[2] Anna Théodoridès, Partir ou rester. Le dilemme des Grecs d’Istanbul au lendemain des pogroms de 1995, Eds Cerf, 2025.
Gitmek ya da Kalmak. 1955 Pogromları ertesinde İstanbullu Rumların İkilemi
[ Partir ou rester. Le dilemme des Grecs d’Istanbul au lendemain des pogroms de 1955 ]
“Kaç kara eylül geçti dönmedin geri, dönmedin geri
Utanıyor şimdi bak rüzgarlar bile, rüzgarlar bile…”[1]
Bu yılın Ağustos ve Eylül aylarında birbiri ardına, Anna Thédoridès ve Serdar Korucu’nun 6-7 Eylül Pogromu üzerine saha araştırmaları ve arşiv çalışmalarına dayalı kitapları yayınlandı. Özenli araştırmalara dayalı iki yeni kitap bize bu trajedi ve genel olarak siyasi-toplumsal tarihimizde yer alan ve hala tam anlamıyla hesaplaşmadığımız gereğince tartışmadığımız şiddet olaylarının etkisi hakkında yeniden düşünme fırsatı sunuyor.
Birbirini izleyecek olan iki kısa yazıda geçen günlerde gözden geçirdiğim bu kitaplar hakkında değerlendirmelerimi ve 1955’de yaşanan felaketin etkileri konusunda bazı fikirlerimi sunmak isterim. Kişisel okumam üzerinden yapacağım değerlendirmeler, kitapların kısa tanıtımıyla sınırlı kalmayıp bana düşündürttükleriyle, hissettirdikleriyle ilgili olacaktır. Bu yazıda Théodoridès’in, ikinci yazımda da Korucu’nun kitabını aynı anlayışla değerlendireceğim.

Gitmek mi zor, kalmak mı?
Anna Théoridès’in Türkçeye Gitmek ya da Kalmak. 1955 6-7 Eylül Pogromu ertesinde İstanbul Rumlarının ikilemi diye çevirebileceğimiz kitabı bu yıl ağustos ayında Cerf yayınları tarafından basıldı.[2] Çeyrek asırdır bu konuyla ilgilenen ve özellikle 1955 pogromunun 50. Yılı öncesinde ve hemen sonrasında farklı ülke ve şehirlerde saha araştırmaları ve gözlemler yapan, bu konuda doktora tezini yakın zamanda savunan Théodoridès kitapta kanımca birçok şeyi eşzamanlı olarak başarmış. 1964 Rum Sürgünleri üzerine çalışmış ve yayın yapmış biri olarak kitabı gıptayla okudum. Okurken hem konu hakkında hem de kimlik çalışmalarında araştırma yöntemleri hakkında birçok şey öğrendim.
Yazar bir yandan çalışmalarında kullandığı kavram setini ve zengin bir kaynakçayı, arşivi akıcı bir dille okuyucuya sunarken öte yandan İstanbul, Atina ve Selanik’te gerçekleştirdiği saha araştırmalarının verilerini, doğrudan tanıklıkları aktarıyor. Bunun yanı sıra araştırma sürecini ve o dönemdeki toplumsal bağlam hakkındaki tespitlerini okuyucuyla paylaşıyor. Mesela kitabın içinde “Türk resmi tarih anlatısının derinliklerinde Rum ihaneti” başlıklı altbölümde (s.73-84). 1955 Pogromunun 50. Yılındaki 6-7 Eylül Sergisi ve etkilerinden yola çıkarak İstanbul’daki gözlemlerini, basındaki yankılarını, çoğunlukla üniversite öğrencileriyle gerçekleştirdiği odak grup görüşmelerinin verilerini ve izlenimlerini paylaşıyor. Yazar bizi yıllar içinde yaptığı araştırma yolculuğuna davet eden, bence hem bir akademik metin hem de anı kitabı gibi okuyabileceğimiz ilginç ve sürükleyici ancak bir o kadar da yoğun dolayısıyla benim için özetleyip değerlendirmesi zor, ne yapsam yetersiz kalacağım hissi veren bir metin ortaya çıkarmış. Kitap, çeşitli fotoğraflar, Akillas Millas’ın özgün çizimleri, yazarın görüşmelerini gerçekleştirdiği ve 1955 Pogromunda saldırıların yaşandığı yerleri gösteren bazı haritalar ve çeşitli görüşmecilerin aktarımlarıyla hazırlanmış zihinsel krokilerle zenginleştirilmiş.
Temalarla hafızayı anlamak/aktarmak
Théodoridès’in 332 sayfalık kitabı, giriş ve sonuç kısımları dışında, başlıklarını doğrudan tercüme edeceğim 6 bölümden oluşuyor; Konstantiniyeliler, 6-7 Eylül Gecesi Pogromları, Direnmek İçin Kalmak, Bir Volkan Üstünde Yaşamak, Gitmek, [Yeni mekanlarda hafızayı] Yaratmak. Başlıklardan da anlaşılabileceği gibi temalar hem tarihsel-toplumsal-mekânsal bağlamlara, hafıza-mekân ilişkilerine, deneyimlere ve kişilerin stratejilerine işaret etmektedir. Yazar, kavramsal ve yöntemsel açıdan gayet gelişkin özellikler gösteren çalışmasında, görüşmecilerini zorlu koşulların kısıtlamalarından derinden etkilense de pasif kalmayıp öznel stratejiler uygulayan toplumsal aktörler olarak gören bir anlayışla değerlendirip sahayı sıkça konuşturan bir yöntem izlemiş. Bu kanımca son derece özen isteyen, doğru bir yaklaşımdır.
Kitapta makro-mikro ölçekler başarılı biçimde ilişkilendirilmiş. Yazar, siyasal-toplumsal bağlamla, toplumsal aktörlerin kimlik stratejilerini birlikte değerlendirerek incelikli durum tespitleri yapmış ve bunu da kavramsallaştırmış. Bazı örneklerle açıklamak isterim.
Özellikle “sessiz hafıza”, “hayatta kalmak için görünmez olma” stratejileri hem sahadan tespitlerle hem mekân-dönem ilişkileri bağlamında aktarılmaktadır. Aynı şekilde yazar, İstanbullu Rumların Atina’da yerleştikleri semtler üzerinden uyguladıkları mekânsal kimlik stratejileri ve bu tercihlerde öne çıkan aktörleri özenle aktarıyor hatta haritalandırıyor (s.240).
Bu durumu 2013’de yine Atina’da 1964 Sürgünleri üzerine katıldığım bir saha araştırmasında ben de gözlemlemiştim ve yayınlarımda aktarmaya çalışmıştım. Yine farklı mekanlarda İstanbul Rumluğunu yaşama/yaşatma çabasının aktarıldığı bölümde (s.239-315) yazarın yukarıda aktardığım yaklaşımı belki de en güçlü şekilde kendini ifade ediyor. Bölümde Rum göçmenlerin bazı semtlerde odaklanarak ve kimliği derneklerde örgütleyerek “hafıza yerleri yaratma”, farklı ülkelerde ve kentlerde “sığınma”, “özgürleşme alanları arayışı” sürgün travmasının neden olduğu kopukluklar, Rum derneklerinin yine kimlik stratejileri bağlamında Rumlar için zamanı ve mekânı yeniden tasarlama çabaları aktarılmış.
Hafıza-kimlik çalışmaları neden önemli?
Kitabın “azınlık deneyimi” başlıklı sonuç bölümde yazar bu soruya yanıtını “İstanbullu Rumlara karşı iktidarın şiddeti ve onların kabul edildiği ülkelerde maruz kaldıkları bazı ayrımcı uygulamalar beni azınlık olgusunu deneyimler üzerinden sorgulamaya yönlendirdi” diyerek yanıtlıyor. Bu azınlık deneyiminin, kendisini, bir yandan madun (subalterne) olan grubu biçimlendiren ve donduran siyasi ve hukuki çerçeveyi dikkate almaya yönelttiğini ifade ediyor. Öte yandan, azınlık grubunun tepkilerini, “yaşam ve düşünce tarzları”, “hareketlenme ya da durma kararları”, “baskı ve adaletsizlik karşısında kendini ifade etme ya da susmalarını” değerlendirmeye yönelttiğini belirtiyor. Théodoridès’e göre bir yanda “dayatmalar alanı” öte yandan “toplumsal aktörün fırsatları potansiyelleri (kaynaklar) üzerinden oluşturduğu direnme pratikleri” söz konusudur. James C. Scott’n anımsattığı gibi “egemenlik ilişkileri aynı zamanda direniş ilişkileridir”. (s.317)
2025 yılında, 1955’i hatırla(t)mak gerekli mi? Neden gerekli?
Anna Théodoridès’in yayınladığı türden çalışmalar, kolektif hafızayı, mekan-kimlik ilişkilerini, pogrom deneyimlerini sözlü tarih yöntemini öne çıkaran bir anlayışla bilimsel açıdan ele alıp azınlık kimlik gruplarının tarihini yansıtan çalışmalar olarak önemli yayınlardır. Dolayısıyla Anna Théodoridès’in kısıtlı biçimde tanıtımına giriştiğim kitabının ivedi olarak Türkçeye çevrilerek konuyla ilgili araştırmacı ve okurlara sunulmasının büyük katkısı olacaktır.
Ancak kanımca bu kitapların son derece önemli ve doğrudan toplumsal faydaları (da) var. Aslında azınlık çalışmaları aynı zamanda çoğunluk çalışmalarıdır. Bunlar, vatandaşlık, kimlik, toplumsal barış konuları başta olmak üzere toplumun genelini doğrudan ilgilendiren birçok konuda düşünce üretmemiz, kapsamlı eleştirel değerlendirmelerde bulunmamız için yol gösterir, daha barışçıl ve uygar bir gelecek oluşturma hedefi için ufkumuzu açar. Benim de azınlık çalışmalarıyla ilgilenmemin önemli bir nedeni budur.
Kendi siyasal-toplumsal tarihimiz açısından bakarsak; 1934 Trakya Pogromlarıyla gerektiği şekilde ve ölçüde yüzleşebilseydik belki de 1955 6-7 Eylül Pogromunu, onunla hesaplaşabilsek 1978 Malatya Pogromunu ve izleyen dönemdeki birçok pogromları, katliamları toplum olarak yaşamayacaktık. Ciddi anlamda yüzleşmek için de araştırmak, tartışmak, yayınlamak, hatırla(t)mak gerekiyor. Tek başına bunlar yeterli değilse de gerekli. Sözlü tarih çalışmaları, arşiv çalışmaları ve bunlara dayalı yayınlar bu nedenle son derece önemli. Dolayısıyla bu başlıktaki soruma dönersem, kendi soruma yanıtım “Evet, hatırlamak ve hatırlatmak gerekli; pogromları unutmak, gelecekteki pogromları çağırıyor.” olacaktır.
[1] “Signomi” Söz-Müzik: Hüsnü Arkan, Ezginin Günlüğü, Her Şey Yolunda (2002) albümü…
[2] Anna Théodoridès, Partir ou rester. Le dilemme des Grecs d’Istanbul au lendemain des pogroms de 1955, Eds Cerf, 2025.