimci olarak da kimliğini makbul olandan “dışarıda” gören yani “Türk/Müslüman/hetero” olmayan gençlerin kendini eşit yurttaş olarak görmediğini ifade edebilirim. Örneğin, Adalet ve Kalkınma Partisi eski milletvekili hatta Anayasa Profesörü olan Burhan Kuzu’nun yazar Hayko Bağdat’a karşı Ermeniliğini hakaret olarak kullanması gayet açık bir şekilde yapılmıştı. Bunun gibi “dışarıda” görülenlere karşı ayrımcı söylemler de siyasetin ve toplumun gündelik dilinin bir parçası. Öyle olmasaydı bugün hala Kürt Sorunu tüm canlılığı ile gündemi meşgul etmezdi. Aşağıdaki tematik sorular çerçevesinde Hakan Yücel’i dinlemeye geçebiliriz!
Uzun yıllardır çalışmalarım doğrultusunda, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de “eşit yurttaşlık” olgusunun maalesef hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğunu düşünüyorum. Müslüman-gayrimüslim, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, kadın-erkek, heteroseksüel-LGBTİ+ gibi ayrımlar üzerinden yurttaşlar tarih boyunca eşitsizlikle mücadele etmişler. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Türkiye’de eşit yurttaşlığın olduğunu iddia edebileceğiniz bir dönem var mıdır? Yoksa eğer, sizce neden yoktur?
Bu yapısal bir sorun, bu durumun temelinde bence hala süregelen “Tanzimat Sendromu” var. Ana hatlarıyla açıklamak gerekirse; Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla farklı inançtan kişilerin eşitlenmesi çabası toplumda güçlü bir tepkiyle karşılanmıştı. Müslümanlar, Hristiyan ve Yahudi tebaayla eşit konumda olmayı kabullenmekte zorlanmıştı, “üstünlüğün” sürmesini talep etmişti. Egemen unsurun diğerleriyle eşitliği kabullenememesi durumu, bugünün Türkiyesi’nde Müslümanlar içinde farklı etnik gruplar arasındaki belirgin eşitsizlikle, erkek kadın eşitsizliği ile, heteroseksüel olanın heteroseksüel olmayanla eşitliği hala kabul etmiyor olmasıyla devam etmektedir.
Türkiye tarihinde eşit yurttaşlığın olduğu bir dönem bilmiyorum. Belki 1908-1911 arasında yani II. Meşruiyetin ilanıyla Balkan Savaşları arasında döneminde bu duruma yaklaşıldığı söylenebilir. Bu dönem de kolay bir dönem değildi tabii ki 31 Mart (1909) isyanı, Adana katliamı gibi önemli sorunlar yaşandı… Mesela bu dönemde, 1908’de kölelik de kesin olarak yasaklandı. Daha önceleri kademe kademe ilerleme sağlanmıştı; köle ithalatı yasaklanmış, köle pazarları kaldırılmış ama mevcut kölelerin ve onların soyundan gelenlerin hala köle kalması ve pazara çıkartılmadan satılması devam etmişti.
Bu dönemde tarihte ilk ve son kez muvazzaf subay olarak yetiştirilmek üzere Hristiyan gençler de askeri okula alındı. Ondan önceleri Hristiyanlara subaylık ancak askeri doktor-mühendis olarak mümkündü. Yine bir diğer önemli gelişme zorunlu askerliğin Hristiyan ve Yahudiler için de getirilmiş olması. Malum, “eşit vatandaşlık” aynı zamanda vatandaşlık görevlerinin de kimlik ayrımında bulunmadan sağlanmasıdır. Bu konuda Ohannes Kılıçdağı’ın çok güzel çalışmaları ve Youtube’da konuyu ayrıntılı irdelediği videoları var, okuyuculara şiddetle öneririm. Kimlik sorunlarını, azınlık-çoğunluk ilişkisini tarihsel derinliğiyle anlamak açısından son derece bilgilendirici çalışmalar…
Eşitsizliğe karşı mücadele konusu ise sanırım biraz tartışmalı. Çünkü bugün Türkiye’de hem çoğunluktan hem de azınlıktan birçok kişi için kimliksel hiyerarşi bir ölçüde doğal görünen benimsenmiş ya da tahammül edilen kanıksanmış bir durum! Bu ayrıca tartışılması gereken ve bir başka görüşmede tartışmayı isteyeceğim bir önemli konu bence. Acaba toplumun ne kadarı kendini ülkenin sahibi görüyor, ne kadarı ülke sınırları içinde yaşayan herkesi ülkenin eşit sahibi olarak görüyor. “Kendi yurdunda yabancı” olma, görülme, hissetme hali… Etnik, dinsel, cinsel, siyasal azınlık olmayla ilişkili yaygın bir travma bu.
Türkiye’de ayrımcılığı, ırkçılığı en çok hangi alanlarda görmektesiniz? Bugün Türkiye’de “ne olmak” zor? Sizce bugünün Türkiye’sinde “çoğunluk” kim “azınlık” kim?
