İçeriğe geç

Ege’de Halkların Ayrışmasına Hukuki Çerçeve: 30 Ocak 1923 Tarihli Mübadele Anlaşması - Ayşe Hür

Yazan Ayşe Hür
Ege’de Halkların Ayrışmasına Hukuki Çerçeve: 30 Ocak 1923 Tarihli Mübadele Anlaşması - Ayşe Hür
service-pnp-ggbain-35500-35544v
Yayınlanma tarihi:

2 Mart 1923 günü, Ankara Hükümeti’nin temsilcisi olarak Lozan Barış Görüşmeleri’ne gönderilen heyetin ikinci adamı olan Dr. Rıza Nur, Türk tarafının görüşmelerde izlediği politikayı TBMM’deki gizli celsede uzun uzun anlatırken, konuşmasının ortalarında şöyle demişti:

Şimdi Efendiler, bu akalliyetler mesaili (azınlıklar meselesi) en mühim meseledendir ve [azınlıkların hukuku] Misak-ı Millimizce kabul edilmiştir. [Lozan’da] kabul etmek istemediğimiz zamanlarda Misak-ı Millimizi gözümüze dayamışlardır. Biz de kabul ettik…. [Lozan’da] mübadele-i ahaliyi kabul ettik, cebri olarak [yapılacaktır]. [Artık Anadolu’da] akalliyetler kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna olmak üzere… (“Ermeniler?” nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır? (“Yahudiler?” sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar bir mazarrat iras etmeyen (arıza/sorun çıkarmayan) insanlardır. (Gürültüler) Museviler malûm, nereye çekilirse oraya giden insanlardır. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derdim.

Bu konuşmada açıkça Rumlardan söz edilmemesinin nedeni, henüz görüşmeler sürerken, 30 Ocak 1923’te Yunanistan ile ayrıca imzalanan (kısa adıyla) Mübadele Anlaşması uyarınca “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının arasında zorunlu bir mübadele” olmasına karar verilmiş olmasıydı. Oturumdaki tepkilerden anlaşılacağı gibi, bu milletvekillerini tatmin etmemişti elbette, çünkü onlar ülkedeki tüm gayrimüslimlerin gönderilmesini istiyorlardı!

Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi fikri ilk olarak Milletler Cemiyeti tarafından savaş sonrasında iki ülke arasındaki nüfus hareketlerini incelemekle görevlendirilen Norveçli Dr. Fridtjof Nansen tarafından dile getirilmişti. Nansen’in 16 Ekim 1922 tarihinde Milletler Cemiyeti’ne yazdığı mektuptan anlaşıldığına göre, daha konferans başlamadan Yunan tarafı kendisinden bir mübadele anlaşması hazırlamasını istemişti. Nansen’in önerisi Yunanistan’daki Müslümanlarla, Anadolu’daki Ortodoksların isteğe bağlı olarak yer değiştirmesi ve İstanbul’daki Rumların değişim dışı tutulmasıydı. Türk tarafı İstanbul’un değil, Batı Trakya’nın değişim dışı tutulmasını talep ediyordu. Yunan tarafı ise sadece Yunanistan’daki 350 bin Müslüman/Türk’ün bir an önce Anadolu’ya gönderilmesini istiyordu. Lozan Barış Görüşmeleri sırasında İngiliz delegesi Lord Curzon’un başkanlık ettiği Birinci Komisyon’da esirlerin ve ahalinin iadesi tartışılırken bu konu gündeme alındı. Başlangıçta mübadelenin zorunlu olmasından bahsetmeyen Curzon şöyle demişti:

Kanımca bir nüfus mübadelesi ne kadar iyi yürütülürse yürütülsün, iki ülkeden mübadeleye dâhil olan çok sayıda kişi için büyük zorlukları, belki büyük bir fakirleşmeyi beraberinde getirecektir. Ama ne var ki, bu zorluklar ne kadar büyük olursa olsun, aynı insanların hiçbir şey yapılmaması durumunda yaşayacağı zorluklardan daha azdır.

Rıza Nur ise hatıratında “Türkiye’yi asırlardan beri kendisine zaaf sebebi olan, isyanlar yapan, ecnebi devletlere alet olan unsurlardan kurtarmak yeknesak (homojen) Türk yapmak en mühim şeydi… Ağır ve emsalsiz iş. Kabul ettirilmesi, hatta teklifi bile pek güçtü. Allah’tan onlar [Yunan tarafı] teklif ettiler,” diyecekti.

