Varlık Vergisi Nedir?
Savaşlar, soykırım ve “etnik temizlik” için bulunmaz bir fırsat yaratırlar. 20. yüzyılın Birinci Büyük Savaşı coğrafyamızda Ermenilerin Soykırımı ve devamında Pontus Soykırımını kolaylaştırdığı gibi, İkinci Büyük Savaş Avrupa’da Yahudi Soykırımı ile sonuçlanırken Nazi sempatizanı İttihatçıların ardıllarının (II. Jöntürk) iktidarda olduğu coğrafyamıza yansımaması düşünülemezdi. Bu dönemde savaşın sisli ortamında savaşa katılamayıp tarafını Nazilerden yana belirleyen iktidar 11 Kasım 1942’de “Varlık Vergisi”[1] adıyla uygulamaya koyduğu bir mekanizma ile Hıristiyanlara, Yahudilere ve “Dönme” olarak nitelenen çeşitli tarihlerde İslam dinini kabul eden vatandaşlarından varlıklarının üstünde vergi adı altında bir yükümlülükle onları ezerek soykırım sözcüğünün babası Raphael Lemkin’in deyimiyle ekonomik ve kültürel genocide uğratmıştır. “Kanun Türkü” nitelemesiyle vatandaş kategorisinde düşünmediği insanların elinde ve avucunda ne var ne yoksa kanun zoruyla gasp ederek yoksulluğa ve yoksunluğa itmiştir. Tüm varlığı elinden alınarak Aşkale’ye kar ve yol temizliğine yollanan kereste tüccarı ve İstanbul’un gayrimenkul kralı Parseh Gevekyan’ın evlenmek isteyen torunu 2009’da İstanbul’da kiralık ev arıyordu.
Birçok gazete olayı bayram ilan edip kutlarken, Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Enis Avni Aka Gündüz “Vaka’i Hayriye” başlıklı 14 Kasım 1942 günlü Yeni Sabah Gazetesindeki yazısında vergiyi şu sözlerle kutsayıp okuyucularına tanıtıyordu:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi – kurulduğu günden beri yaptığı büyük, tarihi hamlelerinden birini daha gösterdi. Bu hamle ittifakla verdiği (Varlık Vergisi) kararıdır. Bir inkılapçı ve milliyetçi (Altı oklu [İttihatçı]) için, bu hamleyi yüksek bir kurmay hey’eti inceliği ile hazırlayan hükümetine teşekkür etmemek, alkışlamamak mümkün mü? Yirmi yıl önceki 26 Ağustos Kocatepe neyse 12 Sonteşrin [Kasım] 942 de odur. Küçük bir renk farkile. Birincisi milli istiklal ve siyasi emniyetimiz içindi. İkincisi ise, mali istiklal ve iktisadi, içtimai emniyetimiz[2] içindir. Kısacası bütün bir milletin yıllardan beri dört gözle beklediği ve hatta bazı sözle, yazı ile açıkladığı hayırlı iş nihayet oldu. Bu kanunun tebliğ ve tatbik müddetleri onbeşer gündür. Geldim, aldım, gittim. Ondan sonra büyük milli inkılap kervanı eskisi gibi emniyet, ihtiyat havası içinde tarihi yoluna devam edecektir. “
Varlık Vergisine geçmeden Hıristiyan, Yahudi ve “Dönme” vatandaşları terörize eden verginin öncülü “20 Kur’a İhtiyatlar Olayı”ndan söz etmek gerekir. İktidar 10 Nisan 1941 tarihinde yürürlüğe koyduğu “20 Kur’a İhtiyat askerliği” adı altında askerlik çağındaki Hıristiyan, Yahudi ve “Dönme” vatandaşlarına herhangi bir tebligat yapmadan yollarını kesip yakalayarak amele taburlarına ve kamplara almıştır. Herhangi bir üniforma giydirmeden 1938 depremine Yunanistan’dan yardım olarak gönderildiği söylenen kahverengi bekçi elbiseleri giydirilmiş, silah verilmeden kazma ve kürekle yol, yapı ve benzeri işlerde angarya olarak çalıştırılarak 27 Temmuz 1942 tarihine kadar ölüm korkusuyla toplama kamplarında tutulmuşlardır. Bu suretle insanları işinden uzaklaştırarak iflaslarına sebep olunmuş, işyerlerini devretme zorunda bırakılarak Türkleştirmede bir başka baskı mekanizması işletmiştir.
Sarkis Çerkezyan 20 Kur’a olayını şöyle anlatıyor: “Halk arasında gavur askeri diyorlardı bize. Adına askerlik diyorlardı ama askerlikle zerre kadar alakası yoktu… Yüksek mühendis olan Armenak Kalaycıyan da bizimle beraber kazma kürek işlerinde çalıştırılırdı… Kimler geçmedi ki oralardan?… Yedikule’deki Ermeni hastanesinde, ayakta gezen deliler vardır, hafif deliler… Bunlardan birini bakkala göndermişler, yolda polis yakalamış, almış getirmişler askere. Adam gerçekten deliydi. Bir gün dedi ki: ‘ Yahu tımarhane buradan iyiydi be oğlum… Ama sırf Ermeni olduğu için getirmişlerdi.”[3]
Dönmeler de bu uygulamadan yakalarını kurtaramamışlardır: “Müslüman olmuşlar ya, buraya neden getirildiklerini bir türlü anlamıyor, şaşırıyorlar. ‘ Ulan hem Müslümanız hem de bu gavurların içine getirdiler’ diye söyleniyorlardı.”[4]
Daha bu olayın şaşkınlığı ve acısı geçmeden 3,5 ay sonra 11 Kasım 1942’de “Varlık Vergisi” Kanunu çıkarılarak, Hıristiyan, Yahudi ve “Dönme” yurttaşlarına varlıklarını aşan, ödeyemeyecekleri bir vergi yükümlülüğü ile karşı karşıya bırakır. Uygulamada ödeyememenin sonunda ceza olarak toplama / çalışma kampına kapatılmak vardır. Aynı tarihte Nazilerin toplama kamplarının ve 20 Kur’a uygulamasının da zihinlerde oluşu, uygulama ile karşı karşıya kalan vatandaşları dehşet içinde bırakmıştır.
“Vergi”nin Niteliği
Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihinde okuduğu hükümet programında “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir kültür ve vicdan meselesidir. Biz ne bir sınıfın ne sermayenin ne de sarayın var olan saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk Milliyetinin hâkimiyetidir” sözleri Varlık Vergisinin aslında bir Türkleştirme politikası olduğunu açıklamıştır. Reisicumhur İnönü’nün 29 Ekim bayram mesajı ve 1 Kasım 1942 tarihindeki Meclis açılış konuşmalarında da bu kanunun ip uçlarını paylaşır.
1942 yazından itibaren yapılan yayınlarla hükümetin temel politikasından kaynaklanan fiyat artışlarının sorumlusu olarak azınlık tüccarları gösterilmeye başlandı. Hükümet düğmeye basmış ve basın, kamuoyunu etkileme ve yönlendirme işlevini vazife olarak üstlenmiştir:
“Varlık Yergisi Kanunu’nun Meclis’te kabulünden önceki aylarda basın[5], Nazilerin politikasının izdüşümü gibi Yahudi tüccarların karıştıkları iddia edilen ihtikar olaylarına yoğun bir şekilde yer veren özel haberler hazırlandı.[6] Bu haberlerde olayları meydana getirenlerin Yahudi oldukları özellikle vurgulanarak Yahudiler şeytanlaştırıldı.[7]
Manisa Mebusu Refik İnce’nin böyle bir kanun getirmiş olmasından ötürü hükümete teşekkür ederken kullandığı veciz sözler hukuktan ne anladığının özlü açıklamasıdır:
“Hukuk prensiplerine aykırı olduğu yolunda ileri sürülebilecek itirazlara cevap olarak şunu söylerim: Hukuk, hayatın gereklerini izlediği gündür ki, sayılmaya değer. Dar zamanlarımızda hukuk prensiplerinin üstünde bir İstiklal Mahkemesi yaratmışsak ve onlara olağanüstü yetkiler vermişsek, o günkü ihtiyacı sağlayan bir hukuk yaratarak verdik. Nasıl ki, Başkomutana Meclis’in yetkilerini verdikse…”
Başvekil Şükrü Saracoğlu savaş koşullarında uygulanan şantaj politikasının kendisine olağanüstü fırsatlar verdiğinin farkındadır ve parti grubunda bunu açıkça ifade etmekten çekinmez:
“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”
Başvekilin “Piyasaya egemen olan yabancılar” dediği unsurlar kendi vatandaşlarıdır. Trabzon mebusu Faik Ahmet Barutçu, yasanın bir maddesinin görüşmeleri sırasında, “bu kanunun hangi maddeleri hukukla uyuşuyor ki ” dediğinde, komisyon üyelerinin kahkahalar arasında maddeyi kabul ettiğini yazmaktadır.
“Vergi”nin Uygulaması
Varlık Vergisi mağdurlarından ünlü hukukçu Gad Franko. Banque Française Des Pays D’Orint’e yazdığı mektupta. Varlık Vergisi’ni, ayrımcılığı ve başından geçenleri özetlerken aslında bize söz bırakmadan her şeyi anlatmaktadır:
“Başımıza Nazilerden esinlenen beklenmeyen bir bela geldi. Varlık Vergisi adı altında bir kanun kabul edildi. Bu sadece özellikle azınlık unsurlarını mahvetmeyi amaçlayan bir soygun kanunuydu. Hitlercilik ile bunun arasındaki tek fark orada sadece Yahudiler hedefti, burada ise Rumlar. Ermeniler ve diğer azınlıklar da Yahudilerle aynı yere konulmaktaydılar. Bu meşhur kanunun hiçbir matrah temeli yoktu. Esrarengiz ve gizli komisyonlar her mükellefin ne ödeyeceğini tam yetkili bir şekilde tespit ediyorlardı. Diğer yandan keyfi bir değerlendirmeyle yapılan bu vergi tahakkukuna hiçbir itiraz mümkün değildi. Böylece manifatura tüccarı Mehmet Efendi’ye 10.000 lira vergi tahakkuk ediliyor, diğer yandan Mehmet’ten on kere daha az serveti olan Moiz adını taşıyan manifatura tüccarına yüz ila yüz elli bin lira vergi tahakkuk ettiriliyordu. Bu yöntemle aynı düzeyde veya daha iyi bir düzeydeki meslektaşlarım bin ila bin beş yüz lira vergilendirilirlerken ben 400.000 lira gibi inanılmayacak bir vergiye çarptırıldım. Bununla bitmiyordu. Bu çılgın vergiler on beş gün ek bir cezayla da bir aylık bir süre zarfında ödenmelilerdi. Aksi halde mükellef bedenen çalışmak üzere uzak bölgelere gönderilmekle tehdit ediliyordu. Hükümet, ne kadar kararlı olduğu konusunda bir örnek vermek için ilk gönderilecekler arasında beni seçti ve diğer azınlıklarla birlikte 2000 metreden yüksek rakımlı bir bölge olan Kafkas sınırına yollandım. Bu yüksekliğe ilaveten kışın ortasındaki korkunç yemek ve hayat şartları (ahırlarda yük hayvanlarının yanında yattım) kalbimi zayıflattı ve çift taraflı zatürreeye yakalandım. Bu da matematiksel olarak beni ölüme kıl payı yaklaştırdı. Bu cehennemde kaldığım iki ay boyunca hükümet, kardeşim ve oğlumu bütün servetimi nakde çevirmeye mecbur etti. Maliye yetkilileri halka açık müzayede ile evdeki eşyalarımı sattı. Evde bulunan iskemleler ve yataklara kadar aldılar. En azından 750 ila 800 bin liralık bir gayrimenkul servetim vardı, ancak satıcıların çokluğu yüzünden (birçok mükellef kurtulabilmek için binalarını satmak zorunda kaldılar) bu gayrimenkullerin satışlarından sadece 400.000 lira gelebildi, bu paranın tamamı da Maliye’ye yatırıldı. Esaretten ağır hasta ve bitkin bir şekilde döndüm. Hemen doğrudan hastaneye gitmem gerekti. Birkaç hafta boyunca tabiatın ve hastalığımın bana nasıl bir akıbet sakladığını bilmeden orada kaldım. Dolayısıyla bir gece yatağa zengin yattım ertesi sabah servetimi ve üstüne üstlük sağlığımı kaybetmiş bir şekilde uyandım.”[8]
Kanun gömleği giydirilmiş zulüm mekanizmasının uygulayıcısı olan İstanbul Defterdarı Faik Ökte de ölçüsüz ayrımcılığı gayet net ifade etmektedir; “Aynı işi yapan ve yan yana iki dükkânda çalışan, aynı kirayı veren, Müslüman ve gayrimüslim iki vatandaşa tarh ettiğimiz vergilerin arasındaki ölçüsüz fark, verginin ilan günü oyunumuzu meydana çıkarmıştır.” Kayırılan Müslüman mükelleftir.
Etnik kökeni ve kapital gücünün vergi ile ilişkilendirdiğimizde aşağıdaki tablo çıkmaktadır
Ermeni Tüccarlar %232
Yahudi Tüccarlar %179
Rum Tüccarlar %156
Müslüman Tüccarlar % 4.94
Yasanın jet hızıyla muhalefetsiz CHP Grubu ve meclisten firesiz geçmesi, önceden Başbakan Saracoğlu’nun gazetelerin başyazarlarıyla toplantı yaparak kamuoyunu hazırlama emri vermesi operasyona dair hazırlıkların önceden yapıldığı, vergi miktarlarının önceden tespit edildiğini kesinleştirmektedir. Vergi listeleri 15 gün içinde hazırlanıp vergi dairelerinde askıya çıkarılarak tahsilata geçilmiş, itirazı mümkün olmayan bu yükümlülüğü yerine getiremeyen kurbanların akla gelebilecek her türlü malları haczedilerek araç-mezat satılmış, satış hasılatı borcunu karşılayamayan kurbanlar önce toplama kamplarına alınmış ardından Aşkale çalışma kamplarına sevk edilmişlerdir. Kurbanlar kışın dondurucu soğuğunda Kop Dağında kar küremiş, yol açmış, yazın kavurucu sıcağında bir başka eziyet noktası olarak Orta Anadolu bozkırı Sivrihisar’a gönderilirler.
Verginin Meclisteki oylamasında Afyon mebusu Ermeni Berç Keresteciyan Türker ve Eskişehir mebusu “Türk Ortodoks” Pulluoğlu İstamat Zihni Özdamar evet oyu kullanmış, Ankara mebusu Rum Dr. Nikola Taptas ve Niğde Mebusu Yahudi Abravaya Marmaralı oylamaya katılmamıştır.
Sürgünlerin yaş otalaması 50’dir. “Aşkale’de zorunlu çalışmaya tabi tutulan mükelleflerden 21 ‘i (kamplarda 10 ay kalan Parseh Gevrekyan ‘a göre 25 ‘i) yani yüzde 1,5’i kampta hayatını kaybetti.[9] Ölenlerin dini ve etnik kimliği farklı da olsa azınlıklar cenaze törenlerini birlikte yaptılar.”[10] Sürgüne gönderilen 2057 kurbanın 1869’u İstanbul mükellefleridir. İlk sürgünler İstanbul’dan başlar. Başlangıçta kurbanların isimleri gazetede yayınlanır. Daha sonra ya batıdan gelen tepki ya da gerekli korkunun yaratıldığına hükmedilmiş olsa gerek listelerin yayınlatılmasından vazgeçilerek sürgünler sessizce geçekleştirilmiştir.[11] Hiçbir Müslüman mükellef sürgün cezası yememiştir.
El konulan mallar arasında geçimlik eşyalar yanında berber dükkanın, diş tabibi muayenehanesinin devir bedelinin müzayede konusu olması anlamlıdır; bir daha iş yapmasını engellemek. Ambulans ve cenaze nakil aracının müzayede konusu olması ise insaf sınırlarını zorlar.[12]
17 kişilik ilk sürgün kafilesi 21 Ocak 19 günü Aşkale’ye sevk edilirler, bu kurbanların prestijli toplum önderlerinden seçilmesi bilinçli bir tercihtir.
İstefan oğlu Arşak Çuhacıyan, İstefan Oğlu Mikael Çuhacıyan, İsak Oğlu Samuel Varon, Arşak Oğlu Yermina Varon, Haracon Oğlu Mihran Yarman, Vahan Oğlu Garbis Baykar, Samuel Oğlu Nehma Pesa, Marko Oğlu Yosef Pazalto, Yakup oğlu Şekip Adut, Hayim oğlu Gat Franko, Ruben Alaluf, Gegork Artin Topaloğlu, Yasef oğlu Leon Franci, İlya oğlu İsak Sion, Artin oğlu Hamparsom Erkman, Leon Taranto Türkaslan, Niko oğlu Yorgaki.
“Mükellefler, ailelerine gönderdikleri mektupları kısa ve Türkçe yazmak zorundaydılar. Mektuplar sansüre tabi olduğu için bir Rum, kız kardeşine gönderdiği mektupta imza yerine Koço Mas tiranum Poli Mas Epitum yazdı. İlk bakışta bir Rum adı ve soyadına benzeyen bu Rumca cümle bize çok eziyet ediyorlar ve dövüyorlar anlamını taşıyordu.”[13]
Varlık Vergisinin uygulamasına katılan bürokratlarından yapılan zulme tahammül edemeyerek Ekrem Türkay ve İhsan Arat gibi istifa edip görevi bırakan bürokratlar olduğu gibi, uygulamaya katılan bürokratlardan, Ermeni Soykırımından dolayı suçlanan Şeyhulislam Ürgüplü Hayri Efendi’nin oğlu CHP İstanbul il başkanı Suat Hayri Ürgüplü mebusluk ve bakanlıktan sonra TC’nin 11. Başbakanlığına yükseltilmiştir. Mebusluk ve bakanlıktan sonra başbakanlığa yükseltilen bir diğer olağanüstü dönemlerin vazgeçilmez bürokratı da TC’nin 14. Başbakanı Ferit Melen’dir.
Uygulamacılardan Diyarbakır’da Ermeni Soykırımından suçlanan Feyzi Pirinççioğlu’nun[14] oğlu Vefik ile Erzurum Ermenilerinin Soykırımından suçlanan Erzurum valisi Tahsin Uzer’in oğlu Celaleddin İnönü’nün restorasyon hükümetinde bakanlıklara getirilirler. Eminönü-Fatih’te görevli Halil Ayan DP döneminde Maliye Bakanlığına, Samatya’da görevli Cahit Kayra Ecevit Hükümetinde Enerji Bakanlığına getirilirler. İttihad ve Terakki’nin Hamallar Kahya’sı ve Konya Ermenilerinin Soykırımıyla Suçlanan Ferit Hamal’a sadece mebusluk düşer.
Varlık Vergisi Müslüman – Türk müteşebbislerin önünü açtığı gibi uygulayıcı bürokratların da önünü açmış ve ödüllendirilmişlerdir. Varlık vergisinin bir çeşit referans olduğunu söyleyebiliriz:
Memduh Aytür (Galata-DPT Müsteşarı, Merkez Bankası Guvernörü), Burhan Ulutan (Şişli-Hazine Genel Müdür Yardımcısı), Esat Gürsü (Kasımpaşa-İstanbul Defterdarı, Gümrük Bakanlığı Müsteşarı), Derviş Gılava (Mülhak kazalar-Başbakanlık Yüksek Murakabe Heyeti Başkanı. Sami Şehbenderler (Tophane-Gelirler Genel Müdürü), Şükrü Birgili (Yeni Cami Eyüp-Gelirler Genel Müdür Yardımcısı). Arif Arıkan (Mercan-Milli Emlak Genel Müdürü). Münir Mostar (Alemdar-Merkez Bankası ve Bankalar Birliği Başkanı), Fahir Tigrel[15] (Bayezid-Maliye Bakanlığı Müsteşarı ve Brüksel Orta Elçiliği)
1950 seçimlerinde DP’den mebus adayı olan Salamon Adato seçim propagandasında Varlık Vergisi’nin iktidarda bulunan siyasetçiler tarafından gayrimüslimlere karşı doğrultulmuş bir silah gibi kullanıldığının altını çizer.
Komisyon üyelerinin rakiplerini tasfiye etmek için miktarı olağanüstü yüksek tuttuğu iddiaları da ciddidir. Ankara’daki vergi uygulamasında “[D]edem Aron Araf’a tahakkuk edilen 300.000 lira dedemi çok zorlamış, dedem vergiyi ödemek için türlü yollara başvurmuştu. Verginin tahakkuk işlemlerini Valilikte bir komisyon yapardı ve mükelleflerin itiraz hakları ellerinden alınmıştı. O komisyon içinde dedemin hırdavat işinde rakibi olan Vehbi Koç’ta vardı.”[16]
Varlık Vergisi arşivleri halen kapalıdır. Bu gizliliğin yapılan haksızlıkların kabulü olarak okumakta sakınca bulunmamaktadır. Defterdarlık, belediye, tapu daireleri ve bankalara yaptığımız başvurulardan bir sonuç alamadık.
İttihat ve Terakki’nin Gölgesi
Kanunu Mecliste ittifakla kabul edenlerin çoğunluğunun İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bağları –zira, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden istifa edilemez- ve komisyonlarda etkin görevlerde eski İttihatçıların bulunması, bu yasayı söz konusu kadroların yarım kalan bir hesabı görme operasyonu olarak görmemize yol açmaktadır. Bu eski İttihatçıların gerek komisyonlardaki tavırları, gerekse süreci takipleri sırasındaki eylemleri de bunu doğrulamaktadır. Aşkale’ye sevk gününe ilişkin Faik Ökte’nin söyledikleri bu konuda başkaca yorum yapmamıza gerek bırakmamaktadır: “Sevk günü eski İttihatçılardan birkaçı bana müracaatla kafileden Şekip Adut ve benzeri birkaç kişinin sağ salim dönüp dönmeyeceğini sordular.”[17]
Ökte, CHP’li Ürgüplü ‘nün bütün komisyon üyelerine hakim olduğunu ifade etmektedir.
Yansıması
Ürgüplü, yıllar sonra Hürriyet Gazetesi’ndeki 28 Aralık 1982 günlü demecinde Varlık Vergisi’nin sonuçlarından söz ederken, bu uygulamanın bir çeşit millileştirme görevini yaptığını söyler:
“Ticaret ve sanayi alanında, vergiyi ödeyebilmek için satışa çıkarılan fabrika, mağaza, depo gibi çeşitli işyerlerini Türkler satın aldılar ve vergi bir çeşit millileştirme görevi de yapmış oldu. Saracoğlu, bu nedenle verginin dışarıda uyandırdığı kötü tesirden hiç ürkmedi ve: ‘Gerekirse ve ben de Başbakansam, bu vergiyi tekrar koymaktan asla çekinmem ve sorumluluğunu daima iftiharla taşırım!’ diye meydan okudu.”
Varlık vergisinden kurbanların dışında herkes nasibini almıştır; Müslüman-Türk müteşebbisler, karaborsacılar, memurlar, üst düzey bürokratlara lojmanlar[18], gazeteciler, gazeteler- ilan bedeli adı altında 299.888 tl ödenmiş-, Saracoğlu’nun memleketi Ödemiş’te heykeli dikilmiş, İnönü büstleri açılışları yapılmış, Atatürk anıtı projesine 250.000 lira ayrılmış. Ayrıca, 1943 bütçesine Varlık Vergisi’ne ait her türlü ücret ve harcamalar olarak 500.000 lira ödenek konulmuştur.
Kaldırılma süreci
Varlık Vergisi uygulaması, Almanların yenilgileri ve geri çekilişlerine paralel olarak tedricen gevşetilir, savaşa ABD’nin ağırlık koyması ve NYT Gazetesindeki Vergi aleyhine seri yazıdan duyulan rahatsızlık sonucu, Dışişleri Bakanlığının ABD Elçiliği ile yapılan pazarlıklar ve NTY direktörü Arthur Sulzberger’den Varlık Vergisi hakkında artık bu gazetede başka yazı çıkmayacağı konusunda güvence alınır. Bu gelişmelerden sonra Varlık Vergisi fiilen tasfiye sürecine girer. 1943 Aralık ayının ilk haftasında Eskişehir-Sivrihisar’da serbest bırakılan mükellefler, artık İstanbul’ a ulaşmışlardır.[19]
17 Eylül 1943 tarihinde toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, mükelleflerin bir kısmının tahsil edilememiş olan borçlarını silmeye Maliye Bakanlığını yetkili kılmıştır. Bu tarihten itibaren de Varlık vergisinin filli olarak tasfiyesi başlamıştır.[20]
Kanun, 15 Mart 1944 günlü TBMM oturumunda kaldırılmıştır.
[1] Yasa 12 Kasım 192 gün ve 5902 sayılı resmi gazetede yayınlanmıştır.
[2] “İktisadi ve içtimai emniyet”in anlamı, azınlıkların çekip gitmeleri ve her şeylerini burada bırakmalarıdır. Bu milli politikadır, 1948’de İsrail’e göç edenler ve 1 964 ‘te Yunanistan’ a sınır dışı edilenlerin yanlarında para
dahil hiçbir şey götürmelerine izin verilmemiştir.
[3] Sarkis Çerkezyan. Dünya Hepimize Yeter, Haz. Yasemin Gedik, Belge Yayınları, 2003, s. 115-121.
[4] A.g.e. s 123
[5] Gazete sahipleri veya başyazarlarının çoğunluğu aynı zamanda iktidardaki tek parti CHP mebbusları olduğundan başka bir davranış göstermeleri beklenemezdi.
[6] Gazetelerin bu yardımlarına karşılık olarak olsa gerek. gazetelere yapılan nakdi ödemeler dışında. “gazetecilerin vergileri asgari hadde indirilmiştir”.
[7] Geniş bilgi: Rıfat N. Bali, Bir Türkleştirme Serüveni 1923-1945: Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, İletişim, 2017 s. 435.
[8] Centre Des Archives Du Monde Du Travail, Kayıt No. 1 20 AQ 998.
Dosya 4. Gad Franko “dan Ch. Hausknecht’e gönderilen 1 Ağustos 1945 tarihli mektup. Akt. Rıfat N. Bali. Devletin Yahudileri ve “Öteki” Yahudiler. İletişim Y .. 2004, s. 1 47- 148.
[9] Ölümlerle ilgili geniş bilgi: Ali Sait Çetinoğlu, Varlık Vergisi, ekonomik ve Kültürel Genocid 1942-1944, elge Y. 2009, s 184-185
[10] Rııdvan Akar, Aşkale Yolcuları, Belge Yayınları, 2000, s. 137.
[11] Ali Sait Çetinoğlu, Varlık Vergisi, Ekonomik ve Kültürel Genocid… s 385-405
[12] A.g.e. 406-484
[13] Riat Bali Bir Türkleştirme Serüveni… s 459
[14] Pirinççioğlu da önemli bir İttihatçı aileden gelmektedir. Dedesi Diyarbakır mebusu Arif Efendi 1894-6 Ermeni katliamlarının aktörlerindendir oğlu Feyzi Pirinççioğlu’da Soykırım suçlamasıyla tutuklanıp Malta’ya gönderilen politikacılardandır.
[15] Tigrel Ailesi İttihatçı politikanın devamlılığının bir örneğidir. Hazine eski Müsteşarı Ali Tigrel’in babası olan Fahir Tigrel’in babası da 2. dönem Ergani mebusudur. Ailenin politik kariyeri Zülfü Tigrel ile İttihat ve Terakki’ye
kadar uzanmaktadır, Zülfü Tigrel Emeni Soykırım suçlamasıyla tutuklanıp Malta’ya gönderilmiş bir politikacıdır.
[16] Ayfer Özcan, Varlık Vergisi ve Ankara Örneği, Yayınlanmamış Y. Lisans Tezi, Ankara, 2023, s 1
[17] Faik Ökte, Varlık Vergisi Faciası, Nebioğlu y. 1951, s 152
[18] Ankara’nın merkezindeki ünlü Saracoğlu Mahallesi Almanlara yaptırılmıştır. Proje, Üçüncü Reich’ın ünlü Nazi mimarı Paul Bonatz’ındır.
[19] Geniş bilgi: Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, İletişim Yayınları. 2006, s 152-1 54.
[20] Ayfer Özcan, Varlık Vergisi ve Ankara Örneği,… s 84