Buna yanıt vermek kolay değil. Bir toplumda ırkçılık-ayrımcılık varsa, ki tüm dünyada farklı düzeylerde ve şekillerde de olsa var, her alanda vardır. Mesela popüler kültürde ve gündelik hayatta bazı kimlik gruplarını aşağılayıcı sözler, toplumda yaygın… Aynı zamanda bu eğilim siyaset alanında beyanlara da yansıyor. Ayrıca ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı hukuki mücadeleye girişilse sonuç alınamıyor. Şahsen antisemit ya da Hristiyanlara hakaret eden bir söylemden dolayı ceza alan, başka türlü söylersem “Ermeniliğe”, “Yahudiliğe”, “Rumluğa” hakaretten mahkeme kararıyla cezalandırılmış kişi bilmiyorum. Belki olmuştur ama suçun işlenme düzeyiyle cezalandırılma düzeyinin yakın olmadığını kesinlikle iddia edebiliriz.
Ancak Türklüğe hakaret hatta aşağılama suçu var, bundan ceza alan tanınmış kişiler de oldu… Ayrımcı uygulamalar kurumsal düzeyde de kendini dolaylı yoldan gösterebiliyor. Memurlarla ilgili kanun 1926’da memurluğu “Türk olma koşuluna bağlıyordu” bu “Türk olma” koşulu elbette pratikte “Müslüman olma” gerekliliği üzerinden uygulanıyordu. 1964 ya da 1965’te kanun değişti ve memur olmayı “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma…” koşuluna bağladı ki bu zaten olması gereken bir durumdur. Ancak pratikte ayrımcılık hala devam etmektedir. Müslüman olmayan vatandaşlara askeri-sivil bürokrasi yolunun kapalı olduğunu, memurluğun pratikte öğretmenlik, öğretim üyeliği gibi sınırlı alanlarda mümkün olduğu hepimizin bildiği bir sırdır. Birkaç yıl önce Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Ermeni genç stajyer kaymakam olarak atandı ve eğer hala görevdeyse 100 yıllık tarih içinde bu Ermeni genç tek örnektir. Bu arada bildiğim kadarıyla şu anda hiçbir Alevi vali ve il emniyet müdürü de yok… Oysa tahminlere göre toplam nüfusun %15 civarı Alevi.
“Kürt açılımı”, “Alevi açılımı” gibi çabaların samimiyeti konusunda şüpheciyim. Türklük ve Sünniliğin savunucu baş aktörü Milliyetçi Hareket Partisi tarafından bu açılımların önemle sahiplenilmesi size ne anlam ifade ediyor?
Ben şüpheli dahi değilim, maalesef birçok nedenden bunların yapısal sorunları çözebilecek girişimler olmadığına inanıyorum. Bundan önceki Alevi ve Kürt açılımları için de böyle düşünüyordum ve üzülerek söylüyorum haklı çıktım. Elbette ki bu “bilme” geleceği görme yeteneğiyle ilgili değil. Öyle yeteneğim olsa bundan para kazanma yoluna giderdim. Sorun bence uzun ancak kısaca şunları söylemek isterim; herhangi bir “açılım” sürecinin kalıcı dönüşüm gerçekleştirebilecek bir girişim olabilmesi için konunun tüm muhataplarının istisnasız sürece dahil edilmesi, şeffaf olarak yürütülmesi, gündelik siyaset için araçsallaştırılmaması, hamasete dayanmaması yani hamaset merkezli kardeşlik söylemleriyle kendini ifade etmemesi gerekir.
Başka türlü açıklarsam kimlik sorunları kimlikçilik yaparak çözülmez. Misal; Sünnilik/Sünni kardeşliği, Malazgirt Savaşındaki ittifak ya da Safevilere karışı yapılan ittifak söylemi üzerinden Kürt sorunu çözülemez. Çünkü bunu yaptığımızda muhtemelen Kürtlerin 1/4’ü ya da 1/3’ünü oluşturan Alevi Kürtlerini denklem dışında, Türklerin (ya da diğer Müslümanların diyelim) en az onda birini oluşturan Türk-Alevilerini de denklem dışında bırakmış oluyorsunuz. Gayrimüslimleri hiç söylemiyorum çünkü bu söylem onları tümden yok sayıyor! Ki bildiğim kadarıyla en azından Agos çevresinden bazı Ermeni aydınlar buna açıktan tepki verdi de… Bu sadece bir örnek…
Aynı şekilde hamasi kardeşlik söylemleriyle ve etnik Türklük üzerinden Alevi sorunu, Osmanlı dönemi Millet Sistemi övgüsüyle Hristiyan azınlıkların, Yahudilerin sorunları çözülemez açılım yapılamaz. Yeni ayrımcılıklar oluşturarak ayrımcılık engellenemez! Ayrıca iyi niyet beyanlarıyla değil hukuku esas olarak olan politikalarla açılımların yürütülmesi gerekir. Eşit vatandaşlık, ayrımcılığın her düzeyde bitirilmesi hem yeterli hem de gerekli koşuldur. Bu tür sorunlarını çözen tüm ülkeler bu şekilde çözdüler. Bu sorunların çözümü, esası itibarıyla hukukla ilgilidir, yani bir nevi teknik çözümdür.
