Geçen günlerde bu sayfada bir orkestraya dair güzel bir yazı okudum. Yakup Cemel’in “Barenboim: Notalarla Barışın İzinde” başlıklı yazısında 1999 yılında İsrailli-Arjantinli şef Daniel Barenboim ve Filistinli Amerikalı akademisyen Edward Said tarafından ortaklaşa kurulan West-Eastern Divan Orchestra/ Batı-Doğu Divanı Orkestrası’nın hikayesi, Barenboim merkeze alınarak anlatılıyordu. Yazıda da belirtildiği üzere orkestranın adını Edward Said vermişti. Said’in kimden esinlendiğini anlamışsınızdır. Alman edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğabilimci, kısacası “hezarfen” (polimat) Johann Wolfgang von Goethe’nin Acem şairi Hâfız-ı Şirâzî’nin eserlerinden esinlenerek yazdığı şiirlerden oluşan Batı-Doğu Divanı (ki bizde Doğu Batı Divanı diye galat-ı meşhur olmuştur) adlı antolojiye bir göndermedir orkestranın adı. Ben de bu haftaki yazımı Yakup Cemel’in yazısına derkenar olsun diye bu konuya ayırdım.
Goethe’nin “Doğu” ile tanışması
İlginçtir, Goethe “Doğu” (Şark, Orient) ile Strasbourg’da tahsil gördüğü yıllarda (henüz 21 yaşında iken) hocası ve arkadaşı olan Alman romantizminin (daha sonra etnik ulusçuluğunun ve kaçınılmaz olarak ırkçılığının filozofu) Johann Gottfried Herder* sayesinde tanışmış.
Herder’le birlikte Arap edebiyatı ve İslam hakkında araştırmalara başlayan Goethe, 1812’de Avusturyalı Şarkiyatçı Joseph von Hammer-Purgstall ** (bizde Hammer Tarihi adlı eseriyle ünlüdür) tarafından Almancaya çevrilen Dīwān des Hafis’i (Hafız Divanı) 1814 yılında okuduktan sonra eserini yazmaya başlıyor. Eserin en bilinen dizeleri şöyledir:
Her kim kendisini ve başkasını tanır
Buralarda da özüyle tanınan olur
(Böylelikle) Doğu ve Batı
Daha fazla ayrılmazlar
İşte Batı-Doğu Divanı Orkestrası bu anlayışı filizlendirmek için kurulmuştur.
Goethe’nin Kur’ân’la tanışması
Goethe üniversite hocası olan H. K. A. Eichstadt’e 20 Ekim 1813 tarihli mektubunda şöyle yazar:
“(…) Bundan başka Arap el yazması bir yaprakçık bulunuyor bir mukavva içerisinde. Bunu [Napolyon’un seferlerine katılan] savaşçılarımız getirmiştir bana İspanya’dan. Kendisini samimiyetle tavsiye ettiğim Sayın Doktor Lorsbach, bir lütuf ve hatırşinaslıkla benim için bu muammanın şifresini çözmüştür.”
Jena Üniversitesi’nden Doktor Lorsbach bunun Kur’ân’ın 114. Nâs (İnsanlar) Sûresi’nin 1. ayetinin Arapça ve Farsça yazılışı olduğunu tespit eder:
“Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla! De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanın şerrinden insanların Rabbine, insanların ilahına sığınırım!”
Hiç beklenmedik şekilde karşılaştığı bu ayet, şairi yıllar öncesine götürür. Çünkü 1771/1772 yıllarında, yani henüz 23 yaşında bir delikanlı iken, David Friedrich Megerlin (ö. 1778) tarafından ilk defa Arapçadan Almancaya tercüme edilen Kur’an’ı henüz daha basılmadan tanıma fırsatı bulmuştur. Megerlin, çevirisini “Die Türkische Bibel oder der Koran”, yani “Türk İncili ya da Kur’an” diye adlandırmıştır ve hiç de sempati ile yaklaşmamıştır konuya.