Halkların kaderi çiziliyor

Hem Türk heyetinin reisi İsmet Bey, hem de Yunan heyetinin reisi Elefterios Venizelos, Lord Curzon’a destek verince konu alt komisyonlara havale edildi ve sonunda 30 Ocak 1923’te –yani henüz Lozan Barış Antlaşması imzalanmadan önce– “Ahali ve Esir Mübadelesi Protokolleri” (bundan böyle “Mübadele Anlaşması”) imzalandı. Protokollere göre önce esir değiş-tokuşu yapılacak, ardından halkların değiş-tokuşu başlanacaktı.

Mübadele Anlaşması, 30 Ekim 1918 gününden önce İstanbul Şehremaneti sınırları içine yerleşmiş Ortodoks Rumlar ile Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle biten Balkan Savaşları’nın ardından imzalanan 1913 tarihli Bükreş Anlaşması’nda saptanan sınırın doğusuna, yani Batı Trakya’ya yerleşmiş Müslümanları kapsamayacaktı. Mübadelede her iki halkın mülkiyet haklarına ve alacaklarına halel gelmeyeceği garanti ediliyordu. Mübadiller taşınır mallarını götürebilecekler, gittikleri yerde taşınmaz mallarının eşdeğeri kadar mülk, kendilerine verilecekti. Arada bir fark oluşması durumunda, bu fark nakdi olarak ödenecekti. Mübadiller vardıkları ülkenin topraklarına ayak bastıkları anda o ülkenin uyruğunu edinmiş olacaklardı. Mübadiller, Türk tarafının izni olmadan Türkiye’ye, Yunanistan’ın izni olmadan Yunanistan’a dönemeyeceklerdi.

Bugün birçok araştırmacı tarafından “modern çağlarda devletin birey üzerindeki gücünün en kaba biçimde ifadesinin örneği” olarak görülen bu anlaşma, aslında 10 yıldır çoğu kez kanlı biçimde süren “halkların ayrışması” sürecine hukuki çerçeve sağlamaktan ileri gitmemişti. 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasını takiben Karadeniz bölgesinde başlayan toplumlararası çatışmalarla 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunanlılardan geri alınması arasındaki dönemde zaten 1,2 milyona yakın Rum, Anadolu topraklarından ayrılmış veya hayatını kaybetmişti. Anlaşma, geride kalanların, yani Yunanistan’daki yaklaşık 200.000 Müslüman ile Türkiye’deki yaklaşık 400.000 Ortodoks Rum’un hukuki statüsünü belirliyordu. Bu anlaşmada ilginç olan husus, iki ulus-devletin de beklendiği gibi etnisite ya da dil kriterini değil, eski Osmanlı düzenindeki “millet sistemi”ne temel oluşturan “din” kriterini esas almalarıydı.

Türk tarafında neler yapıldı?

Nüfus mübadelesi protokolünün imzalanmasından sonra 17 Temmuz 1923 tarihli İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) toplantısında Türkiye, 10 iskân mıntıkasına ayrıldı. O günlerde sadece mübadele için kurulan İskân Teavün Cemiyeti’ne göre Selanik’ten 280 bin, Manastır’dan 140 bin, Yanya’dan 6 bin ve Girit ve adalardan 50 bin kişi olmak üzere toplam yaklaşık 476.000 kişi bekleniyordu. Bu nüfusun kabaca 200 bininin tütüncü, 200 bininin çiftçi-bağcı, geri kalanın da zeytinci olduğu tahmin ediliyordu. Türkiye’den gönderilecek olanlara dair tahminler ise şöyleydi: Edirne’den 120 bin Rum, 15 bin Ermeni, Anadolu’nun ‘kurtarılan’ yerlerinden 160 bin Rum, 25 bin Ermeni ve Anadolu’nun diğer yerlerinden 140 bin Rum ile 10 bin Ermeni olmak üzere toplam 420 bin Rum ile 30 bin Ermeni. Yunanistan’dan gelecekler esas olarak köylüler iken, Türkiye’den gönderilecek olanlar şehirlilerdi. Dernek gelecek olanların hangi şehirlere iskân edilmesi gerektiğine dair de önerilerde bulunmuştu.

13 Ekim 1923’te Mübadele İmar ve İskân Vekaleti kuruldu. 20 Ekim’de İzmir Milletvekili Mustafa Necati Bey, TBMM’de 165 oydan 158’ini alarak vekil (bakan) seçildi. 8 Kasım 1923 tarihinde Mübadele, İmar ve İskân Kanunu kabul edildi ve bütçede mübadele masrafları için yaklaşık 6,1 milyon lira ayrıldı. Ayrıca gazeteler yoluyla bağış kampanyaları açıldı, iskân bölgelerinde komisyonlar oluşturuldu, misafirhaneler, seyyar hastaneler, aşhaneler kuruldu.

Mübadele, kâğıt üzerinde 1 Mayıs 1923 günü başlayacaktı, fakat Yunanistan’dan ilk gemi 19 Aralık 1923’te yola çıktı. Mustafa Necati Bey, 6 Mart 1924’te kurulan İsmet Paşa hükümetinde Adliye Vekili olunca yerini önce İzmir Milletvekili Mahmut Celal (Bayar) Bey’e; onun da İş Bankası’nın kuruluşu ile görevlendirilmesi üzerine Bursa Milletvekili Refet (Canıtez) Bey’e bıraktı.

Refet Bey’in 27 Ekim 1924 tarihli TBMM oturumunda yaptığı konuşmaya göre o tarihe kadar, 56.347 kişi Samsun’a, 79.631 kişi Trakya’ya, 38.921 kişi Balıkesir’e, 64.618 kişi İzmir’e, 26.824 kişi Bursa’ya, 33.129 kişi İstanbul’a, 26.568 kişi İzmit’e, 6.172 kişi Antalya’ya, 30.674 kişi Konya’ya, 20.856 kişi Adana’ya, 4.121 kişi Sivas’a ve 2.984 kişi Kastamonu’ya (toplamda 390.845 kişi) iskân edilmişti. Mübadele sırasında çeşitli nedenlerle Türk tarafından 2.819 kişi hayatını kaybetmişti. Refet Bey’e göre, bütün sorunların nedeni mali yetersizlik, memurların ehliyetsizliği, kısa sürede üç vekilin değişmesi idi ama eleştiriler esas olarak hükümeti düşürmeye yönelikti!

Dönemin şartları düşünüldüğünde, yapılan takasın ne kadar devasa bir iş olduğu ortadaydı. Nitekim onca hazırlığa rağmen, mübadelenin çok sorunlu geçtiğini TBMM’nin 30 Ekim 1924 tarihli oturumunda söz alan Menteşe Milletvekili Esat Efendi’nin (sadeleştirilmiş dille özetlenen) şu şikâyetlerinden anlamak mümkündü:

  1. Mübadiller ehil oldukları yerlere yerleştirilmemiştir. (Örneğin, dağ köylüleri ovalara, ova köylüleri dağlara yerleştirilmiştir.)
  2. Yerleştirmenin plansızlığı yüzünden mübadillerin hemen üretken olması mümkün olmamıştır.
  3. Nakil ve misafir etmekte gerekli özen gösterilememiş, tedbirler alınmamıştır; bu yüzden zayiatlar olmuştur.
  4. Terk edilen mallar, o bölgenin güçlü aileleri ve ileri gelenlerince işgal edilmiştir. Bu mallar, amacı dışında dağıtılmış ve kullanılmıştır.
  5. Düşmandan kurtarılan yerlerde yangınzedelerin giden mübadillerin boşalttığı yerlere yerleştirilmesi dolayısıyla gelen mübadiller açıkta kalmıştır.
  6. Mübadelede görev alan memurlar liyakate göre değil, torpille tayin edilmişlerdir ve bunların bazıları kötü ve yanlış tutumlar içine girmiştir.
  7. Yerleştirme işlemlerinde yavaş davranılmıştır.
  8. Mübadele ve yerleştirmede “milli menfaatler” dikkate alınmamıştır. Çingene, Arnavut, Boşnak, Pomak dağınık yerleştirilmemiştir.
  9. Malarya (sıtma) hastalığının bulunduğu yerlere mübadiller yerleştirilmiştir.

Yine aynı oturumda İstanbul Milletvekili Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey bir başka meseleden şikâyet ediyordu:

Arkadaşlar! Birkaç şikâyette Muhterem Doktor Rıza Nur Beye derhal iştirak edeceğim. Birkaç yolsuzluğa temas ettiler. Ben de bu husustan müştekiyim (şikayetçiyim). İstanbul etrafına Rumca konuşan halkı yerleştirdiler. Bu hata-yı fahiştir (büyük bir hatadır). Gekbuze’den [Gebze] bu yana Yanya’dan gelenleri iskân ettiler. Bunların bir kısmı da Çatalca ve havalisine yerleştirildi. Halbuki biz, Türk ekseriyeti kahiresiyle (çoğunluğuyla) meskûn olan yerlerde Türk lisanından başka herhangi bir lisan varsa izale etmeğe (yok etmeye) mecburuz. (Alkışlar.) Adalar sahiline Rumca konuşan kitleleri getirip yerleştirdiler. Büyük bir hata oldu. Yarın, öbür gün, vaziyet daha sukûne gittikten (sakinleştikten) sonra, adalarla sahiller arasında temas başlar, Rumca konuşanlarla Rum adaları arasındaki kitleler hali temasa gelirse bu yabancı lisanı boğmanın imkânı kalmaz.

Benzer bir şikâyet 5 Kasım 1924 tarihli oturumda söz alan Karesi (Balıkesir) Milletvekili Ali Şuuri Bey’den de geldi:

Efendim, Edremit’in Zeytinler karyesi 568 hanedir ve hanelerden 200’ü ahali-i kadime (yerli halk) 200’ü Bulgarca konuşan Pomak Türkü, tayin edemediğim miktarı da Arnavutça, Boşnakça konuşuyordu. Sahildeki kısımların ahalisinde milli raks yerine polka, milli çalgı yerine mandolin, gayda, milli lisan yerine Arnavutça, Boşnakça hakimdir. Bu da mı tahsisat meselesidir?

Yıllar sonra bir mübadil şöyle anlatmıştı o zorlu yolculuğu:

Köyden at arabalarıyla Kozani’ye gittik. Bir hayli Kızılay’ın çadırlarında kaldık. Oradan da kara trenin kara vagonlarında Selanik’e. Selanik’te aşı yaptılar. Gülcemal gemisine bindik. Babam kamara ayarlamıştı. Kadınlar ve çocuklar kamarada geldik. Paramızı verdik de geldik. 28 Mart 1924 Cuma günü İzmir’e yanaştı Gülcemal. İki gün kaldık. Anneannem Saliha İzmir’e indikten sonra karantinadayken hastalandı, iki gün sonra da öldü. Cenazesini vermediler. İzmir’de hükümetin Alsancak’ta verdiği yeri bataklık diye beğenmedik. Öyle demişti büyüklerimiz. Kalktık, trenle 16 Nisan 1924 tarihinde Isparta’nın Gönen köyüne gittik. Gönen’de babaannem Cemile ve Mehmet Amcamın iki çocuğu öldü. Büyüklerimiz bu sefer “Isparta’da gül mü ekeceğiz, gül mü takacağız?” diye tutturdu. Bunun üzerine Isparta’dan Niğde’ye geçtik, Uluağaç’ta üç ay bekledik. Bir kısmımız Niğde’nin Yeşilburç köyünde kaldı. Bir kısmımız Aydın’ın Mursallı köyüne giderken bir kısmımız da Bursa Başköy’e gitti. Bize gelince… Niğde’de verilen malı mülkü bırakarak bir gece at arabalarıyla kaçarak Bursa’ya gitmek için yola çıktık. Ama Eskişehir’de kaldık…

Etablis, Adalar ve Batı Trakya sorunları

Sonuçta, Mübadele Karma Komisyonu’na göre 355.635, Türk kaynaklarına göre 390.845, Yunan kaynaklarına göre 354.647 Müslüman (Türk, Arnavut, Çingene, Pomak…) Yunanistan’ı terk ederken, Karma Komisyon rakamlarına göre 189.916 Ortodoks Rum (ve Karamanlı) da Türkiye’yi terk etmişti. Ayrıca établis (yerleşik) olarak adlandırılan 130 bin Müslüman Batı Trakya’da, 110 bin civarında Rum da İstanbul’da kalmıştı. 1912’den beri Yunan işgali altında olan Bozcaada ile İmroz (ve Tavşan Adası) Lozan’la güvenlik nedeni ile Türkiye’ye verildiğinde adaların ahalisi de mübadele dışında bırakılmıştı.

Bu süreçte kime établis deneceği konusunda anlaşmazlık çıkmış, Milletler Cemiyeti arabuluculuk yaparken taraflar bazı mallara el koyarak gerilimi tırmandırmışlardı. Mübadele anlaşmasının işlemeyen yanları 1927’de ve 1930’da ele alındı. Nihayet Yunanistan Başkanı Venizelos'un girişimi ile 10 Haziran 1930'da imzalanan anlaşma ile sorunlar çözüldü ve iki ülke arasındaki ahali mübadelesi resmen sona erdi. Bu anlaşma ile yerleşme tarihleri ve doğum yerlerine bakılmaksızın İstanbul'daki Rum-Ortodokslar ve Batı Trakya'daki Müslüman ahalinin tamamı établis sayıldı ve mübadele dışı tutuldu.

1927 Nüfus Sayımı’na göre, Bozcaada’nın nüfusu 1.632 kişi olup “anadilim Rumca” diyen nüfus 1.000 kişi idi. İmroz’un nüfusu 6.719 kişi olup 6.555’in anadili Rumca idi. Bugün Yunanistan sınırları içinde olan ve yaklaşık 8.570 km² büyüklüğündeki Batı Trakya, 19. yüzyılın başında geniş bir (yüzde 85) Türk nüfusu barındırıyordu.

Batı Trakya, 1913’te Bulgaristan’a, 1920’de Yunanistan’a verilmiş, 1923 Lozan Barış Anlaşması ile kurulan Türkiye, bu durumu kabullenmişti. Anlaşmada Batı Trakya Türkleri tanımı yapıldı ve onlar için bazı özel uygulamalar getirildi. Ancak Yunanistan’ın Batı Trakya sınırları içinde kalan Drama’nın Kozluca, Meşeli ve Horozlu köylüleri, anlaşmaya aykırı biçimde mübadeleye tabi tuttu. Kozlucalı mübadiller Samsun’a gönderilmek üzere götürüldükleri İzmit’te kaldılar. Önce İzmit’te Ermenilerden boşalan Amaş (şimdi Akmeşe) Köyü’ne yerleştirildiler. Burayı beğenmeyince Rumlardan boşalan Karye-i Cedit’e (şimdi Yeniköy) geçtiler.

Mübadillerin Türkiye ekonomisine etkisi

Murat Koraltürk’ün aktardığına göre 1925 yılında İzmir Ticaret Odası Başkanı Alaiyelizade Mahmut Bey tarafından kaleme alına bir raporda İzmir’in iktisadi yaşamında mübadele ile bölgeye terkeden Rum ve Ermenilerin önemli yer işgal ettiği, hatta bunların göçünden sonra ortaya çıkan boşluğu Türklerin dolduramayacağı, buna bağlı olarak Batı Anadolu’da üretimin ve ihracatın düşeceği, İzmir’in Akdeniz limanları arasındaki önemini yitireceğine dair Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde çeşitli ekonomik çevrelerin ve diplomatların dahi düşünceye sahip oldukları ifade ediliyordu. Yazar, Yunanların da bu düşünceyi işleyerek Batı’daki ticaret merkezlerinde İzmir ve bölgesinin iktisadi durumu aleyhine propaganda yürüttüklerini belirtiyordu. Raporda İzmir’in iktisadi önemini oluşturan afyon, palamut, meyan kökü, bakla ve arpa üretiminde Rum ve Ermenilerin hiç rolleri olmadığı, ancak tütün, üzüm, incir, zeytinyağı ve pamuk üretiminde kiminde az, kiminde çok Rum ve Ermeni rolü olduğu belirtildikten sonra gayretli Türkler ve Makedonya’dan gelen göçmenler sayesinde korkulan üretim düşüşü olmadığı, hatta 1924 yılının üretiminin Cihan Harbi ve işgal yıllarının üstüne çıktığı müjdeleniyordu. Öyle ki Yunan işgali sırasında 5 bin balyaya düşen pamuk üretimi 1923’te 9,5 bin balya, 1924’te ise 27 bin balya olmuştu. Üzümde 1923’te üretim 40.300 ton iken, 1924’te 51.800 ton olmuştu. Sadece incirde çok az bir artış yaşanmıştı, 1923’teki 130 bin tonluk üretim ancak 135 bin tona çıkmıştı. Bu artışlarda elbette yeni kurulan devletin yarattığı heyecanın etkisi vardı ama gönderilen nüfusun esas olarak şehirli olması da etkiliydi, yani köy nüfusunda önemli bir azalış olmamıştı.

İzmir Ticaret Odası’nın bir başka raporuna göre de “Yunan işgalinden kurtulduktan sonra” iç bölgelerden gelen yerli müteşebbisler İzmir’de 54 manifaturacı dükkânı açmış, ayrıca tütün, kuru üzüm, pamuk, kuru incir ve fındık gibi tarımlar ürünlerin ihracında uzmanlaşmış bir dizi firma kurulmuştu. O yıllarda bu tür ürünlerin toplam ihracat içindeki payı yüzde 60’a ulaştığı için bu önemli bir “başarı” idi. Ancak 1929’da İstanbul’daki İngiliz Elçisi Sir Clerk tarafından merkeze yollanan bir raporda Türkler tarafından kurulan yeni firmalarda görülen bazı “kifayetsizlikler”den şöyle bahsediliyordu:

İstisnasız olarak bu şirketlerin hepsi [yabancı firmaların] temsilcisi olarak işe başlarlar. Fakat bunlarda ne yerlerini doldurmaya çalıştıkları Hıristiyan seleflerinin yaptığı gibi yavaş yavaş zenginleşmeye uygun bir yaradılış, ne de [onların sahip oldukları] sabır ve tecrübe vardır. Birçok örnekte görüldüğü gibi [bu şirketler] temsilcilik görevlerini ihmal ederek Ankara’ya koşarlar ve büyük [devlet] ihaleleri kaparak zengin olmaya çalışırlar. Zaten son yıllarda [Türkiye’de] ticari ahlak da çöküntüye uğramıştır.

Yunanistan’da durum

Yunanistan’a nakledilecek kişiler, 26 Mart 1923’ten beri Türkiye’nin değişik limanlarında bekliyorlardı. İngiliz raporlarına göre İstanbul’da 23.000, Karadeniz limanlarında 20.000, Mersin’de 4.000, İzmir’de 17.000 olmak üzere 64.000 kişi, Anadolu içlerinde de 150.000 kadar kişinin mübadeleye katılacağı tahmin ediliyordu. Ağustos 1923’te itibaren mübadiller, gemilerle Yunanistan’a taşınmaya başladılar.

O tarihlerde 4,5 milyona yakın nüfusu olan Yunanistan, yaşadığı yenilginin psikolojik ağırlığının yanı sıra Bulgaristan ve Rusya’dan gelen mülteciler yüzünden büyük sıkıntı içindeydi. Buna rağmen Türkiye’den gelenler Yunanistan’da ilk başlarda ilgi ile karşılandılar; çünkü Yunanistan bir asırlık ulus-devlet oluşumuyla ideolojik olarak ulus-devletini yeni kuran Türkiye’ye göre çok daha hazırdı. Megali Idea’yı oluşturan toprakları elde edememenin telafisi olarak “Yunan kökenli” bu yeni vatandaşları özümsemeye hazır görünüyordu. Nitekim Başbakan Venizelos, Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:

Yunanistan’ın geleceği, mülteci sorununa çözüm getirip getirememesine bağlıdır. Bu alandaki bir başarısızlık, pek çok felakete yol açabilir. Oysa bir başarı, Yunanistan’ın Küçük Asya Felaketi’nin getirdiği yükten birkaç yıl içinde kurtulmasını sağlayacaktır. Büyük Yunanistan’ın yıkılmasından sonra ülkemizin sınırlarını ancak Makedonya ve Batı Trakya’yı yalnız siyasi değil, etnik bakımdan da Yunan toprağı yaparak güçlendirebiliriz.