Elbette bir toplum ortak değerlere ihtiyaç duyar, farklı kimlik grupları arasında bağlar oluşturmak önemlidir. Ancak içinde yaşadığımız çağda -uygarlar cephesinde kalmak istiyorsak- ortak değerlerimiz, öncelikli hukuk, eşit anayasal haklar, kurumların işleyişinde ayrımcılıkla etkin ve hukuka dayalı mücadele, temsil eşitliği gibi temellere dayanmalıdır.
Kültürel açıdan bakarsak, bu ortaklıkları herkesi kapsayan, kimseyi dışlamayan pozitif unsurlara bağlamak doğru olacaktır. Mesela Anadolu ve Trakya’nın müzikleri, yemekleri, mimarisi gibi paylaşılan ortak kültürel değerlere dayanarak bağlar oluşturmak toplumun farklı unsurlarını yaklaştırır.
“Hepimizi eşitiz, hepimiz farklıyız” sloganı bence çokkültürlülük, çok kimliklilik durumunu barışçıl olarak yaşayıp toplum olarak farklılıkları zenginliğe tahvil etmek için uygun çözüm. O zaman, yani “hepimizi eşitiz, hepimiz farklıyız ve bu zeminde ortak coğrafya paylaşan yurttaşlar olarak kardeşiz” dersek güzel ve akılcı açılımlar olur.
Türkiye’deki gayrimüslim halktan Yahudi, Ermeni, Rum kimlikleri üzerine çalışmalarınız ile bilinmektesiniz. 2025 Türkiye’sinde Yahudi olmak mı daha zor, Ermeni olmak mı Rum olmak mı?
Bence şu anda Türkiye’de Alevi olmak en zor olanlardan biri olarak öne çıkmakta. Çünkü ciddiye alınmadığını düşündüğüm, muhafazakâr yaklaşımla “yargılanan” ya da üstenci anlayışla “çocuksulaştırılan” bir inanç grubu. Siyasetçilerin farklı şekillerde kültürel değerlerini, inanç değerlerini araçsallaştırdığı bir kimlik grubu Aleviler.
1970’lerdeki Alevi katliamlarını birebir yaşamalarına rağmen birçok ileri gelenin hakkını aramak, geçmişin muhasebesini çıkarmak yerine bu katliamların doğrudan-dolaylı sorumluları için “Sayın…” sıfatını kullanabildikleri, kalıcı talepler yerine gündelik sorunların çözümüne müteşekkir olabildikleri bir grup. Elbette bu sözlerle kitleyi ve Alevi aydınlarının çoğunluğunu eleştirmiyorum ancak “sorunu çok ama az görünen” kimlik grubu deyince aklıma Aleviler geliyor…
Sizin sorunuza gelirsem, bence günümüz Türkiye’sinde en zor olan kesinlikle Yahudi olmak. İsrail’in Gazze harekatıyla oluşan katliam durumu maalesef aydınların, kanaat önderlerinin, yetkililerin sorumsuz beyanlarıyla da ivme kazandırdıkları yeni bir antisemitizm dalgası yükseltti. İsrail devletine yeterli düzeyde somut tepkinin verilmemesi veya verilememesi de, söylemsel tepkiyi iyice abartılı hale getirdiğinden antisiyonist tepkinin yer yer antisemit tepkilere yönelmesinde dolaylı olarak etkili oldu diye düşünüyorum. Bence en çarpıcı, üzüntü verici ve utandırıcı örnek, hekimlerinin çoğunun Müslüman, neredeyse hastalarının tamamının Müslüman olduğu, İsraille hiçbir ilişkisi olmayan sadece yoksul halka hizmet eden bir Türk Yahudi hastanesinin bazı hekimler tarafından protesto edilmesi ve sonunda hastanenin faaliyetine son vermesidir. Bu örnek maalesef Yahudi vatandaşların ilk kez yaşadıkları haksız, anlamsız ayrımcılık örneği değil. Ayrıca sadece Yahudilerin de değil Ermenilerin de Rumların da defalarca yaşadıkları bir trajedi. Aslında bunu size açıklamam çok anlamlı da değil, çünkü Kıbrıs krizi bahane edilerek Rumlara yönelik ayrımcı uygulamaları zaten Atina’da birlikte gerçekleştirdiğimiz 1964 Sürgünleri saha araştırmasından hareketle birçok akademik metinde ele aldık. Okuyucular, bu metinlere online olarak ulaşabilir. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim.