İçeriğe geç

Türkiye Cumhuriyeti Neden “Demokratik, Lâik Ve Sosyal Bir Hukuk Devleti” Olamaz? – I – Sait Çetinoğlu

Türkiye Cumhuriyeti Neden “Demokratik, Lâik Ve Sosyal Bir Hukuk Devleti” Olamaz? – I – Sait Çetinoğlu
demokrasi
Yayınlanma tarihi:

Bülent Bilmez’in TC Anayasası’nın “değişemez” ve değişmesi dahi teklif edilemez ilk dört maddesinin  en iddialı ikinci maddesinde geçen ve yeminle sürekli tekrar edilen  fakat  asla gerçekleşmeyen ve de gerçekleşmeyecek olan Anayasa’nın “demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti” olduğu hükmünün  geçersizlik nedenlerinin köklerini  “Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi” başlıklı ayrıntılı çalışmasının ilk cildi olan “Türkiye’de Demokrasinin Hasta Kökleri[1]nde ameliyat masasına yatırmış, yıllardır kavramakta zorlandığımız  konuyu çok basit ve sürükleyici bir şekilde okuyucularla paylaşarak rejimin karakterini gözler önüne sermiştir.

Tanıtımı birkaç sayfaya sığmayacak kadar kapsamlı çalışmada Bülent Hoca -kendi deyimiyle- gündelik hayatta es geçtiğimiz, kanıksayarak farkında olmadığımız utanç verici yapıyı analiz eder. Bu bakımdan; Toplumun sağalması/tedavisi için okunması elzem bir çalışmadır. Çalışma özümsenmesi gereken dersler içermektedir.

Çalışmanın “kuruluş”un en radikal ve sistemli eleştirilerinden biri olduğunu söylemek, çalışmanın niteliğini ve önemini belirtmek bakımından gerekli olduğu için uzun sözün kısası olarak baştan zorunlu gördük.

Genel çerçeve ve sonsözle birlikte 8 bölümden oluşan çalışma geniş bir okuma önerileri ile biterken Bilmez Hoca’nın ayrıca bir de ödev verdiğini söyleyebiliriz.

Çalışmanın başında unutulan geçmiş hatırlatılır. Demokrasi şehidi Valestinli Rigas (1790) ve Ermeni Devrimcileri (1890) yüz yıllık ara ile toplumun kurtarılması yönündeki projeleri ayrıntılı olarak irdelenir. Bu iki örnek vesilesiyle devletin kurtarılması projesinden radikal olarak ayrılan demokrasiyi dillendiren önemli toplum projeleri ile unutulan geçmişin dillendirilmesi son derece önemlidir. Fesat ve ayrılıkçılık olarak nitelenen projelere gerçek değerini vermesi ve verilmesinin dile getirilmesi amnezinin aşılması bakımından önemli bir eşik olarak okuyabiliriz.

Çalışmada uzun bir Rigas değerlendirmesi var ve  Rigas’ı günümüze taşır. Ayrıca  Fransız Devrimi içinde yer alan Osmanlının devrime bir anlam verememesi ile Rigas’ın devrimden çıkarımının karşılaştırmasıyla durumu apaçık ortaya serdiğini söyleyebiliriz. Bu sıra dışı Osmanlı vatandaşı figür, kurucuların düşünsel atalarının fiyakasını bozmaktadır:

Günümüz aydınları, düşün ataları olan modern Osmanlı aydınlarından devraldıkları devlet kurtarıcılığının sınırlarını hem güncel politika hem de tarih yazımı bağlamında aşamadıkları için daha baştan bu sınırların dışına çıkan özgürlükçü Osmanlı aydını Velestinli Rigas gibi isimleri görmüyor veya görmezden geliyorlar. 1790’larda yazmış ve mücadele etmiş Rigas’ın kurtarıcılık hayalinin kapsamı gerçekçi ve eleştirel bir şekilde tartışılmalıdır elbette. Ancak Rigas’ın kurtarılacaklar veya yaşatılacaklar arasında halkın düşmanı olarak gördüğü devleti saymadığı kesindir.”

Çalışmada yüz yıllık bir ara ile art arda gelen bu iki önemli toplumsal projelerin   yüzyıl sonrasına denk gelen 1990’ların Kürt toplumsal hareketi de toplumun demokratikleşmesine yönelik son toplum projesi ve kritik bir eşik olarak paylaşılır.

Tüm bu toplumsal projelerinin reddi ve kanlı ezilmesinin ortak paydasını egalofobi/denklik korkusu kavramlarıyla çizer; toplumsal eşitliğin reddi! Çalışmanın diğer bölümünde bu kavram tartışılarak demokratik bir toplum olma yönündeki aşılmaz engel irdelenir.

Eşitsizliğin hiyerarşik ve kurumsal olduğunun tarihsel temellerini örnekleyerek olguyu Osmanlı tipi Kast sistemi  olarak adlandıran Bilmez Hoca, Osmanlı -TC arasında bir kopuştan söz edilemeyeceğini bu iki alt bölümün bir bütünlük arz ederek tek bir paradigmayı temsil ettiğinden, kesintisiz bir devamlılığın söz konusu olduğundan Osmanlı tipi kast sisteminin günümüze uzandığının altını çizer.

Yeni bir “başlangıç” noktası addedilen TBMM’nin ilk dönemine her kesim tarafından övgüler düzülür; “çoğulculuğu” başta olma üzere çeşitli nitelikleri saymakla bitirilemez. Ancak, gözden kaçırılan bir nokta vardır ki; konumuz açısından hayati öneme haizdir ve ne yazık ki dillendirilmemektedir. O mecliste bir tek Hıristiyan ve Yahudi olmamasının dışında Aralık 1919'da düzenlenen son Osmanlı Meclisi Mebusan seçimlerinde M. Kemal Hıristiyan ve Yahudilerin değil aday olmaları, oy kullanmalarını dahi yasaklamıştır. İtiraz üzerine yasağın kaldırılmasının bir etkisi olmaz. Bu durum Türk tipi kast sisteminin yeni bir tezahürüdür.  Bu Müslüman meclisin “demokrat” sanılan üyelerinin bu durumu sorgulamamaları bir yana ilk meclisin en önemli çabası ülkede Müslümanlar dışında herhangi birinin nefes almamalarını sağlamak istikametindedir. Örnek olsun; En “demokrat” sayılan bir mebus Pontus Rumlarının vatandaşlıktan çıkarılmasını önermekten çekinmez. Diğerleri de susar. “Kuruluş”taki bu tutum eski rejimle bir kopuşun olmadığı “yeni” dönemde daha da berkitildiğinin ifadesidir. Cumhuriyet tarihini bunun sağlanmasının tarihi olarak okumak, ilk meclise de tek kişilik koro nitelemesi yanlış değildir.

“Osmanlı tipi kast sisteminin temeli millet sistemi adıyla modern öncesi Osmanlı döneminde atılmış ancak bu temel üzerinde yükselen modern dönem Osmanlı kast sistemi on dokuzuncu yüzyıl modernleşme sürecinde yaşadığı radikal dönüşüm sonucunda tamamen farklı bir nitelik kazanmıştır. Günümüzde hâlâ geçerli olan ve Türkiye tipi kast sistemi adını verdiğim, çok daha rafine, dolaylı ve zımni kast sistemi bu dönüşüm sonunda ortaya çıkan, on dokuzuncu yüzyılda inşa edilmiş farklı nitelikteki modern Osmanlı tipi kast sisteminin kesintisiz ve dolaysız devamıdır.”

Rejimin temel niteliğine yönelik radikal eleştiriler bir elin parmaklarının sayısına yaklaşmaz.  Hele düzeni kast sistemi olarak niteleyerek eşleştiren şok çalışmanın ikincisidir.[2] Çalışma bu bakımdan öncü bir çalışmadır. Çalışma hakkında sessizliğin korunması daha da anlamlıdır. Serinin ikinci cildinin de yayınlanmasına rağmen internet taramasında çalışmalar hakkında herhangi bir değerlendirmeye rastlanmaması kayda değer bir olgudur.

Çalışmada bir toplumsal tabakalaşma ve eşitsizlikler haritası çıkarılarak Türk tipi kast sistemi çeşitli düzlemlerde tartışılır; Sınıf düzlemi, toplumsal cinsiyet düzlemi, şehir – köy düzlemi, ova(lı)-dağ(lı) düzlemi, cemaatler veya kolektif kimlikler düzlemi, küresel merkez-çevre veya küresel kuzey-güney düzlemi gibi.

Kolektif kimlikler düzleminde eşitsizliklerin kaynağı olarak Türk tipi Kast sistemi düzlemi Hindistan’daki kast sistemi, Güney Afrika Apartheid rejimi ve ABD’deki ırk ayırımı rejimi ile de karşılaştırılır.

Rejimin apartheid ve kast sistemi ile eşleştirilmesi rejimin temel niteliğinin eleştirisinin bir başka düzleme taşındığının ve daha radikal bir eleştiriye tabi tutulacağının işareti olarak okumak yanlış değildir.

Bilmez Hoca’nın bu coğrafyanın 300 yıllık demokrasi mücadelesinin öncüleri Rigas ve Ermeni devrimcilerine gereken önem vermesi çalışmanın bir başka önemli veçhesidir.

Çalışmada, öncü devrimcilerle TC’nin kurucularının düşünsel atalarının görüşlerinin karşılaştırılması da ilginçtir. Bu karşılaştırma dahi tek başına demokratikleşmedeki sefaletimizi anlamaya değer niteliktedir.

Tanzimattan günümüze uzanan Müslüman münevverlerin düşünsel zincirini tanımlayarak bunların durduğu yerin değişmezliğini sergiler:

“Tanzimat reformlarına tepki olarak Müslümanlar arasında orta çıkan “gavura gâvur diyememe” derdinden mustarip (!) ilk muhaliflerden (meşrutiyetçilik, anayasacılık ve cumhuriyetçilik düşüncesinin öncüleri olarak yüceltilen) Genç Osmanlılara kadar ve onların da devamı olarak kabul edilen Jön Türk kuşağından yirminci yüzyılın sol muhalefetine kadar geniş bir yelpazede yer alan düşünsel atalardan devralınmış bir fobiye dayanır bu “ölümüne devletçi” anlayış: Azınlıklara karşı beslenen egalofobi (denklik fobisi).”

Rejim eleştirisi yanında çalışma, sert bir “aydın” eleştirisidir aynı zamanda; Türk aydınlarının tarihi kendi düşünsel atalarının gözüyle okumakta, sonuçta düşünsel atalarının tarihini yine onların devlet baba anlayışıyla yazmakta olduklarını,  modern Türkiye aydınının tarihinin aynı zamanda (devlet) babadan kopamama tarihi olduğunu, kendisine “kurtarıcılık” görevi yükleyen aydınların devleti kurtarmakla toplumu ve bireyi kurtarmanın aynı anlama gelmediğini görebilirlerse aydın olmayı hak edebileceğinin altını çizen Bilmez Hoca bugün hak, hukuk ve hatta eşitlik mücadelesi veren çoğunluk aydını yazarlar ve aktivistler arasında da sıkça rastlanan bu “kolektif hastalığı” öncelikle yüzleşilmesi ve sonra da radikal bir tedavi programına tabi tutulması gereken temel bir sorun olarak görür:

“Bu hastalıkların köklerini aramak amacıyla kitap boyunca ele almaya çalıştığım modern Osmanlı dönemini bu bağlamda yeniden okumaya ve tartışmaya ihtiyaç olduğu açıktır.”

Akademisyenlerin yurtdışı görevlerinde durumdan vazife çıkararak kendilerini devletin temsilcisi yerine koymaları da ayrı bir hastalık belirtisidir:

“Günümüzde (genellikle üçüncü dünya ülkelerinde görülen) aydına yüklenen “kurtarıcılık” görevi içinde devleti kurtarmanın da olması doğal veya normal değildir. Gerçi uluslararası konferanslarda veya genelde akademik ortamlarda adeta bir diplomat veya devlet temsilcisi gibi davranan akademisyenlerin çoğunlukta olduğu Türkiye gibi bir ülkede bunun anlaşılması zor olabilir ama altını çizmekte fayda var: Bu tavır, bireysel gelişmişlik ve bağımsızlık konusunda sınıfta kalındığının kanıtıdır. Üstelik tıpkı bazı insanların polislik ve askerlik görevi üstlenmesi gibi akademisyenlerin ve genelde aydınların bu tarz bir “devlet temsilciliği” görevini gönüllü olarak üstlenmeleri de görevi diplomasi olan kişi ve kurumların yetersizliğine inandıklarını gösterir.”

Düşünsel atalarla devrimciler arasındaki derin uçuruma ve düzlem farkına işaret eder; çoğunluk aydınları arasında hâkim olan ve “devletin resmi Osmanlıcılığına karşı sivil Osmanlıcılık” şeklinde karşımıza çıkan bu tepki ironik bir şekilde II. Abdülhamit zamanında resmi ideolojiyle iç içe geçmiş bir şekilde devam edecektir. O günden bugüne meşrutiyet, cumhuriyet, ulus devlet ve demokrasi tarihi bu kast sisteminin daha rafine ve sofistike hale getirilmesi sürecinden ibarettir. Tüm bu dönem boyunca halkın veya ezilen sınıf veya toplulukların iyiliği için devleti yıkmak bu aydınların aklına gelmediği gibi kast sistemini sorgulayan radikal eşitlikçi ve çoğulcu her türlü girişim de bölücü, ayrılıkçı veya hain ilan edilmiştir.

Kolektif kimlikler veya cemaatler düzleminde eşitsizlikler konusunda daha çok sorunun kaynağını oluşturan milliyetçiler, yurtseverler veya vatanseverlerin, sevdiklerinin bekası için her şeyi göze alırken asıl baki olmasını istedikleri şeyin  sevdikleri milletin dayandığı Osmanlı tipi kast sistemi olduğunun altını çizen Bilmez Hoca, sınıf ve cinsiyet düzleminde eşitsizlik konusunda zaten pek de olumlu sözleri bulunmayan bu vatanseverler “bir karışını düşmana vermemek için ölmeye gönüllü” olduklarını söyledikleri vatanı/coğrafyayı ekolojik yıkıma götürmek için bugün adeta yarışmakta bir beis görmemekte olduklarını ekler:

“Onlarca yıldır Türk-İslamcı vatansever sağcı hükümetler yönetiminde özellikle son zamanların azılı neoliberal politikaları sayesinde vatanın yaşadığı yıkım hiçbir düşmanın başaramayacağı aşamaya varmıştır bugün. Doğaya düşman veya yıkımına duyarsız sivil vatanseverlerin bundaki payı en az o kadar büyüktür. Ekolojik felaketi durdurmak için ilk yapılması gereken şev belki vatanı vatanseverlerin ellerinden kurtarmak olmalıdır!”

Yazının birinci bölümünü Bilmez Hoca’nın günümüz aydınlarına verdiği okuma notuyla bitirebiliriz:

“Bu bağlamda günümüz aydınlarına ve özellikle bu konularda nesnel bilgi üreten eleştirel akademisyenlere düşen önemli görevlerden biri zihniyet meselesini, günlük yaşamdaki söz konusu gözlemlerin sistematik analizi ile (elbette ekonomik ve siyasi arka planı unutmadan) entelektüel-kültürel tarih ve sosyolojik-antropolojik bağlam eleştirisi üzerinden bütünlükçü diyalektik bir anlayışla tartışmak olabilir.”


[1] Bülent Bilmez, Türkiye’de Demokrasinin Hasta Kökleri, Lejand Kitap, 2025.

[2] İlki Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid, 1918-1923 Türkiyesi: Bağımsızlık ve Apartheid Rejiminin İnşası, Aras Y. 2023, Akçam’ın çalışması bugünlerde 4. Baskısını yapmasına rağmen beyaz Türkler ve akademik çevreden herhangi bir tepki gelmemiştir.

Etiketler: Arşiv Makaleler Manşet

Bu kategoride daha fazla: Arşiv

Tümünü gör
Çikolata ve Sefaradlar -  İvet Acu Güney

Çikolata ve Sefaradlar - İvet Acu Güney

Yazan İvet Acu
/

Daha fazlası: Sait Çetinoğlu

Tümünü gör