Frankfurter Gelehrten Anzeige dergisinde Megerlin’in çevirisi eleştiren Goethe bu tanışmadan edindiği izlenimleri “Koran-Auszüge” (Kur’ân Özeti) adı altında toplamıştır. Bu seçkide adı geçen sureler ve ayetler şunlardır: Bakara 2/106, 109, 159, 166, 172; Âl-i İmrân 3/138, 174; Nisâ 4/142; Mâide 5/70, 101; En’âm 6/73, 75; Yûnus 10/10; Ra’d 13/8 86; İsrâ 17/80; Tâ-Hâ 20/26; Ankebût 29/43, 47, 49.
Voltaire’i tevil için yazdığı tiyatro
Goethe yine o dönemde Voltaire’in 1739’da kaleme aldığı Hz. Muhammed aleyhinde yazdığı Le Fanatisme ou Mahomet le Prophète (Fanatizm veya Peygamber Muhammed) adlı tiyatro eserine tepki olarak Mohamet adlı bir eser yazmaya koyulur. Eserin yazım hikayesi ilginçtir. Edibe Nuray Saatçi’den öğrendiğimize göre Voltaire aslında bu eseri Hristiyanlığa, bilhassa Roma Katolikliğine karşı yazmıştır; ama bunu cesaret edip söyleyemediği ve tehlikeli bulduğu için bu yolu seçmiştir. O zamanın okumuşları Voltaire’in parçasında geçen “Peygamber ve Mekke” kavramları ile “Roma ve Papalık”ın kastedildiğini bilmektedirler. Hatta bu yüzden Fransa’da Kardinal tarafından 1742 senesinde bu trajedinin daha üç sefer sahneye konulduktan sonra oynatılmasının durdurulduğu belirtilmektedir.
Daha sonraları Almanya Weimar’da Prens Carl Augusts bu eserin Goethe tarafından tercüme edilip, tiyatroda oynatılmasını ister. Goethe’ye fazla seçenek kalmaz ve tercümeyi yapmak zorunda kalır, yalnız Voltaire’in Peygamberi “acımasız, gözünü iktidar hırsı bürümüş” şekilde yansıtmasını tercümeye yansıtmamaya çalışır. Peygambere bilhassa 5. sahnede etkileyici ve saygı değer bir görünüm kazandırır. Goethe tercümeye de başlık koymaz, parçanın başlığını tercüme edip, Peygamberin ismini geçirmez. Sonra da Mahomet isimli kendi eserini hazırlamaya girişir. Bu eser nedense taslak halinde kalmıştır ama bir bölümü bağımsız bir şiir haline getirerek “Mahomets Gesang” adıyla 1774’te Göttinger Musealmanac dergisinde yayımlamıştır. (Şiir Osmanlıca olarak ilk kez 1895 yılında Mektup dergisinde “Goethe’nin Hakikat-i gûyâne veya Hak-perestâne Bir Neşidesi” başlığıyla; ilk Türkçe çevirisi ise 1923 yılında Yeni Mecmua’da “Muhammed’in İlahisi” adıyla yayımlanacaktır.)
Weimar’da Başkırt’lar
Dolayısıyla 1813 yılındaki karşılaşma sadece Goethe’nin hafızasının tetiklenmesine neden olmuştur. Tam o günlerde Napolyon’a karşı savaşan Rus müttefiklerinin arasında bulunan Başkurt Müslümanları Goethe’nin yaşadığı Weimar şehrine gelir ve kendilerine Cuma namazı kılmak üzere bir mekân ararlar. Sonunda Johann Gottfried Herder’in yıllar boyu ders verdiği Protestan lisesinin büyük salonu onlara tahsis edilir. 24 Aralık 1813’te bu liseye komşu Protestan kilisesinde Hristiyanlar Noel ayinlerini yaparken, Müslümanlar da Protestan lisesinde ilk defa Cuma namazı kılmışlardır. Goethe de o Cuma namazına bizzat katılmış ve çok duygulanmıştır.
Doğu-Batı Dîvânı’nı bu duygularla yazmaya başlar ve ilk şiirine 24 Aralık 1814 tarihini atar ve adını Hicret koyar.
Goethe arkadaşı Friedrich Wilhelm von Trebra’ya 5 Ocak 1814 tarihinde şu satırları yazmıştır:
“Kehanetlerden bahsetmişken şunu belirtmeliyim ki, çağımızda, hiçbir peygamberden beklenmeyen şeyler oluyor. Birkaç yıl önce kim tahmin edebilirdi ki, bizim Protestan lisemizin dershanesinde Müslümanlar ibadet edecekler ve Kur’ân sureleri okunacak? Fakat oldu ve biz de Başkurtlar’ın ibadetine katıldık, onların mollasını gördük ve prenslerini tiyatroda ağırladık. Bana yakınlık duyarak ok ve yay armağan ettiler. Hele hayırlısı ile yurtlarına bir dönsünler; bu armağanları, hayatım boyunca yerinden oynatmamak üzere, şöminenin üzerine, duvara asacağım.”
Divanı yazmaya başlıyor
Bu yazışmadan sonra, 1814 senesinde bir gün, Cotta Yayınevi Goethe’ye 14. Yüzyılın İran edebiyat dünyasında Hâfız diye tanınan şâir ve mutasavvıf Şemsü’d-Din Muhammed Şirâzî tarafından yazılan Divân’ın Almanca çevirisini getirir. Hâfız’ın Dîvânı’nı Almancaya Osmanlı tarihçisi Hammer tercüme etmiştir. Goethe Doğu-Batı Divanı’nı 1814 yılında 65 yaşında yazmaya başlar. 1815 yılının sonbaharında Goethe Heidelberg’de bulunur ve orada şarkiyatçı dostu Heinrich Eberhard Gottlob Paulus’un yardımıyla 14 gün boyunca Arapça yazı yazma alıştırmaları yapar. 1816 yılında kamuoyunu eserden haberdar ederken “Bu eserin yazarı Müslüman olduğu ihtimalini reddetmez” der. Bu gariptir çünkü inanç konusunda Schiller’in şu mısralarına katıldığı bilinmektedir:
Hangi dine mi inanıyorum?
Senin bana saydıklarından
Hiçbirine.
Neden hiçbirine?
Dinden ötürü.
Nihayet 69 yaşında iken bitirdiği eserin 1819 yılındaki ilk baskısı 565 sayfadan oluşur. Bu ilk baskıda kapak resmi iki bölümdür. Sağ tarafta Almanca olarak “Westoestlicher Divan von Goethe (Goethe’nin Batı Doğu Dîvânı), Stuttgard, in der Cottaischen Buchhandlung, 1819”, sol tarafta ise eserin ismi Arapça “ad-dîvân aş-şarkī li’l-mu’allif al-ġarbī” (Batılı yazarın Doğu Dîvânı) yazılıdır. Başta da söylediğim gibi Türkçeye çevrilirken eserin adı Doğu-Batı Divanı olmuştur. (Neden acaba?)
Divan’ın içeriği
Goethe’nin eseri için seçtiği başlık, hem iki ayrı coğrafi bölgeyi, iki ayrı kültürü, iki ayrı dini hem de ruh-beden ikiliğini temsil etmektedir. Eserin ilk 242 sayfası şiirlere ayrılmıştır, daha sonra belirli başlıklar halinde nesir biçimindeki bölümler ve yer yer aralarına kısa şiirler serpiştirilmiş ikinci ana bölüm gelir.
Doğu-Batı Divanı’nın bazı anahtar pasajları Kur’ân’dan ya aynen alınmıştır ya da onun başka bir versiyonu şeklindedir. Goethe’nin şiirlerinde İslâm inancının belli başlı temel öğretilerini ve Hz. Muhammed’in şahsına olan sempatisini ve saygısını birçok yerde vurguladığını görürüz. Eserin tümünde “Allah” kelimesi 13 defa, “Koran” kelimesi 25 defa, “Mahomet”, yani Hz. Muhammed’in ismi 30 defa ve “Hafis” yani Hâfız kelimesi 41 defa geçmektedir.
Birinci ana bölüm, 250 kadar şiirden oluşur ve 12 konu başlığı altında 12 kitapta, Fars tarzını takip ederek, dağınık bir şekilde veya topluca dizilerek bir araya getirilmiştir. Birinci ana bölümü oluşturan söz konusu 12 şiir kitabının başlıkları Doğu-Batı Dîvânı’nda Farsça ve Almanca olarak iki dilde şöyle verilmiştir:
- Moganni Nameh-Buch des Sängers (Şarkıcının Kitabı)
- Hafis Nameh-Buch Hafis (Hâfiz‘ın Kitabı)
- Usch Nameh-Buch der Liebe (Aşk Kitabı)
- Tefkir Nameh-Buch der Betrachtungen (Gözlemler Kitabı)
- Rendsch Nameh-Buch des Unmuts (Sıkıntı Kitabı)
- Hikmet Nameh-Buch der Sprüche (Hikmetler Kitabı)
- Timur Nameh-Buch des Timur (Timur Kitabı)
- Suleika Nameh-Buch Suleika (Züleyha Kitabı)
- Saki Nameh-Das Schenkenbuch (Sâkî Kitabı)
- Mathal Nameh-Buch der Parabeln (Mecazlar Kitabı)
- Parsi Nameh-Buch des Parsen (Pers Kitabı)
- Chuld Nameh-Buch des Paradieses (Cennet Kitabı)
“Çöldeki İsrail”
İkinci ana bölümde ise, şiirlerin anlaşılmasını kolaylaştırıcı “Notlar ve Açıklamalar” (Noten und Abhandlungen) vardır. Bir genel kültür kitabı niteliğindeki ikinci bölümde toplam 60 madde halinde tarih, coğrafya, din, edebiyat ve sanatla ilgili çeşitli bilgiler verilmiştir.
Bölümler ve kapsadığı alan şöyledir:
- Hz. Muhammed konusunda 8 sayfa,
- Hâfız konusuna 5 sayfa,
- (Mevlânâ) Celâleddîn-i Rûmî konusunda 3 sayfa,
- Gazneli Mahmud konusunda 16 sayfa ve
- “Çöl’deki İsrail” konusunda 37 sayfa.
Sonuncu temaya dair küçük bir parantez açayım:
Goethe 1797’de Hermann ve Dorothea destanını tamamlarken İncil’deki Mısır’dan Çıkış (Exodus) hikayesiyle ilgili bir deneme üzerinde çalışmaya başlamıştır. 1789 Fransız İhtilali’nden beri Goethe’yi son derece rahatsız eden şey, devrimci ve işgalci Fransız ordularının altını son derece net şekilde çizdiği gibi, Alman topraklarının ve Alman kültürünün geleceği tehdit eden ulus-devlet fikridir. Goethe için Yahudiler, Fransız modelinin, yani siyasi bir devlet aygıtı yerine bir metin aracılığıyla birleşmiş bir halk olarak diasporik kültürleşmenin olumlu bir modelini temsil etmektedir. Goethe, aslında Yahudiliğin bazı yönlerini kendininmiş gibi benimsemiştir fakat Yahudilerin toplumsal özgürleşmesine açıkça karşı çıkması nedeniyle, Goethe’nin Yahudiliği algılayışının altında “derin bir istikrarsızlık” yatmaktadır. İşte bu duygu ve düşüncelerle kaleme almaya çalıştığı denemesini yaklaşık 15 yıl boyunca yarım bırakır ve 1812’de yeni bir bölüm eklemek için tekrar ele alır. Nihayet 1819’da Doğu-Batı Divânı’nın “Notlar” bölümüne koyar.
Doğu-Batı Divanı’nın 1819 baskısının 538, 540, 555 ve 556. sayfalarında Almanca yanında Arap harfleriyle yazılmış metinler de yer almaktadır. Goethe Doğu-Batı Divanı’nı yazarken, bu eserde yer almamış, ama bu eserle ilişkisi olan 300 civarında el yazısı şiir, taslak, not ve şemalar ile Arapça ve Farsça yazı ve dilbilgisi çalışmaları Goethe’nin vefatından sonra bulunmuştur. Prof. Anke Bosse bu yazıları kronolojik olarak dizip, inceleyip yorumlamış ve toplam 1200 sayfalık, 2 ciltten oluşan Meine Schatzkammer füllt sich täglich… (Mücevher hazinem günden güne doluyor…) adı altında 1999’da yayınlamış; 2001 yılında Weimar Klasik Koleksiyonu’nun Goethe-Schiller Arşivi’nin dahil edilmesiyle Goethe’nin eserin 12 bölümden oluşan orijinal kopyası UNESCO Dünya Belge Mirası’nın bir parçası olmuştur.
Bitirirken
Yazıya vesile olan orkestrayı kuran ve adını veren Edward Said’e göre Rönesans’tan bu yana Avrupalılar Şark’ta direniş görmeden bulunma şansına sahip oldukları için Şark’ı gözlemlemişler ve yazmışlar, Şark zorbalığı, şaşaası, acımasızlığı, şehveti, mezhebi, felsefesi, bilgeliği gibi başlıklarda sadece belli bir coğrafyaya ait olduğu düşünülen karmaşık bir fikirler dizgesi oluşturmuşlar ve bunlara dayanarak Şark’a egemen olmuşlardı. Yani şarkiyatçılık bir bilgi-iktidar ilişkisiydi ve bu ilişki ve bu ilişkiyi kuran söylem tek yönlü, tutarlı ve sürekliydi.
Çağdaş yazar Partha Chatterjee’ye göre ise “Doğu” diye tanımlanan bölgenin entelektüellerinin Batı’yı algılama tarzı “tersine şarkiyatçılık’ diye nitelenebilir. “Tersine şarkiyatçılık” terimi ilk kez Suriyeli filozof Sadık Celal el-Azm tarafından Edward Said’i eleştirmek için kullanılmıştır. Azm, farklı toplumları incelemenin (özelikle şarkiyatçılar için) kasten kötü niyet taşıdığı hakkındaki Said’in düşüncesini reddediyor, kendisininkinden farklı olan kültürleri ve toplumları inceleme arzusu hemen hemen bütün toplumlarca paylaşılan genel bir eğilim olduğunu söylüyordu.
Sizce İslamcıların Şarkiyatçılık eleştirisi yaparken de Garbiyatçılık övgüsü yaparken adını anmadıkları, sadece İslam, Kuran, Şark övgüsü bağlamında baş tacı ettikleri Goethe, bu tartışmada nereye oturuyor?
En görkemli konserlerini 2002’de Batı Şeria’da, Ramallah Kültür Sarayı’nda veren Barenboim’in yönetimindeki Batı-Doğu Divanı Orkestrası, acaba Gazze’de ne zaman bir konser verebilecektir?
NOTLAR
- Milletlerin toprağa kök salmış organik oluşumlar olduğunu, dil ve kültürün de milletlerin ruhu olduğunu söyleyen Gotrfried von Herder’e göre “soğuk Avrupa dünyası” evrensel akıla dayalı olduğunu ileri süren felsefe ile donup kalmıştır. Manicilik’teki Yezdan (İyilik) ve Ehriman’ın (Kötülük) Herder’deki karşılığı ‘organik’ ve ‘mekanik’dir.) Balkan milliyetçiliğini de derinden etkileyen Herder’in görüşlerinin, Alman felsefeci F. F. Nietzsche aracılığıyla Rusya’ya, yine Alman düşünürü F. W. Schelling ve Martinik asıllı Fransız düşünür F. Frantz Fanon aracılığıyla İran’a taşındığını biliyoruz.
** Bir dönem İstanbul’daki Viyana Sefareti’nde sekreter olarak da görev yapan Hammer, 1818’de Haçlı, Avrupalı ve Arap tarihçilerin eserlerinden ve 1430’larda yazılmış bir Arap romanından yararlanarak Türkçe adıyla “Haşhaşin Tarikatı” adlı bir kitap yazmıştı. Kitapta bilimsel bilgilerle rivayetleri, gerçeklerle yalanları ustaca harman ederek, “saklı cennet”, “Haşhaş (yani afyon) çekerek kendinden geçen fedailer”, “sırf öldürmek için öldüren caniler” gibi bütün klişeleri kullanarak Hasan Sabbah’ı “insanlık tarihinin gördüğü en şeytani yaratık” olarak zihinlerimize nakşetmişti. * - Özet kaynakça:
Johann Wolfgang von Goethe, West-östlicher Divan,
https://www.deutschestextarchiv.de/book/view/goethe_divan_1819?p=436
Melâhat Özgü, “Goethe ve Hâfız”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1952, 4:
89-103; - Doğu-Batı Dîvânı, çeviren: Senail Özkan, Ötüken Neşriyat, 2017;
Katharina Mommsen, Goethe ve Dünya Kültürleri, çeviren: Senail Özkan, Ötüken Neşriyat,
2015.
Edibe Nuray Saatçi, “Goethe’nin Eserlerinde İslâm ve İslâm Tasavvufu”, Üsküdar
Üniversitesi’nde 2109 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi.