İçeriğe geç

Türkiye’nin Hiç Bitmeyen “Vatandaş Türkçe Konuş!” Zorbalığı – Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Türkiye’nin Hiç Bitmeyen “Vatandaş Türkçe Konuş!” Zorbalığı – Ayşe Hür
Yayınlanma tarihi:

Her ülkede, milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve kurumsallaşmasına denk düşen dil tartışmaları yaşanmıştır ama hiçbiri bizdeki kadar uzun ve sancılı olmamıştır. Uluslaşmanın temel hedefi “politik ulus” ile “kültürel ulus” arasındaki uyumu sağlamaktır.

Bu süreçte dil politikaları, pozitivist-modernist yaklaşımın kültürel alana yaptığı en açık ve etkili müdahale araçlarından biridir. Özellikle zorunlu eğitim önemli işlevler görür. Çünkü başta standart/ortak dil olmak üzere, yaratılmak istenen ortak kültürün temel unsurları ancak yaygın eğitim aracılığıyla tüm topluma benimsetilebilir.

Bu açıdan dil politikaları aracılığıyla, ideolojik ve politik tartışmalarda açıkça dile getirilmeyen pek çok hususu, örneğin bir ülkedeki uluslaşma sürecinin temel unsurlarını, ulus-devleti kuranların kimleri “aslî”, kimleri “sözde” unsur saydığını veya “biz” ile “öteki”nin kimler olduğunu yakalamak mümkündür.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, 19. yüzyılın başlarından itibaren, Alman filozofu Johann Gottfried Herder’in formüle ettiği “romantik milliyetçiliğin” laboratuarı haline dönmüş olan Balkanlar’da pek çok grup ulusal kimliğini oluşturmak için, önce kendisine görkemli bir geçmiş, ulusal bir dil ve edebiyat yaratmaya girişmişti. Bölgede uluslaşma süreci ülkesine göre, Macarca, Osmanlıca, Yunanca gibi yabancı dillerin saf dışı bırakılarak yerel dillerin yüceltilmesi üzerinden yürütüldü. Bunlara Latin, Kiril veya Arap alfabelerinden hangisinin kullanılacağı meseleleri eşlik etti.

Osmanlı’da dil tartışmaları

Bu ülkedeki dil tartışmaları da 1830’lara kadar götürülebilir. Dilde sadeleşme ve eğitim dilinin Türkçeleştirilmesi çabaları bu yıllarda başlamıştı. Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınlarının temel sorunu imparatorluğu hızla parçalanmaya doğru götüren süreci durdurmaktı. Böylece Yeni Osmanlılar ve Jön Türkler, uyrukları Osmanlı şemsiyesi altında tutmak için ortak bir “Osmanlı kültürü” oluşturmaya giriştiler. Türkçe’nin yaygınlaştırılması bu girişimin omurgasını oluşturdu, çünkü dilin ulusal kimlik yapımında hayati rolünü fark etmişlerdi.

Müslüman halklar arasındaki dilsel farklılıkları ayrılık sebebi saymayarak tek bir siyasal birlik içinde tutma gayreti büyük ölçüde Namık Kemal tarafından şekillendirilen İslamcı-Osmanlıcı bütünleşme politikasının yumuşak karnı idi.

Türkçe’nin statüsünün belirlenmesi bakımından atılan en önemli adım ise 1876 tarihli Kanun-i Esasi’nin 18. maddesine (sadeleştirilmiş dille) “Osmanlı vatandaşları devlet görevinde istihdam edilmek için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek zorundadır”, 68. maddesine ise “Mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır” ibareleri kondu. Ancak 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı yenilgisinin ardından yaşananları bahane eden II. Abdülhamid 14 Şubat 1878’de Meclis’i kapatıp, Kanun-ı Esasi’yi askıya aldı.

II. Abdülhamid’in “31 Mart Olayları”nın ardından 27 Nisan 1909’da hallinden hemen sonra ülkeyi perde arkasından yöneten İttihatçıların Kanun-ı Esasi’de değiştirdiği maddeler arasında bu maddeler yoktu.

Lozan’ın uygulanmayan dil hakları

Ankara Hükümeti’nin hazırladığı 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda “resmi dil” diye bir kavram yoktu. 29 Ekim 1923 günü 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye’nin 1. maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” cümlesinin eklenirken 2. maddesine de “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır. Resmî lisanı Türkçedir” fıkrası eklenmişti. Böylece yeni dönemin asli unsurunun kimler olacağı belli olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 39. Maddesi’nin 4. Fıkrası (ki Türk tarafının önerisi ile metne eklenmişti) “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerek ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır” derken, 5. Fıkrası “Devletin resmî dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır” diyordu. Kısacası, Lozan Barış Antlaşması, kâğıt üzerinde Türkiye Cumhuriyeti uyruklu bir Ermeni’nin, Rum’un, Yahudi’nin olduğu gibi bir Kürt’ün de Kürtçe gazete çıkarmasını, Kürtçe televizyon yayını yapmasını, Kürtçe seçim propagandası yapmasını, mahkemede Kürtçe savunma yapmasını mümkün kılıyordu. Lozan’ın bu maddeleri ne yazık ki başından itibaren uygulanmadı.

Cumhuriyet’in ilk anayasası olan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 2. maddesine “Resmi dili Türkçedir”; 12. maddesine “Türkçe okuyup yazmak bilmeyenler milletvekili seçilemezler” yazıldı. Ama sınırlamaların bununla kalmayacağı 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Said İsyanı’ndan sonra görüldü. İsyanla büyük bir telaş içine giren Kemalist kadroların “Kürt meselesi”ni halletmek için yürürlüğe koydukları ve yakın tarihe kadar devletin Kürt politikasının ana çerçevesini oluşturan 8 Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı bu açıdan çok vahim “tedbirler” içeriyordu. Planın konumuzu ilgilendiren 14. Maddesi ise (sadeleştirilmiş Türkçeyle) şöyleydi:

“Aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmeye başlayan Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçeden başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine muhalefet etmek ve direnmek suçundan cezalandırılacaktır.”

Açıkça Lozan Barış Antlaşması’nın ihlali anlamına gelen bu karar, Doğu vilayetleriyle veya Kürtçe ile sınırlı kalmadı. Örneğin, Vatan gazetesi yazarı Ahmet Emin (Yalman) 10 Mayıs 1925 tarihli makalesinde azınlıkların Türkleşmelerinin şart olduğunu vurguladı. İkdam yazarı Ahmet Cevdet Bey 2 Temmuz 1925 tarihli makalesinde Türkiye Yahudilerinin Türkçe konuşmamaları konusunda Yahudileri suçlarken, Yahudiler için Türkçe öğretecek okullar açılmasını şart görüyordu. O ay Bursa Belediyesi Türkçe konuşmayı zorunlu kılan bir karar aldı. Bu karara uymayan iki Yahudi beşer lira para cezasına çarptırıldı. Daha sonra Balıkesir Belediyesi de benzer bir karar aldı. İzmir’de Türk Ocağı, şehirdeki yabancı dildeki tabelaları değiştirdi. Ayrıca Türkçenin halk arasında yaygınlaştırılması için bir heyet kurdu. Bu heyet şehrin Yahudi nüfusunu hedef alan kampanyalar yürüttü. 13 Ekim 1925’te Yahudi cemaatinin önemli aydınlarından Avram Galanti, İstanbul’da yayımlanan Fransızca L’Akcham gazetesinde Türkçenin Yahudiler arasında anadil olarak kabul edildiğini açıkladıktan sonra cemaati uyardı: “Toplumu yöneten bu kanunlar nedeniyle bu azınlıkların ya sıfıra indirgenmeleri ya da türdeşleşmeleri lazımdır. Bütün azınlıklar Türklerle asimile olmanın kendi çıkarlarına uygun olduğunun pekâlâ farkında olup ‘sürüden uzaklaşan kaybolur’ sözünün anlamını da çok iyi kavramaktadırlar.”

1925 yılının Aralık ayında Urfa Milletvekili Refet Bey, Türkçe konuşmayan kişilerin bir ila 10 lira arasında cezaya çarptırılmalarını, toplanacak paraların belediyeye gelir kaydedilmesini öngören bir kanun teklifi verdi neyse ki teklif görüşülmedi.

Türkçe konuşmayana para cezası

1926’da toplanan Türk Ocakları Kurultayı’nda en büyük tartışmalar Türkçeden başka dillerin, en çok da Kürtçenin konuşulmasının yasaklanması üzerine yapılmıştı. Örneğin 28 Nisan’da, Kurultay’ın 5. oturumunda konuşan Van Milletvekili İshak Refet (Işıtman), Doğu Anadolu’da yaşayan Kürt unsurların hem dillerini muhafaza ettiklerinden hem de Karakeçililer, Serkanlar, Türkanlar gibi Türk kökenli toplulukları Kürtleştirdiklerinden söz ediyor, bu konuda cezai tedbirler alınmasını öneriyordu.

Ayaş delegesi Hüseyin Enver Bey ile Afyon delegesi İzzet Ulvi Bey, Türkçe dışı diller meselesinin sadece Doğu Anadolu değil, Batı Anadolu için de geçerli olduğunu söylüyordu. Bu delegelere göre Çerkesler, Boşnaklar, Arnavutlar kendi aralarında Türkçe dışındaki dillerle konuşuyor, adeta cemaat hayatı yaşıyorlardı. Bu grupların köyleri dağıtılmadıkça, millî elbiselerini giymeleri, kendi dilleriyle konuşmaları yasaklanmadıkça “ilanihaye Türk’ün içine kaynayacakları” şüpheliydi!

İzzet Ulvi Bey Balıkesir yöresinde Türkçe konuşmayanlardan ceza alınmasını örnek vererek bu uygulamanın bütün belediyelerde genişletilmesini öneriyordu. Trabzon delegesi Mustafa Reşid Bey de Trabzon ve Sürmene havalisinde yaklaşık 90 bin kişinin Rumca konuşmasından, hâlâ Pontus’tan kalma yer isimlerinin kullanıldığından yakınıyordu.

17 Ağustos 1927 günü, II. Abdülhamid’in eski emir subayı, 42 yaşındaki Osman Ratıp Bey’in evlenme teklifini reddettiği gerekçesiyle İstanbul’da, Şişhane Yokuşu’nda öldürdüğü 22 yaşındaki Yahudi kızı Elza Niyago’nun cenaze töreninden sonra iyice belirginleşen nefret söyleminin etkisiyle Haydarpaşa-Kadıköy Yahudi Cemaati Başkanı Yeşua Elnekave, Türk Dilini Yaygınlaştırma Komisyonu’nu kurdu ve sekiz maddelik bir eylem programı hazırladı. Eylül ayında gazetelerde, İstanbul’da Yahudi cemaatinin önemli isimlerinin Türkçeyi öven, Türkçe öğrenmeye başladıklarını anlatan ifadeleri boy göstermeye başladı. Avukat Gad Franko hükümete başvurarak Türk kültürünü Yahudi okullarında yaygınlaştırmak için özel dersler vermek için izin istedi. 15-24 Ekim 1927’de toplanan CHF Büyük Kongresi’nde, fırkaya girebilmek için Türk kültürünün kabulü (dolayısıyla Türkçe konuşmak) şart koşuldu.

Birinci “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası

Türkçenin diğer dil topluluklarına zorla empoze edilmesinin zirvesini ise “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyaları (daha doğru bir terimle zorbalığı) oluşturdu. 13 Ocak 1928 günü Dârülfünun (1933’ten itibaren İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi Cemiyeti’nin yıllık kongresinde konuşanlar, özellikle gayrimüslimlerin “umum mahallerde” kendi dillerini konuşmasına açıkça tepki verdiler. Kongrede kabul edilen beyannameye göre “Türkiye’de Türkçeden başka lisan kullanmak, Türk hukukunu tanımamak” demekti. Birkaç gün sonra “Vatandaş Türkçe Konuş!” yazılı pankartlar vapur, tramvay gibi toplu taşıma araçlarına asıldı.

Dönemin bir gazetesinde “sözde vatandaş” ifadesi ilk kez ortaya çıkıyor ve söz konusu vatandaşların, “Türkçe konuş” hitabına tahammül edemediklerinden şikâyet ediliyordu. Hâlbuki azınlıkların seslerinin çıktığı yoktu. Mesela İttihat ve Terakki’nin aktif üyelerinden Moiz Kohen, Yahudi cemaatine, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’tan esinlenerek Evâmir-i Aşere (On Emir) adını verdiği şu tavsiyelerde bulunuyordu: 1) İsimlerini Türkleştir, 2) Türkçe konuş, 3) Havralarda duaların hiç olmazsa bir kısmını Türkçe oku, 4) Mekteplerini Türkleştir, 5) Çocuklarını memleket mekteplerine gönder, 6) Memleket işlerine karış, 7) Türklerle düşüp kalk, 8) Cemaat ruhunu kökünden sök, 9) Millî iktisat sahasında vazife-i mahsusanı yap, 10) Hakkını bil.

Moiz Kohen kendi emirlerini ilk önce kendi uyguladı ve 1928’de adını Munis Tekin Alp olarak değiştirdi. (Moiz Kohen hakkında geniş bilgi için) Ancak bu bile Türkçüleri tatmin etmedi. Örneğin 11 Mart 1928 tarihli Vakit gazetesinde “Moiz Kohen dindaşlarına ‘hakkını bil’ derken cemaatin organik statüsünü mü hatırlatmak istiyor? Türk’ün haklarından yararlanmak için sadece Türk olduğunu söylemek yeterli değildir, bunu olaylarla da kanıtlamak gereklidir” deniyordu. Aynı yıl önde gelen Musevi entelektüellerinden Avram Galanti benzer fikirleri savunduğu Vatandaş Türkçe Konuş adlı kitabı yazdı. Galanti, Tekin Alp’ten de ileri giderek azınlık dillerinin sadece kamuya açık yerlerde değil, evlerde bile kullanılmaması gerektiğini savunuyordu.

Edirne ve İzmir Yahudileri’ne baskılar

En büyük baskılar büyükçe Yahudi cemaatinin yaşadığı Edirne ve İzmir’de oldu. 22 Mart 1928 tarihli Edirne Postası’nda çıkan bir yazıda “Eğer Türkçe konuşmayacaksanız ve eğer Türklüğe ve onun lisanına hürmet etmeyecekseniz bu memlekette ne işiniz vardır, arzu ettiğiniz yere gitmekte serbestsiniz. Son söz olarak deriz ki, Türkçe konuşmağa mecbursunuz ve Türkçe konuşmayanlar bizden değildir ve bu memlekette de yaşayamazlar” denerek tehdidin seviyesi yükseltiliyordu.

Bu tür yazıların galeyana getirdiği kitleler, Hamursuz (Pesah) Bayramı’nda yenmesi gereken hamursuzun fırınlarda pişirilmesini engelliyor, camilerde vatandaşların Yahudi tüccarlardan alışveriş etmemesi için vaazlar veriliyor, öğrenciler “Vatandaş Türkçe konuş!” diye bağırarak nümayişler yapıyordu. Buna rağmen Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) Bey, 10 Nisan 1928 tarihli Milliyet’teki başyazısında olaylardan sorumlu olanların esas olarak gayrimüslim Türkler olduğunu yazıyordu. Sonunda Türkçe konuşmayanlara ceza verilmesini öneren kanun teklifi TBMM’ye sunuldu ancak neyse ki arkası gelmedi. Dahası birinci “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başladığı hızda bitti. Mayıs ayında olaylar gizemli biçimde bıçak gibi kesildi.

Mustafa Kemal’in konuşması

Bu yanıltıcı bir sessizlikti. Çünkü “Türkçe”nin hegemonik yerine dair en üst düzeyden müdahale ile yeni bir aşamaya geçilmişti. Mustafa Kemal 17 Şubat 1931 yılında Adana Türk Ocağını ziyarette yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz; vasıflarından birisi dilidir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden önce ve behemehâl Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, Camiasına mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Hâlbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20.000’den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse; gençler, siyasal ve sosyal bütün kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa, en aşağı yüz seneden beri devam edegelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Efendiler! Herhangi bir felaketli gününüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi bu gibi unsurları, bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır. Bunlar Türk vatandaşlarıdır. Bugün ve yarın talihimiz ve kaderimiz birdir.”

Bu yönergelerin toplumdaki kaçınılmaz “aksülamelleri”ne dair bir örnek olarak Edirne’de yayımlanan Millî Gazete’nin 9 Ocak 1932 tarihli nüshasında Holfon İsak adında bir Yahudi’nin mektubunu okuyalım:

“Bugün Edirne’de dört Musevi kulübü vardır. Beneberit, Muaveneti Hayriye, Uhuvvet ve İşçiler Kulüpleri. Fikrimce bu teşebbüsler ancak bu müesseselerden beklenir. Binaenaleyh bu vazife demektir. Biz niçin Türkçe konuşmuyoruz? Altı yüz seneden beri bu mülevves (pis) İspanyolcayı konuşmakla ne kazandık? İspanya’da dökülen ecdadımızın kanları hâlâ silinmemiştir. Bu hakikatleri göz önünde bulundurarak şimdiden olsun Türkçeyi anadili yapmalıyız. Çünkü dünyanın dört bir köşesinde yaşayan milletdaşlarımız yaşadıkları memleketin dilini kendi dilleri olarak kabul ettikleri halde, bizim bir zamanlar ecdadımızın kanlarını içmiş bir milletin dilini hâlâ konuşmakta devam edişimiz doğru bir şey değildir. Bana kalırsa hiç vakit geçirmeden şiarı eyilik ve hakikat olan Beneberit Cemiyeti bu işte önayak olmalıdır. Ben bir Musevi genci sıfatıyla Türkçeyi milletdaşlarımız arasında tamim için şehrimizdeki Musevi teşekküllerini vazifeye davet ediyorum.”

Millî Gazete’nin bu mektuba cevabı şöyleydi:

“Vazifesini müdrik samimi bir Türk vatandaşı olan Holfon Efendi’yi tebrik ederken Edirneli Musevi gençlerinin Holfon Efendi’yi örnek alarak göz önünde bulundurmalarını ve Türk ülkesinde Türkçe konuşmanın Türk vatandaşlığının birinci şartını teşkil ettiğini kavramalarını temin eyleriz.”

Benzer mektuplar, konuşmalar ülkenin dört bir yanındaki Yahudilerden duyuluyordu. Bu konuşmalarla uyumlu olarak yine dört bir yanda “Türkçe konuşturma” birlikleri, cemiyetleri kuruluyor, buralara “Türkçe konuşalım” şeklinde levhalar asılıyordu. Ancak CHP raporlarından anlaşıldığına göre, rejim bu çabaları “samimi” bulmuyordu. Rejimin sözcülerinden Cihat Baban’ın şu cümleleri ise, kampanyanın nasıl yürütüldüğüne dair önemli ipuçları içeriyordu:

“Bir gün Boğaziçi vapuru Boyacıköyü’nden kalktıktan sonra Boyacıköylü gençlerin bir adamı fena halde dövdüklerine şahit olmuştuk. Sonra öğrendik ki, ağzından burnundan kan gelecek kadar dayak yiyen bu adamın, veresiye mal vermek dolayısıyla bu hamiyetli görünen insanlardan alacağı varmış ve bir gün evvel onlardan alacağını istediği için, ertesi gün vapurda Türkçe konuşmadı diye dayak yiyormuş. O tarihlerde bu gibi hadiseler birbirini kovalamıştı. Kocası ile konuşan bir kadının, hiç Türkçe bilmeyen bir ecnebinin tecavüze uğradığını duymuştuk…”

Vagon-Li Olayı

1933 yılının Şubat ayında ikinci “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasının bahanesi olacak olay yaşandı.

Türkiye’de yataklı vagonları Osmanlı döneminden beri La Compagnie des Wagons-Lits (kısaca Vagon-Li denirdi) adlı bir Belçika şirketi işletirdi. Filmlere ve romanlara konu olan efsanevi Şark Ekspresi’nin ve 1895-1923 arasında Pera Palas’ın da sahibi olan şirket, Ağustos 1924’ten itibaren, Mustafa Kemal’in izniyle İstanbul-Ankara arasında yataklı ve yemekli vagon seferleri başlatmıştı. Karayollarının henüz gelişmediği bu yıllarda Vagon-Li trenleri, İstanbul-Ankara arasında tüccarlar, politikacılar ve henüz Ankara’ya taşınmamış elçilik mensupları gibi pek çok önemli kişiyi taşıyordu. Başlangıçta haftada iki gün (salı ve cumartesi) bir yataklı ve bir yemekli vagonu servise koyan şirket, daha sonra sefer sayısını haftada üçe çıkarmıştı. 1926’da Mustafa Kemal’in isteğiyle şirkete, yeni kurulan TCDD’nin yataklı ve yemekli vagonlarını da kırk yıl boyunca işletme ayrıcalığı tanındı.

İşte devlet katında böylesine itibarlı bir şirket olan Vagon-Li’nin Beyoğlu acentesinde, 22 Şubat 1933 günü Tokatlıyan Hanı’nın alt katındaki acenteye gelen bir müşteri, memurlardan Naci Bey’e akşam kalkacak Ankara trenindeki yataklı vagonda yer olup olmadığını sormuş, yer bulunmadığını öğrenince de talebinde ısrar etmişti. Naci Bey de yardımcı olmak için şirketin Galata’daki acentesini aramıştı. Naci Bey’in telefonda Türkçe konuşması, şirkete yeni atanmış olan Belçikalı müdür Gaetan Jannoni’nin dikkatini çekmişti. Türk tarafının iddiasına göre, müdür önce diğer memurlara Naci Bey’in hangi dille konuştuğunu sormuş, onlardan “Türkçe” yanıtını aldıktan sonra da Naci Bey’i yanına çağırarak, “Burada resmî lisanın Fransızca olduğunu bilmiyor musunuz? Size sopa ile mi davranmalı!” diye bağırmıştı. Naci Bey’in yanıtı da şöyle olmuştu: “Ben Türk’üm. Ülkemde resmî lisan Türkçedir. Hatta siz bile Türkçe öğrenmelisiniz.” Bu cevaba çok sinirlenen Mösyö Jannoni, “Size on lira para cezası veriyorum” demiş, Naci Bey’in Fransızca olarak “Niye ceza vereceğim, kabahatim nedir? Memleketimde Türkçe konuşmak hakkımdır” demesi üzerine çileden çıkarak “Sizi on beş gün için kovuyorum!” diye bağırmıştı. Bu konuşmalara tanık olan diğer memurlar müdüre hareketinin doğru olmadığını söyleyerek arkadaşları hakkında verilen kararın geri alınmasını istemişlerse de müdürden “Ya ben giderim yahut da o!” cevabını almışlardı. Elbette müdür değil, Naci Bey gitmişti.

Gazetelerin kışkırtıcı yayınları

Dönemin yarı resmî gazetesi Cumhuriyet’in, olayı, “Vagon-Li şirketinde çirkin bir hadise”, “Türkçeyi istemeyenin Türkiye’de yeri yoktur”, “İki gün evvel Vagon-Li şirketinin Beyoğlu acenteliğinde millî haysiyetimize bihakkın tecavüz telakki edilebilecek teessüfe şayan bir hadise olmuştur” şeklindeki başlıklarla vermesiyle, “millî hisleri galeyana gelen” Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) üyeleri ve Dârülfünun öğrencileri, 25 Şubat 1933 günü üniversitenin arkasındaki arsadan topladıkları taşları gazete kâğıtlarına sararak üçerli beşerli gruplar halinde Galatasaray ile Parmakkapı arasında toplanmaya başlamışlardı. Göstericiler bir öğrencinin “Arkadaşlar Türkiye’de Türk dili hâkimdir!” diye bağırmasının ardından sloganlar atarak, camları kapıları kırıp acenteye girmişlerdi. Acenteyi tahrip eden göstericiler, “Bu müessese bu resmi asmaya layık değildir” diyerek duvardan indirdikleri Mustafa Kemal fotoğrafı ve Türk bayraklarıyla Vagon-Li Şirketi’nin Karaköy bürosuna gelmişlerdi. Aynı tahribatı burada da yaptıktan sonra İstanbul Valiliği’nin önünde toplanıp bir süre daha gösteriyi devam ettirmiş, ellerindeki Mustafa Kemal fotoğrafını Eminönü Halkevi’ne teslim ettikten sonra da Cağaloğlu’ndaki Akşam, Cumhuriyet, Milliyet ve Vakit gibi gazetelerin önünde sloganlar atmışlardı. Göstericilerin gazetelere kızgınlığının nedeni, gazetelerin o günlerde yapılan güzellik yarışması seçmelerine gösterdikleri ilgiyi Vagon-Li Olayı’na göstermemesiydi. Göstericilerin bir türlü yatışmadığını gören polis sonunda müdahale etmiş ve otuz kadar elebaşını Galatasaray Karakolu’na götürmüştü.

Mustafa Kemal’in tavrı

Olayların içinde bulunan Adnan Ötüken adlı bir tanığın iddiasına göre, bunlar olurken, Vagon-Li Şirketi’nin Beyoğlu acentesinin yakınlarında diş hekimi Sami Günzberg’in muayenehanesinde dişlerini yaptırmakta olan Mustafa Kemal (6-26 Şubat 1933 arasında İstanbul’da kalmıştı) gürültünün nedenini sormuş, olayı öğrendikten sonra “Oradan polisleri, jandarmaları çekin. Çocuklardan da birinin başına en ufak bir şey gelmesin” demişti.

Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi, 26 Şubat 1933 tarihli yazısında olayı aktardıktan sonra özetle şunları dile getiriyordu:

“Türkiye’de çalışan hiçbir müessese burada illa filan dil konuşulur diye iddia edemez. Bu, kapitülasyonları ilga eden [yürürlükten kaldıran] Türkiye’ye mahsus bir hâl değildir. Bütün dünyanın medeni ve müstakil her memleketinde cari olan ve öyle cereyanı da pek tabii bulunan bir hâldir. Medeni ve müstakil her memlekette yabancı dillere sadece müsamaha olunur. O kadar. Yoksa herhangi yabancı dilin herhangi medeni ve müstakil bir memlekette, değil böyle yataklı vagonlar idaresi gibi umuma mahsus bir merkezinde, hatta yataklı vagonun birkaç kompartımanında dahi, kendisine mahsus bir hâkimiyet iddia edilmesine asla ve kat’a müsamaha olunamaz. Yataklı Vagonlar Şirketi’nde Fransızca da konuşulabilir. Fakat orada Türkçe konuşmanın memnuiyetini (yasaklanmasını) farz etmek sadece mecnunluk (çılgınlık) veya ahmaklıktır.”

Yunus Nadi’nin söylediklerinde itiraz edilecek bir yan yoktu. Gerçekten de bir ülkede, bir kişinin anadilini şu veya bu türdeki bir iletişimde kullanamamasının saçmalığı ortadaydı. Ancak ahmak ve kibirli bir şirket müdürünün densizliğinin böyle büyük çapta şiddet olaylarını tetiklemiş olmasını anlamak kolay değildi. Esas çelişki ise, anadilini konuşamamayı aşağılanma olarak gören bir toplumun üyelerinin, yukarda bir dizi örneğini verdiğim gibi başka anadilleri gayet rahatlıkla aşağılaması ve yasaklamasıydı.

27 Şubat 1933 tarihli Cumhuriyet’te, şiddet olaylarını yorumlayan Edebiyat Fakültesi’nden Adnan Bey ve Meliha Hanım adlı öğrencilerin sözleri olaylara katılanların duygu ve düşüncelerine tercüman olacak nitelikteydi:

“Hadise Türklüğe ve Türk lisanına tecavüzlerin gençlik tarafından nasıl karşılanacağını, nasıl cezalandırılacağını çok iyi gösterdi. Bu hadise La Jeunnes, Parisien, Gloria vesaire gibi isimler taşıyan müesseselere de ders olmalıdır. Türkiye’de yalnız Türkçenin, yalnız Türk kültürünün hâkim olmasını istiyoruz. (…) Millî hudutlar dâhilinde en küçük gayrimillî bir harekete tahammül göstermeyen gençlik, bilhassa Türklüğe karşı yapılan en küçük bir hareket karşısında coşacak vaziyette bulunmaktadır. Eğer bu hareketi hukuki esaslara aykırı bulanlar varsa yanılıyorlar. Onlara deriz ki: Heyecan ve halecanlar [titreme, çarpınma] hayati kaidelere sığmaz. Halecanların hususi bir mantığı ve şuuru vardır. Nitekim Fransa’da ve Almanya’da hiçbir hukukçu, talebe hareketlerini tenkit etmez ve edemez. Her hareket aynı sertlikteki mukabilini doğurmak zaruretindedir. Gazi’nin içimize akıttığı millî heyecanları bulaştırmalarına gene Gazi’nin kafalarımıza aşıladığı fikirlerle isyan ettik. Anavatanda her şey millî Türk dili yazısı ile olacaktır. Türkçe olmayan her şeyin akıbeti budur.”

Jannoni Türkçe öğreniyor

Olayların yatışmasından sonra ortaya çıkan Bay Jannoni kendini şu sözlerle savundu:

“Mevzubahis memuru bir müşteri ile sert bir tavırla konuşurken gördüm. Müşteri hoşnutsuzluğunu izhar ediyordu. O zaman meseleyi bana anlatmasını söyledim. Memur şu cevabı verdi: “Burası Türkiye’dir; ben Türkiye’de başka lisanla konuşmam.” Bunun üzerine, memura on lira ceza verdim. Bana bu cezayı vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine kendisine on beş gün muvakkat mezuniyet [geçici izin] verdim. Fakat çalışkan bir memur olduğu için, cezayı bir haftaya indirdim. Memur şapkasını giydi ve gitti. Hadise bundan ibarettir. Benim Türkleri sevmediğimi söylüyorlar. Tamamen asılsızdır. Nitekim şimdi Türkçe öğreniyorum.”

Ancak Müdür Bay Jannoni’ye Türkçeyi öğrenmek nasip olmadı. Şirketin Paris’teki merkezinden gelen müfettişler, yaptıkları soruşturma sonucu davranışlarını hatalı buldukları Müdür Jannoni’ye işten el çektirdiler, yerine bir Türk müdür atadılar. Şirket Naci Bey’i de tekrar işe başlattı. Ayrıca Vagon-Li kadrosunun tamamen değiştirilmesi ve Türk memurların sayısının artırılması gündeme geldi.

İkinci “Vatandaş Türkçe Konuş!”

Olaydan sonra, aynen 1928’de olduğu gibi, ateşli bir “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatıldı. Bursa, Diyarbakır, Adana, Ankara, Edirne ve Kırklareli Yahudileri Türkçeyi “öz dil” ilan ettiler; cemaatin mekânlarına “Türkçe konuş!” levhaları astılar. İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilerden bir grup Beyoğlu Halkevi’nde bir araya gelip Türk Dilini Yayma Birliği adı altında bir cemiyet kuracaklarını açıklamak zorunda kaldı. Ancak Reşat Feyzi’nin (Yüzüncü) 18 Mayıs 1933 tarihli Uyanış dergisinde, “Dil İnkılâbının Mana ve Ehemmiyeti” başlıklı yazısında belirttiği şikâyetine bakılırsa, henüz hedefe ulaşılamamıştı:

“Hâlâ Beyoğlu’nda, Polonya, Venedik, Lamartin daha bilmem ne sokakları var. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında olduğumuzu bize bu isimler mi hatırlatacak? (…) Millî dil davası hepimizin davasıdır. Türklüğün hâkim olduğu bir memlekette yalnız Türk hâkimdir. Dil inkılabının gayesi bu topraklarda yaşayan her mefhumun söylenişini Türkçeye çevirmek olmalıdır.”

Dört gün mühlet veriyoruz!

Aradan beş ay geçmişti. 25 Ekim 1933 günlü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan (güya) bir okur mektubu, azınlıklardan beklenenleri bir kez daha hatırlatıyordu:

“Yurttaş, Cumhuriyet Bayramı’na kadar:

1) Enstitü dö Bote, Bazar dö Lövan, Rejans, La Jönes… gibi Türkçe olmayan levhaların Türkçeye çevrileceğini;
2) Otel Balkan, Otel Turan gibi Türk gramerine uymayan adların Turan Oteli, Balkan Oteli şekline konulacağını;
3) Türk topraklarında yaşayan her adamın Türkçe bilmesi icap ettiğine göre Türkçe yazıların yanında yabancı dilden tercümelerinin konulmasında faide olmıyacağı cihetle bunların da atılacağını kuvvetle umarız.”

Yazıda bu beklentileri karşılamayanların başına ne geleceği yazılmamıştı ama geçmiş tecrübeler ortadaydı. Kısa sürede azınlıkların ve gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı Pera civarında birçok yabancı şirket Türkçe isimler kullanmaya başladı. Aralık ayında MTTB, Avrupa mallarının kullanılmaması için bir kampanya başlattı.

Loryan nasıl Baylan oldu?

Bu dönemde ismini değiştiren işletmelerden biri de Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Loryan Pastanesi idi. Lezzetli pasta, turta ve çikolatalarıyla, kakao ve krema esaslı Batı tipi tatlılarıyla meşhur olan Loryan Pastaneleri’nin kurucusu Arnavutluk’un Epir bölgesinden gelmiş Philippe Lenas’tı. Osmanlı ülkesine göç ettiğinde 16 yaşında olan Lenas’ın, kuzeni Yorgi ile Beyoğlu’nda Deva Sokak’ta 1923’te kurduğu pastanenin adı Fransızca L’Orient (Doğu) sözcüğünün Türkçe okunuşundan geliyordu. Loryan kısa zamanda Markiz, Nisuaz, Lebon, Petrograt ve Moskova gibi ünlü pastanelerin klasmanına girmişti.

1933’te İstiklal Caddesi’ndeki yerine taşınan ve edebiyatçıların, sanatçıların uğrak yeri haline gelen pastane, Vagon-Li Olayı vesilesiyle yükselen “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası sırasında, sanat tarihçisi Burhan Toprak’ın önerisiyle, Loryan olan adını, Çağatay Türkçesinde “kendi alanında kusursuzluk, mükemmellik” demek olan “Baylan” ile değiştirdi.

1934-1938 arasında ilan edilmemiş kampanyalar

13 Eylül 1934 tarihli Son Posta gazetesindeki “Halkın Sesi” adlı köşedeki yazı dil zorbalığının kimleri kapsadığına dair bir fikir verebilir:

“Sabah Beykoz’dan vapura bindim, güvertede Rumca, Ermenice, İspanyolca, Almanca, Fransızca ve İngilizceden başka bir dil konuşulmuyordu. Hatta bir Siirtli aile de Arapça konuşuyordu. Yanımda Fransızca konuşan tatlı su frengine az kalsın ‘vatandaş Türkçe konuş’ diye bağıracaktım. Çünkü bu tatlı su frengi yarım Fransızcası arasında Türkçe kelimler de kullanıyordu. Öğle yemeğimi Sultanahmet’te bir yerde yedim, lokanta da Türk kalabalığı olmasına rağmen lokanta sahibi ve çırakları Arnavutça konuşuyorlardı. Jilet almak için Eminönü’nde bir mağazaya girdim. Mağaza sahibi ile satıcı kız İspanyolca konuşuyorlardı. Ben kendimi Türkiye’nin irfan ve kültür odağı olan İstanbul’da değil Babil kulesinde zannettim. Bizim kendilerine Türklüğü bahşettiğimiz bu insanlar bizi ve dilimizi sevmiyorlarsa burada oturmasınlar.”

12 Ekim 1934 tarihli Son Posta’nın ilk sayfasındaki “Türkçe Konuşmayan Musevi” başlığıyla yer alan habere göre, Yasef Efendi adında bir Musevi, Ziya Bey adında bir Türk ile Sirkeci’de bir kıraathanede yan yana olan masalarda otururken, Yasef Efendi’nin yüksek sesle Yahudice konuşmasını Ziya Bey “Vatandaş burası Türkiye’dir. Hem de herkesi rahatsız etmeyiniz, biraz hafif konuşunuz” diyerek uyarmış ve karşılık olarak Yasef Efendi “Türkçe konuşmayacağım” diyerek Ziya Beye yumruk atmıştı. Olay mahkeme taşınmış, Yasef Efendi’ye 15 gün hapis cezası verilmişti. Bu olayı 13 Ekim 1934 tarihli Vakit gazetesindeki “Konuşumlar” köşesine taşıyan Selami İzzet “Kadıköy’den son vapurla dönüyorduk. Her güvertede, kulak zarlarımızı acıtan bir patırtı ve Yahudi Fransızcası konuşan kadınlı erkekli bir gruba, nihayet sabredemedim, gürültüyü kesmelerini ve susmalarını ima, rica ve ihtar ettim. İhtardan sonra sustular,” diyerek konuyu köpürtüyordu.

Şark’ta durum ne merkezde?

O dönemde Vilayat-ı Şarkıyye olarak adlandırılan (tarihi Kürdistan ve Ermenistan coğrafyasında) bugünkü Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çok sayıda halkevi açılmıştı. Kürtçenin ve Arapçanın yoğun bir şekilde konuşulduğu, raporlardaki ifadelerle söylersek “Türklüğe dair ipuçlarının” az olduğu Diyarbakır, Mardin, Siirt, Urfa, Elazığ, Erzurum, Bingöl, Muş, Malatya, Ağrı, Kars, Van, Hakkâri ve 1937’den itibaren Tunceli Vilayeti’nin [Dersim] kazalarında açılan halkevlerinin temel görevi Türkçeyi yaygınlaştırmak ve halkı Türklük etrafında kenetlemekti.