Milletler Cemiyeti tarafından 29 Eylül 1923’te kurulan ama yönetimde özerk olan Mültecileri Yerleştirme Teşkilatı’nın yönlendirmesiyle, özellikle Kuzey Yunanistan’a yerleştirilen mübadiller, yerleştikleri yerlere, çoğu kez başına “yeni” anlamına gelen “Nea” eki koyarak eski yerleşim yerlerinin adını vermeye başladılar. Bu yerleşim yerlerinin sayısı 2.000’e yakındı. Böylece Nea Smirni (Yeni İzmir), Nea İkonio (Yeni Konya), Nea Filadelfia (Yeni Alaşehir), Nea Halkidona (Yeni Kadıköy), Nea Magnesia (Yeni Manisa), Nea Trapezounta (Yeni Trabzon), Nea Sparti (Yeni Isparta), Oiene (Ünye), Nea Nikopoli (Yeni Şebinkarahisar) Kaisariani (Kayseri), Aryirupoli (Gümüşhane), Sourmena (Sürmene), Nikaia (İznik) gibi yerleşim yerleri ortaya çıktı.  1926’da İzmir mübadilleri tarafından kurulmuş olan Atina’nın Nea Smyrna semtindeki 260 sokak isminden 130’u Anadolu kökenli idi.

Mübadillerin siyasete ve ekonomiye etkisi

Liberal eğilimli Venizelos, aynı zamanda mübadiller aracılığıyla, özellikle kırsal bölgelerde radikalizmin ve komünizmin önünü alacak küçük burjuva sınıfını da yaratmayı düşünüyordu. Bu bağlamda, mübadillerin yüzde 46’sı kırsal bölgelere yerleştirilirken, mübadillere ayrılan bütçenin yüzde 86’sı bu kesime harcandı. Şehirlere yerleştiren yüzde 54’e ise, bütçenin yüzde 14’ü tahsis edildi. Yunan ekonomisinin Mübadele’den sonra yedi yılda yedi kat büyümesinde, işlenmiş toprak miktarının ikiye katlamasında, beş yıl içinde tarım ürünlerinde yüzde 330’luk artış olmasında Türkiye’den giden kesimlerin önemli payı olduğu kabul edilir. 1930’da Makedonya’nın kırsal bölgelerini ziyaret eden Fransız profesör Jacques Ancel şöyle anlatıyordu gördüklerini:

Boş arazilerin veya insan sağlığına zararlı bataklıkların ortasında toprak ve sazdan yapılma mezbelelerden ibaret olan Türk köylerinin yerini artık kocaman neşeli köyler alıyor… Nereye baksan mısırlar, tütün tarlaları, sebzelikler, çiçek bahçeleri, bağlar… Ne büyük mucize!...

Yunanistanlı araştırmacılara göre, mübadiller yanlarında 25 ila 56 milyon sterlin değerinde taşınabilir mal getirebilmişlerdi. Bunlardan şehirlere yerleşenler küçük de olsa fabrikalar, atölyeler kurmuşlardı. Ucuz ve vasıflı işgücünün –özellikle kadın mübadillerin tekstil alanındaki– katkısıyla Yunanistan sanayisi canlanacaktı. Milletler Cemiyeti tarafından 1926 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Atina Ticaret Odası’nın 7.000 üyesinden 1.000’i mübadillerden oluşuyordu. Bu oran, Pire Ticaret Odası’nda daha fazlaydı.

Mübadele’nin Yunanistan’a katkı yaptığı alanlardan biri de kültürel yaşamdı. Mübadillerin gelmesiyle, heykel, resim ve oymacılıkta Bizans gelenekleri Yunanistan’da canlanmış, ayrıca rebetika (veya rembetiko) denilen özel müzik türü ortaya çıkmıştı.

Son olarak Anadolu’dan gelen oy verme yaşındaki 300.000 erkek, kendilerine “Küçük Asya Felaketi”ni yaşatan monarşiye karşı (liberal Venizelos yanlısı) duygularla 1932 yılına kadarki seçimlerin kaderini belirleyeceklerdi.

Dışlanma ve ötekileştirme

Genel olarak bu olumlu tabloya rağmen pek çok sorun da yaşanıyordu. Başlangıçta yeni gelenleri coşkuyla karşılayan halkın mübadillere karşı tavrı değişmeye başlamıştı. Yeni gelenlerin ezici çoğunluğu Türkçe ve en az Türkçe kadar Yunanlılara yabancı olan Pontus Rumcası (Romeika) konuştuğu halde, yani “yabancı” olmalarına rağmen devletin ilgisine yerlilerden daha fazla mahzar oldukları hissi ile sürtüşmeler çıkıyordu. Giderek mübadiller “Türk tohumları" (tourkosporoi), “yoğurtla vaftiz edilenler” (yiaourtovaptismenoi) veya “Anadolulular” (Anotolites) denilerek dışlanmaya başladılar. Pontus Rumlarının yoksulları, Yunanistan’ın bataklık ovalarına yerleştirildikleri ve hububat tarımında tecrübesiz oldukları için başarısız oldu. Alışkın olmadıkları iklim koşullarına dayanamayıp çoğu hastalıklara (özellikle de sıtmaya) yenik düştü. Milletler Cemiyeti’nden Sir John Hope Simpson konuyla ilgili raporunda şöyle diyordu: “Açlık kapılarını sık sık çalıyor; günlük yaşıyorlar, aldıkları kredilerle veya komşularıyla yaptıkları gündelik işlerle geçiniyor, kendi tarlalarını ihmal ediyorlar.”

Yunan ekonomisi canlanmıştı, ama mübadelenin olumsuz etkileri daha sonra çıktı. Mübadillere verdiği yaklaşık 1 milyon sterlini kendi kaynaklarından sağlayan Türkiye’ye karşılık Yunanistan, yüzde 8,71 reel faiz oranıyla 12,3 milyon sterlin kredi almıştı. Yunanistan her yıl faiz yükünün altında ezilmekle kalmadı, bu borç hem yabancıların Yunanistan’ın içişlerine karışmasına hem de 1932’de Yunanistan’ın iflasına neden oldu.

Ekim 1930’da bir Amerikalı diplomata göre Mübadele’den Yunanistan ekonomik açıdan kârlı, siyasi açıdan zararlı çıkmıştı. Türkiye ise ekonomik açıdan zararlı, siyasi açıdan kârlı çıkmıştı. Uluslararası gözlemcilere göre ise, 1923-1930 arasında Balkanlarda barış ve huzur ortamının önündeki en büyük engel Mübadele idi.

Yararlanılan Kaynaklar: Ege’yi Geçerken, 1923 Türk-Yunan Zorunlu NüfusMübadelesi, derleyen: Hirschon, Renée, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005; Kemal Arı, Büyük Mübadele: Türkiye’ye Zorunlu Göç, 1923-1925, Tarih Vakfı Yayınları, 1995; Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi, Kayıp Bir Kuşağın Hikâyesi, İletişim Yayınları, 2017; Murat Koraltürk, “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ve Antalya”, Toplumsal Tarih, sayı 285, Eylül 2017, s. 44-53; a.g.y. “Mübadele’nin İktisadi Sonuçları Üzerine Bir Rapor”, Çağdaş Türkiye Araştırmaları Dergisi, 2 (6-7), 1996-1997, s. 183-198; Mehmet Çanlı, “Yunanistan’daki Türklerin Anadolu’ya Nakledilmesi-I”, Tarih ve Toplum, Sayı 129, Eylül 1994, s. 54-61; a.g.y. “Yunanistan’daki Türklerin Anadolu’ya Nakledilmesi-II”, Sayı 130, Ekim 1994,  s. 51-59; Michael Dark, “The Conparative Politics o the Greco-Turkish Exchange”, yayımlanmamış konferans bildirisi, The Compulsory Exchange of Population Between Grece and Turkey, Refugee Studies Centre, University of Oxford, 1998; Yakup Özcan,“Armaş’tan Akmeşe’ye: Bir Kasabanın Öyküsü (Mübadillerin Gelişi ve Yeni Bir Hayat)”, Toplumsal Tarih, Sayı 83, Kasım 2000, s. 32-35; Oktay Sönmez, Anılarda Gemiler, Ufkun Ötesinde Kayboldular, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003; Eser Tutel, Seyr-i Sefain: Öncesi ve Sonrası, İletişim Yayınları, 1997 Oktay Sönmez, Anılarda Gemiler, Ufkun Ötesinde Kayboldular, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2003.

Görsel: Samsun'dan gelen Rum mübadiller Patra'da, Yunanistan'ın diğer bölgelerine yolculuk etmek üzereyken. Library of Congress arşivi.

Etiketler: Makaleler

Bu kategoride daha fazla: Makaleler

Tümünü gör

Daha fazlası: Ayşe Hür

Tümünü gör