İçeriğe geç

Bir Memleketin Ardından: Yiğit Göktuğ Torun ile Adalet Peşinde - Liza Cemel

Yazan Liza Cemel
Bir Memleketin Ardından: Yiğit Göktuğ Torun ile Adalet Peşinde - Liza Cemel
Ekran Resmi 2026-02-06 12.05.56
Yayınlanma tarihi:

Hatırlamak Bir Mücadele.

6 Şubat 2023’te yaşanan depremler, Türkiye’nin birçok bölgesinde derin izler bıraktı. Kaybettiklerimizin yasını tutmak kadar, yaşananları hatırlamak ve sorumluların hesap vermesini sağlamak da bu sürecin bir parçası.

Depremin 3. yıldönümüne yaklaşırken, kayıpları; değerli arkadaşım Yiğit Göktuğ Torun ile gerçekleştireceğimiz bir röportajla anmayı anlamlı buldum. Bu röportajda, hem kişisel hafızasını hem de toplumsal sorumluluk ve dayanışma perspektifini bizimle paylaştığı için derinlikle teşekkür ediyoruz.

Memleket, kayıp, yas ve hafıza üzerine düşündüklerini dinlerken, aynı zamanda “Adalet Peşinde Aileleri Platformu”nun yürüttüğü çalışmaların anlamını ve önemini de öğreniyoruz.

6 Şubat yaklaşırken, kendi hafızanda o günlerle ilgili hangi anlar ön plana çıkıyor?

Yiğit Göktuğ Torun:
Benim için 6 Şubat’ı düşündüğümde aklıma gelen tek şey “beklemek”.
Günlerce enkaz başında beklemek… Kimsenin gelmemesi. Yine de umutla beklemek. Bir süre sonra umudunun yavaş yavaş bitmeye başladığını fark etmek. Sonra, o umut tamamen tükenmesin diye, yeniden tutunacak bir şey arayarak beklemek.

Devlet yetkililerinden kimsenin gelmeyeceğini fark ediyorsun ama bu sefer de en azından bir açıklama gelir mi diye bekliyorsun. “Birisi çıksın ve bir şey söylesin” diye… Ama o da olmuyor.

Sonra beklemek bitmiyor. Benim gibi naaşları çıkarılamamış aileler için bu, aylarca ve yıllarca süren bir bekleyişe dönüşüyor. Bir yıl boyunca ölüm belgesi alabilmek için beklemek zorundasın. Çünkü gaiplik durumu var. Kayıp durumu var. Hukuken bile yok sayıldığın bir boşluk var.

Sürekli birilerinden yardım istemek zorunda kalıyorsun ama istediğin şey bir lütuf değil. Vatandaş olarak zaten hakkın olan bir şeyi istiyorsun. Buna rağmen elinden hiçbir şey gelmiyor. Beklemekten başka bir seçeneğin kalmıyor.

6 Şubat benim için tamamen, hem o anlarda hem de sonrasında, hakkın olan şeyler için umutsuzca beklemek demek. Uzun, yorucu, insanın içini kemiren beklemeler bütünü.

Ailenizin kaybını ve depremi hatırlarken, seni en çok etkileyen detaylar neler?

Yiğit Göktuğ Torun:
Annem de babam da öğretmendi. Yıllarca bu ülkede memur olarak çalıştılar. Köy okullarında görev yaptılar. Yüzlerce, belki binlerce çocuk okuttular. Her iş günü sabahın çok erken saatlerinde kalkıp servislerle okullarına gittiler.

Biraz paraları oldu. Önce bir araba aldılar. Sonra biraz daha biriktirip, başlarını sokabilecekleri bir ev aldılar. Güvenle yaşayabilmek için. Hayatlarını “normal” bir şekilde sürdürebilmek için.

Bu insanların her ay maaşlarından düzenli olarak vergi kesildi. Ben hep şunu soruyorum: Bu vergiler neden alındı? Devlet neden vergi toplar? Gelişmiş ülkelerde bu soruya sayfalarca cevap verilir. Ama bizde en temel cevabı bile yeterli aslında: Devlet, vatandaşının yaşama hakkını güvence altına almak için vardır.

Ama sistem, en basit görevinde bile bu iki insanı koruyamadı. Gelmedi kimse.
Annemle babam kurtarılabilirdi.

AFAD’ın gelmeyişini aşamıyorum. Bizim binaya izin verenlerin ihmallerini aşamıyorum. Annemle babamın naaşlarını beklemeyi ve o naaşların hiç gelmemesini aşamıyorum. Sonrasında, yasımı bile yaşayamadan bürokratik engellerle uğraştırılmayı aşamıyorum.

Bunlar benim hayatım boyunca aşamayacağım detaylar. Bir vatandaş olarak devletle kurduğum ilişkinin çok derinden zedelendiğini hissediyorum. Böyle olmamalıydı.

Hafıza ve kayıp arasında bir bağ kuracak olsan, “unutulmaması gereken” nedir?

Yiğit Göktuğ Torun:
Bence bu ihmaller ve bu beklemeler kesinlikle unutulmamalı.
Bunu sadece bizim içimizin rahat etmesi için söylemiyorum. Türkiye bir deprem ülkesi. Depremler olmaya devam edecek.

Ama depremleri “doğal afet” diyerek geçiştiremeyiz. Depremler önlenebilir afetlerdir. Çözümü olan bir konuda, ölümleri doğaya ya da kadere bağlamak kabul edilemez. Burada söz konusu olan insanların hayatı.

O yüzden bu ihmalleri, bu beklemeleri ve bunlardan doğan ölümleri unutamayız. Eğer adalet sağlanabilirse, bu sadece kayıp yaşayan aileler için değil, gelecekte deprem yaşayacak milyonlarca insan için de hayati bir anlam taşır.

Yetkililer ihmallerin altına imza atmaktan çekinsin. Bunun bir yaptırımı olacağını bilsin. Deprem hafızasını adaletle birlikte konuşmak ve adaletin tesis edilmesini sağlamak bu yüzden çok önemli.

Memleket ve kökler senin için ne ifade ediyor? Bu bağ, depremden sonra nasıl değişti?

Yiğit Göktuğ Torun:
Bu çok öznel bir soru ama başta Antakya’dan nefret ettim. Orayı sadece bir mezar olarak gördüm. Çünkü bütün o ihmallerin altında, şehirde yüz yüze baktığımız insanların imzaları vardı. Katillerim de oradaydı. Mezarım da doğduğum yerdi.

Bu ikilem çok ağırdı.

Ama zamanla başka bir Antakya gördüm. Ben düştüğümde, hiç tanımadığım insanlar elimden tuttu. Hem Antakyalı olanlar hem de Antakya dışından insanlar… Ortak paydamız adalet arayışıydı. Acıyı birlikte hissedebilmekti. Hisdaşlıktı.

Sonradan fark ettim ki bu, Antakya’nın çokkültürlü ve kapsayıcı kültürüne borçlu olduğumuz bir şey. Oradan olsun olmasın, Antakya’nın dokunduğu insanlar bu bağlara sahip çıktı. Yas sürecini belki de bu sayede ayakta kalarak geçirdik.

Bugün bu kültürü sürdürmek, hafızamıza ve şehrimize sahip çıkmak bana bir tür geri verme gibi geliyor. Bize bu kadar katkısı olan bu şehir için, tüm yokluklara ve zorluklara rağmen çabalamak hem şehri hem bizi iyileştiriyor gibi hissediyorum.

“Adalet peşinde” olmanın senin için anlamı nedir? Birlikte hareket etmek ne hissettiriyor?

Yiğit Göktuğ Torun:
Başta insan sürekli “neden benim başıma geldi?” diye soruyor. Ben bunu çok yaşadım. Bu soru insanı umutsuzluğa sürüklüyor ve her şeyi bireysel bir mücadeleye dönüştürüyor.

Ama sonra fark ediyorsun ki bu sadece senin başına gelmedi. Benim gibi binlerce insan var. Adalet Peşinde Aileleri Platformu’na da bu farkındalıkla girdim.

Benim yaşadığım acı bireysel bir mağduriyet değil, kolektif olarak yaşanan bir mağduriyetler bütününün parçasıydı. Mücadele de bu yüzden tek başıma değil, birlikte verilebilirdi.

Bugün davama baktığımda, karşımdaki failleri sadece bana karşı suç işlemiş insanlar olarak görmüyorum. Hepimizin yaşama hakkına karşı suç işlediler. O yüzden bu mücadeleyi, başkaları bu acıları yaşamasın diye veriyorum.

APA ile birlikte olmak benim için; yalnız olmadığını bilmek, yükü paylaşmak ve ortaya çıkacak sonucun sadece benim içimi rahatlatmayacağını, toplumsal olarak bir karşılığı olabileceğini bilmek demek.

Organizasyon olarak hangi hedefleri gerçekleştirmeyi öncelikli görüyorsunuz?

Yiğit Göktuğ Torun:
Adalet Peşinde Aileleri (APA) olarak en öncelikli hedefimiz, 6 Şubat depremlerinde yakınlarını kaybeden aileler için gerçek anlamda adaletin sağlanması. Bu da davaların “bilinçli taksir” gibi kusuru küçülten bir çerçevede değil, olası kast üzerinden yürütülmesiyle mümkün.

Biz APA olarak şunu çok net söylüyoruz: Bu deprem sürpriz değildi. Depremin olacağı biliniyordu, etkisi biliniyordu ve buna ilişkin önlemlerin alınabileceği de biliniyordu. 2023 depremleri öncesinde yayımlanmış çok sayıda bilimsel rapor ve kurumların (buna AFAD da dâhil) paylaştığı raporlar bunu açıkça ortaya koyuyordu.

Buna rağmen müteahhitler, yapı denetim firmaları, şantiye şefleri ve kamu personelleri bu riskleri bile isteye göze alarak usulsüzlüklere imza attılar. İnsan hayatı bilerek hiçe sayıldı. Bu nedenle yaşananların bir “hata” ya da “ihmal” olarak görülmesini kabul etmiyoruz.

Bugün birçok dava yalnızca müteahhitler üzerinden ilerliyor. Oysa biz, sorumluluğu olan herkesin, kamu görevlileri dahil, yargılanmasını talep ediyoruz. APA olarak en öncelikli mücadelemiz, bu sorumluluk zincirinin tamamının görünür kılınması ve adaletin gerçekten tesis edilmesi.

Kaybolan azınlık topluluklarının deneyimleri ve hafızası senin gözünde nasıl önemli?

Yiğit Göktuğ Torun:
Antakya bu konuda inanılmaz derecede zengin bir şehir. Depremde ailemi, sevdiklerimi, evimi, barkımı, neredeyse her şeyimi kaybettim. Ama ayakta kalmamı sağlayan şey, bu şehrin çokkatmanlı ve çokkültürlü dokusu oldu.

Depremden sonra bana ilk el uzatanlar, Samandağlı en yakın arkadaşım Ece’nin ailesiydi. Arap Alevi bir aile olarak evlerinde bana yer açtılar. Bahçelerinde çadırda kaldım, sofralarına ortak oldum. Aynı süreçte Antakya’da Ortodoks cemaatinden olan İzabel ablalarla tanıştım. Onlar da beni ailelerinin bir ferdi gibi gördüler. Bayramları birlikte kutladık, hala her gün konuşuruz. Onları teyzem gibi görüyorum.

İstanbul’a geldiğimde ise sevgili dostum Liza’nın ailesi, bir Yahudi aile olarak beni ailelerinin içine aldı. Her bayram birlikteyiz, kötü günümde arayıp sorarlar, desteklerini her zaman hissederim. Kalbimde hiçbir zaman dolmayacağını düşündüğüm boşluklara, bu insanlar dokundu. Bu güzel insanların kesişim noktası Antakya aslında.

İşte Antakya tam olarak böyle bir yer. Biz bu şekilde iyileştik, bu şekilde bugünlere gelebildik. Antakya, Antakya’ysa; bu, bu biraradalık sayesinde. Bu yüzden şehir yeniden inşa edilirken sadece barınmayı değil, bu birlikte yaşam kültürünü de merkeze almak zorundayız.

Evler yeniden yapılabilir ama “evimiz” dediğimiz Antakya, bu hafıza ve çoğulluk olmadan kurulamaz.

Bu kategoride daha fazla: Röportajlar

Tümünü gör

Daha fazlası: Liza Cemel

Tümünü gör
Avlaremoz Holokost Panelinden Geriye Kalanlar

Avlaremoz Holokost Panelinden Geriye Kalanlar

Yazan Liza Cemel
/