Örneğin Kürt, Süryani ve Arap nüfusun yoğun olduğu Mardin’de 1934 yılında açılan Mardin Halkevi’ne bağlı Türk Dili Yayma Kurumu başta Mardin olmak üzere Cizre, Nusaybin, Savur, Midyat, Derik, Ayinkâf gibi kaza ve kasabalarda “yabancı dillerle savaşarak” Türkçenin yaygınlaşması için çalışıyordu. Öyle ki vatandaşların kendi evlerinde Türkçe konuşup konuşmadığını denetlemek için bir komite bile kurulmuştu.

Bazen zorbalık yerine “teşvik” yöntemi de kullanılıyordu. Mesela Diyarbakır Halkevi Başkanı Tahsin Cahit Çubukçu 1935 yılı faaliyet raporundaki şu olay gibi:

“[K]öycülük şubesiyle birlikte iki yıldan beri yapıldığı gibi, Türkçe bilmeyen köylülerimize Türkçe öğretmek ve Türkçe bilenlerinde yurt bilgilerini arttırmak maksadıyla Diyarbakır’a bağlı sekiz nahiye köylerinde (Öz Türkçe) ile (Yurt bilgisi) müsabakaları açmıştı. Mayısın son Cuma günü, bir heyet önünde yapılan bu müsabaka imtihanında 10’u kadın olmak üzere 100 köylü dahil olmuş, birinciliği Zimmiğik köyünden Fatma isminde bir kadın kazanmıştır. Birinciye elli lira, ikinciye yirmi beş lira ve diğerlerine de ehliyetlerine göre on liradan üç liraya kadar ikramiyeler verilmiştir. Köylülerimiz arasında çok iyi bir etki bırakan ve Türkçeye karşı ilgilerini arttıran bu dil müsabakamızı bu yıl gene mayıs ayının son Pazar günü yapacağız…”

Yahudiler hedefte

Ancak Yahudilere karşı dil, 5 Temmuz 1936 tarihli Anadolu gazetesinin ilk sayfasında Sapan takma ismiyle “Yahudi’ye Türkçe Konuşdurtabiliriz” başlıklı yazıdaki gibi çok saldırgandı:

“Türk’ün ekmeğini yer, Moskof’a dua eder. Bu atasözü başka bir olay için söylenmiştir ama bunun en şık yerinde kullanımı Yahudilerdir. Sofrana oturur, zeytini yer, çekirdeğini suratına atar ve ondan sonra güler. Surat astınız mı, il kapısına gider ‘Türkler bana surat asıyor’ diye gammazlık eder. …Yahudiye Türkçe konuşturmak için, mantıktan, milliyetten, insaniyetten, kadirşinaslıktan bahse lüzum yoktur. Yahudi, mideci bir mahluktur. Ekmeğini kestiğiniz dakikada, bülbül gibi şakıyıp istediğiniz dili konuşur. Hele bir tecrübe edilsin de görelim…”

3 Mart 1937 tarihli Anadolu gazetesinde ise kanunların “sopa” olarak kullanılmasına dair bir örnek olay anlatılıyordu:

“Geçenlerde de bir kahvede Yahudice çığırtkanlık eden bir vatandaşa, kahvede oturan Ziya Bey susmasını, Türkçeyi saymasını öğrenmek istemeyeni ihtar etmiş. Yahudi bu ihtara boyun eğecek yerde, muhatabına bir yumruk savurmuş. On beş gün hapse mahkûm edildiğini sevinerek okudum.…Vatandaş Türkçe konuş! …Türkçeyi saymasını öğrenmek isteyenlere biz ancak yazı ile ihtar ve yazdıklarımızı, sırası düştükçe, toplu tezahüratla tekrar ederiz.”

1937 yılının son günlerinde CHP Manisa Mebusu Mehmet Sabri Toprak’ın Türkçe yerine yabancı dilleri konuşan kişilerin cezalandırılmasına ilişkin kanun teklifi 10 Ocak 1938 tarihinde TBMM’de Dahiliye ve Adliye Encümenlerinde reddedilerek yasalaşmamıştır.

Bundan sonraki 90 yılda yaşananları bir başka yazıya bırakalım. Şimdilik, bunca zorbalıktan sonra varılan yer üzerine biraz düşünelim…

Özet Kaynakça

Bali, N. Rıfat. Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İletişim Yayınları, 1999.
Copeaux, Etienne. Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993), Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, Tarih Vakfı Yayınları, 2000.
Galanti, Avram. Vatandaş Türkçe Konuş! Ya da Türkçe’nin Tamimi Meselesi, Hüsn-ü Tabiat Matbaası, 1928.
Gülbak, Okan. “Ulus Devlet İnşasında Dil Birliği Çabalarının Basındaki Yansımaları: ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ Kampanyası”, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 23(51), s. 2134-2165.
Levi, Avner. Türkiye Cumhuriyeti’nde Yahudiler, İletişim Yayınları, 1998.
Sadoğlu, Hüseyin. Türkiye’de Ulusçuluk ve Dil Politikaları, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003.
Tekinalp, Munis. Türkleştirme, Resimli Ay Matbaası, 1928.

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör