Bazen bir etkinliğe davet edilirsiniz ve bu davet sizi yalnızca bir salona değil, bir halkın sessizce sakladığı yüzyıllık bir hikayeye götürür. Bükreş’te düzenlenen Sefarad Günleri de benim için tam olarak böyleydi. Bir gastronomi söyleşisine katılmaya gidiyor gibi görünsem de aslında bir kentin geçmişine, bir cemaatin kalbine misafir oluyordum.
Ben bir tarihçi değilim; topladığım bilgiler, duyduklarım ve not aldıklarım merakımın, belki de kimlik arayışımın ürünü. Ama Bükreş’te geçirdiğim günlerde şunu içtenlikle gördüm:
Bir topluluk bazen küçülür, bazen çok yorulur, bazen neredeyse sessizleşir; ama kaybolmaz.
Kökleri olan hiçbir şey kolay kolay yok olamaz.
Bükreş’te Sefarad Kültür Günleri’nin 10–12 Kasım 2025 aralığında yapılması planlanmıştı. Tarih, Kültür ve Mutfağın adı altındaki bu buluşma için harika bir program hazırlanmıştı. Her gün farklı bir tema ve keşif fırsatıyla festival, benim için unutulmaz bir deneyim oldu.
Pazartesi, 10 Kasım 2025 – Açılış ve Film Gösterimi
Festival, İsrail’in Bükreş Büyükelçisi Ekselansları Sayın Lior Ben Dor’un katılımıyla açıldı. Açılışın ardından 2025 yapımı İsrail filmi Jaffa Stories gösterildi. Film, klasik İsrail komedisi tarzında; onur, aşk, arzu, rekabet ve intikam temalarını eğlenceli bir şekilde işlerken izleyicilere hem keyifli hem de düşündürücü anlar yaşattı.
Salı, 11 Kasım 2025 – Ladino Kültürü Üzerine Yuvarlak Masa Sohbeti
Bu günün ana etkinliği, “Ladino Kültürünün Yükselişi ve Çöküşü – Geriye Ne Kaldı?” başlıklı yuvarlak masa söyleşisiydi. Katılımcılar Felicia Waldman ve Anca Tudorancea’ydı. Ladino kültürünün tarihî yolculuğu ve günümüzdeki izleri üzerine yapılan sohbet, hem bilgilendirici hem de kültürel olarak zengin bir deneyim sundu. Felicia’nın bahsettiği Ladino deyimleri ise salonu kahkahalara boğdu.
Çarşamba, 12 Kasım 2025 – Sefarad Mutfağı Gösterisi ve Sunumum
Günün en lezzetli ve interaktif kısmı bana aitti. Türkiye’de doğup büyümüş ve İsveç’ten gelen bir şef olarak, Sefarad mutfağına ait en lezzetli yemekleri, tarihçelerini ve Endülüs’ten günümüze gelen Sefarad mutfak geleneklerini anlattım. Kültürel anlamlarını ve Osmanlı–Balkan mutfaklarıyla etkileşimlerini detaylı bir şekilde aktarmaya çalıştım. Sonra sıra tadım atölyesine geldi.
İtiraf etmeliyim ki çok düşündüm:
Böyle bir şehirde, böyle bir hikayenin ortasında insanlara ne tattırmalıyım?
Bir yemeğin neyi temsil edeceği bazen malzemesinden daha önemlidir.
Ve ben sonunda badem ezmesini seçtim.
Neden mi?
Sefarad mutfağı, özellikle İber Yarımadası kökenli Sefaradların tariflerinde badem ve badem ezmesini çok kullanır. Bayramlarda, düğünlerde ve özel günlerde hep bademli tatlılarımız vardır.
Her zorluğun içinde biraz neşeyi, biraz umudu saklamayı öğreten bir mutfak kültürü değil midir bizim Sefarad mutfağı?
Matsapan’ı seçtim çünkü bana huzur ve birlik hissi veriyor; tatlıyı paylaşmak, sevdiklerimizle birlikte kutlamak adına…
Badem; uyanışın, yeni başlangıcın ve verimliliğin sembolüdür.
Bazen bir lokma, yüzlerce yıllık bir varoluşu anlatır.
O gün orada bunu hissettim.

Söyleşide Gördüklerim: Bir Sofranın Hatırlattıkları
Söyleşide sıra bana geldiğinde, Sefarad mutfağından bahsederken yüzlerde beliren ifadeleri hiçbir zaman unutmayacağım.
Bazıları yemekleri büyük bir aşinalıkla dinledi, hatta “Evet, bunlar bizde de pişerdi.” dediler.
Sonra o kişilerle sohbet ederken anladim.
Onların aileleri Osmanlı’dan, Yunanistan’dan, Balkanlardan göç etmişti.
Benim anlattıklarım, onların evlerinde hala pişen borekaslara, annelerinin tapadalarına, babaannelerinin Ladino cümlelerine dokunuyordu. Diğerleri içinse bu yemekler yepyeni bir keşifti — ama hikayeleri duydukça yüzlerinde beliren o hüzün hep aynıydı. Çünkü sofralar sadece yemek taşımaz; mirası aktarır.
Biraz da Romanya Yahudi Gastronomisine Bakalım
Bükreş’te geçirdiğim günlerde fark ettiğim bir başka şey de şehrin Yahudi gastronomisinin zenginliği ve katmanlarıydı. Konuştuğum herkes aynı noktaya değindi:
Bugün mutfakta hakim olan tatlar daha çok Aşkenaz geleneğinden geliyor. Hatta Romen mutfağının etkisi o kadar güçlü ki çoğu evde tarifler iki kültürün zarif bir karışımına dönüşmüş durumda. Ama bunun yanında, sessiz bir direnç gibi küçük mutfaklarda süren bir şey var:
Sefarad izleri…
Fırından çıkar çıkmaz çörek otu serpilen borekasların kokusu,
kızgın yağda çıtırdayan bumeloslar,
sabah sofralarını neşelendiren o incecik fritadalar…
Sanki küçük birer anı kutusu gibi evlerde saklanıp korunuyor.
Bükreş’in sokaklarında dolaşırken artık sayıları çok azalmış Sefarad ailelerin bu tarifleri yaşattığını duymak beni hem hüzünlendirdi hem de derinden etkiledi. Bir tarif aslında sadece tarif değildir; bir kültürün son nefesini değil, hala atan kalbini gösteren bir işarettir. Festival; tarih, kültür ve mutfak açısından zengin içerikleriyle doluydu ve katılımcılar için unutulmaz deneyimler sundu. Bu deneyim, Sefarad kültürünü ve Ladino dilini daha yakından tanımalarını sağladı.

Romanya’daki Yahudi Tarihine Kısa Bir Bakış
Romanya’da uzun bir tarihimiz olduğunu söyleyebiliriz. Aşkenaz ve Sefaradların iç içe yaşadığını biliyoruz. Sefaradlarla ilgili çok fazla kaynak olmasa da son zamanlarda bu konuda ciddi araştırmalar yapılıyor.
Bulunan Grek yazıtlarına göre M.Ö. 5. yüzyıl civarında Yahudi yaşamlarının varlığı görülüyor. Romalılar zamanla bu toprakları terk etseler de Yahudi toplulukları burada kalarak kökleniyor ve 2000 yıllık bir tarih döngüsü başlıyor.
Gerçek anlamda ilk göç 1367 yılında Macaristan’dan oluyor. 14. yüzyılda Yahudiler Romanya’nın sosyal ve ticaret hayatına giriyorlar. O dönemlerde çok sayıda Sefarad’ın da yaşadığını kaynaklardan görüyoruz. 1526’daki Mohaç Savaşı sonrası Transilvanya özel bir bölge haline geliyor. Osmanlılar bu topraklarda da Yahudilere her yerde olduğu gibi eşit haklar veriyor. Bu dönemde çok sayıda Sefarad İstanbul, Belgrad ve Selanik’ten göç ediyor.

19. yüzyıla gelince, Romanya’nın bağımsızlık mücadelesi ile birlikte ayrımcılık ve antisemitizm başlıyor. Bu süreçte 250 bin Yahudi Romanya’dan göç ediyor. Bu dönemlere rağmen Romanya’da Ladino dilinde çok sayıda kitap ve gazete yayımlanıyor. 2. Dünya Savaşı sonrası ise karanlıkların altında kalan cemaat büyük ölçüde yok oluyor.
Bugün Romanya’da çok küçük bir topluluk bulunuyor. Köklerine tutunan, tutunmak için mücadele eden. Günümüzde Romanya Yahudi nüfusunun 8.000–9.000 kişi olduğu söyleniyor. Oysa bir zamanlar 800.000’e yakın nüfusla Avrupa’nın en büyük Yahudi cemaatlerinden birine sahipti.
Bükreş’te 3 Gün: Yahudi Varlığını Keşfetmek
Bükreş’te 3 günüm vardı; Yahudi varlığını, eski Yahudi mahallelerinden günümüze kalanları, mabetleri, sinagogları, müzeleri ve tiyatroyu görmek için..
- Jewish History & Culture Museum in Romania
- The Old Town (Eski Yahudi Mahallesi)
- The Great Synagogue (Eski şehirde yürüme mesafesinde, 19. yy’dan kalma bir bina; aynı zamanda içinde bir Holokost müzesi bulunuyor.)
- The Choral Temple (150 yılı aşkın muhteşem bir geçmişe sahip; yakın zamanda restore edildi ve Bükreş’in en önemli sinagoglarından biri.)
- The Jewish State Theater: 1876 yılında Avram Goldfaden tarafından kurulan ve dünyanın ilk Yahudi tiyatrosu olduğu düşünülen bu kurum, her dönemde varlığını sürdürmüş ve Yahudi sanatının ve dayanıklılığının bir simgesi olmuştur.
- The Leshua Tova Synagogue (1827 yılında inşa edilen ve hala aktif olarak kullanılan bir sinagogdur.)
- The Jewish Cemetery (1865 yılında açılan bu mezarlık, 1941’deki pogrom sonrasında hayatını kaybedenlerin anısını taşıyan mezar sıralarıyla günümüze ışık tutar.)
- Philanthropy Cemetery (Aşkenaz Yahudilerine ait; 20. yy’ın varlıklı ailelerinin mezar taşlarını ve taş ustalarının imzalarını barındırır.)
- Giurgiului Cemetery (14 hektarlık yüzölçümüyle şehrin en büyük Yahudi mezarlığıdır; 20. yy başlarında kurulmuş ve hâlâ aktif bir Ortodoks mezarlığıdır.)

Hüzünle Yoğrulmuş Bir Direnç
Şehrin sinagoglarında dolaşırken hep aynı duyguyu hissettim:
Hüzün. Aynı anda direnç.
Bir zamanlar yüzlerce ailenin doldurduğu Sefarad mahalleleri bugün sessiz.
Bir zamanlar kahkahaları sinagog bahçelerinde yankılanan topluluk, yaşça ilerlemiş, sayıca azalmış.
Ama yine de orada.
Ayakta durmaya çalışan, ayakta durmak için birbirine kenetlenen bir cemaat.
Ve Bir Sürpriz: İstanbul’dan Çocukluk Arkadaşlarım
Asıl beklemediğim şey ise söyleşi arasında bir anda karşıma çıkan yüzler oldu:
İstanbul’dan göç eden çocukluk arkadaşlarım. O an hissettiklerimi tarif etmek zor…
Bükreş’te, yabancısı olduğumu sandığım bir şehirde, çocukluğumun bir parçasıyla karşılaşmak…
Hem çok mutlu etti beni, hem de umudumu büyüttü.
Fark ettim ki bir şehir, bazen hiç tanımadığınız insanlarla değil, yıllar önce bıraktığınızı sandığınız bir sesle, bir yüzle bağ kurdurur insana.
Bükreş benim için tam da bunu yaptı.
Bu İlk Gidişimdi Ama Şehir Beni Bırakmadı
Bu Bükreş’e ilk gidişimdi. Ama anlatacaklarım bitmedi. Pişireceklerim hiç bitmedi. Ve en önemlisi:
O şehirde hala kurulmayı bekleyen sofralar var.
O eski sinagogların bahçelerinde bir zamanlar yankılanan kahkahaların izleri capcanlı duruyor. Ben o izleri gördüm. Dokundum. Ve içimde tek bir cümle yankılandı:
“Bu sofrayı yeniden kuracağız.”
Bükreş’ten ayrılırken şehre sarılır gibi hissettim.
Çünkü biliyorum ki o şehirde, o bahçelerde, o taş duvarlarda yaşamak isteyen sofralar var.
Ve ben o hikayenin peşine tekrar gitmek üzere kendime söz verdim.