Varlık Vergisi ile Fotoğraflarda Kalan Geçmiş – Işıl Demirel

Eski, siyah-beyaz fotoğraflar hep biraz hüzünlü gelir bana. Geçmiş zamandan gelmelerinden mi yoksa fotoğraflardan bize bakan yüzlerin çoktan bu dünyadan geçip gitmesinden mi? Bilmiyorum. Bu soru çok da kafamı meşgul etmiyordu. Ta ki insanların geçmiş zaman hikayelerini dinlemeye başladığım güne dek. İşte o zaman anladım o fotoğraflar, yanlızca geçmiş zaman belgeleri olduğundan hüzünlü değildi. Onlar, değişenleri, artık olmayanları, kaybettiklerimizi, daha da önemlisi geçmiş güzel günlerin nostaljisinin bir taşıyıcısı olarak hayatımızdalardı. Bu sebeple hüzünle bakıyordum onlara.

Her yazımda tekrar ediyorum belki; Cumhuriyet tarihinin neresinden tutsak elimizde kalıyor. Yerli malı kullan ile başlayan, makbul vatandaş görülmeyen herkese memuriyeti yasaklayan, anadillerini konuşmalarına engel olmaya çalışan, iş yerlerinin, evlerin yağmalanmasına göz yuman, köyleri, şehirleri yakıp, yıkan, pogromlara ses çıkarmayan, vatana ihanet eder korkusu ile göz önünden çekmek için erkeklerini askere alan ama layık görmediğinden mi yoksa başka bir sebeple mi bilinmez asker üniforması yerine çöpçü forması giydirip işçilik yaptıran, haksız vergiler ile mallarına el koyan, yalan haberlerle husumet çıkarıp halkı kışkırtan, evlerine, iş yerlerine saldırılmasına teşne olan ve seyirci kalan.. ayıplarla, kara lekelerle dolu bir tarih elimizdeki. Ne Rum’u, Ne Ermeni’yi ne de Yahudi’yi huzurla yaşatmamayı kendine ödev bilen bir devletin gölgesi çökmüş üzerimize. İşte tam da bu yüzden hüzünlü o fotoğraflar. Artık sokağın başında oturmayan Madam Eleni’yi, artık alışveriş yapmaya gidemediğimiz Avedis’i, kendi ismiyle başı derde girer diye adını Yasef’ten Yusuf’a çeviren yan komşuyu hatırlattığı için hüzünlü. Kimi zamanda, yalnızca tanıdıkları, gündelik hayatın simalarını değil bizzat bize dair olanları, hayatımızdan göçüp giden aile bireylerini ve devletin onlardan çaldığı eski zamanlardaki güzel hayatlarını anımsattığı için.

Herhangi birşey fotoğrafta genellikle daha iyi görünür, ya da biz daha iyi göründüğünü düşünürüz. Aslına bakarsanız fotoğraf sanatının inceliği de normal şeylerin görünüşünü iyileştirmekten geçer. Bundan 50, 60, 70 ve belki de 80, 100 yıl öncesinden bize kalan o fotoğraflarda gördüğümüz erkeklerin yakışıklılığı, şıklığı, kadınların zerafeti, güzelliği, mekanların inceliği, letafeti tam da burdan kaynaklanır aslında. Ama hepsi bu değildir aslında. Fotoğraf sanatı gündelik olanı ustalıkla güzelleştirirken bu demek değildir ki gerçekleri bizi hayal kırıklığına uğratacaktır. Hayır uğratmayacaktır. Her geçen günün bir eskisini daha da özlemle arattığı, bizim gibi hızla değişen ve değiştikçe yozlaşan, güzelliklerinden mahrum kalarak sadeleşen ve basitleşen, tüm zevklerinden arınan ve geriye posasından başka birşey kalmayan ülkelerde o fotoğraflar o güzel geçmiş günlerin tek kanıtı belki de.

1934 Trakya Olayları’nın izini sürmek üzere çıktığım araştırma yolculuğu benim tek bir durakla yetinmeme engel olmuş, hikayeyi ancak tüm yönleriyle ele alırsam anlayabileceğimi göstermişti. Bu ülkede bir Yahudi olarak yaşamak ne demek anlamak ve anlatabilmek için Vatandaş Türkçe Konuş’tan, Trakya Olayları’na, İhtiyatlı Askerlik’ten, Varlık Vergisi’ne ve 1955 6-7 Eylül olaylarına varıncaya dek konuşmak gerekiyordu. Ve tüm hikayeleri dinledikten sonra aslında cümlenin öznesinin çok da değişmediğini anlıyordu insan. Yahudi yerine, Rum, Ermeni ya da Kürt ne koyarsanız koyun, aynıydı bu ülkede makbul vatandaş olmamanın bedeli. Ve bu bedel gündelik hayata devam edebilmek için zihnin arka odalarına itiliyor, halının altına süpürülüyordu. Ancak o siyah beyaz fotoğraflar ortaya çıktığında hatırlanıyordu. Çünkü o fotoğraflar sayesinde yanlızca geçmişi hatırlamıyor aynı zamanda o görüntüler ile birlikte geçmişi tasavvur etmenin de yolunu buluyordu zihin. Bazı fotoğraflar bizim şimdiki zaman ile yakın geçmişe dair duygularımızın şekillenmesinde önemli bir role sahipti. Satmak zorunda kaldığımız ve artık yerinde çok uzun yıllardır bir apartman bulunan eski çocukluk evimiz, o evdeki aile yadigari bir sandalye, bazen bir daha yerine yenisi hiç koyulamamış bir duvar saati, kimi zaman bir giysi ya da bir mücevher, bir kol saati, bir şapka, bir baston, artık yerinde yeller esen bir park ya da meydan… Hepsi, artık bize ait olmayan ve olamayacak bir zamanının anımsatıcısı işlevi görmekle kalmazlar. Aynı zamanda hatırladıkça kimi zaman o fotoğraflar hayaletler gibi üstümüze çöker ve etrafımızda dolanırlar.

Bazı felaketler, diğerlerine kıyasla ironiye daha elverişlidir. Varlık Vergisi felaketi yazık ki ironiye elverişli bir anı olamayacak kadar keskin bir çizgidir. Ve onu anımsamayı, kaybedilenleri anımsayı sağlayan fotoğraflar ise hüznün, kaybedilenlerin temsilcisi gibidir. Gayrimüslimlerin üzerine kabus gibi çöken, varlıkların çok daha üzerinde meblaları ödemek zorunda bırakıldıkları Varlık Vergisi hemen herkes için kaybedilen bir geçmişin, satılmak zorunda kalan aile yadigarlarının, varlıkların anımsatıcısıdır. Kaybedilen yalnızca maddi şeyler olmamıştır kuşkusuz. Kaybedilen aynı zamanda güvendir. Bir kez daha güven yıkılmıştır. Devlet eliyle varlıkları ellerinden alınırken ülkenin Gayrimüslimleri bir kez daha güvensizlikle yüzleşmiştir.

Ben de anımsamak için fotoğrafları kullanırım çoğu zaman. Hep hüzünlenirim ama mutlaka bir duygu daha gelir o hüznün yanına. Kimi zaman öfke, kimi zaman kızgınlık, kimi zamansa kırgınlık olur. Tıpkı bana hikayelerini anlatan herkes gibi bende o fotoğraflarda yalnızca o insanları ve geçmişi görmem. Ne zaman eski aile albümlerini açsam önce Rebeka çıkar karşıma. 1934 olaylarından kaçıp İstanbul’a gelmeyi başarır başarmaz, bir boğaz eksilsin diye 17 yaşında hiç tanımadığı bir adamla evlenip genç yaşında ölüp giden Rebeka..

pic1

Bir sayfa çevirince Jak çıkar karşıma. Anneannemin küçük ağabeyi Jak. Bir giydiğini bir daha giymeyen, takım elbiselerinin, gömleklerinin, mendillerinin ütüsüyle ailenin kadınlarını canını bezdiren Jak. Tüm yakışıklılığı ile annesine gülümsediği minik fotoğrafta pilot şapkası ile poz vermiş objektife. Fotoğrafın arkasında yazdıklarından 1939 yılında alındığı ve öldüğü (!) için geri dönemediği askerliği sırasında çektirmiş olduğunu anlıyorum. Hemen yanında ağabeyi Leon’un fotoğrafı durur. O da asker kılığı içinde ama endişeli, utangaç gözlerle bakar objektife. 1941’de çekilen fotoğrafta askerdedir hala. Annesine, kardeşlerine iyi olduğunu bildirirken kardeşinden haber sorar fotoğrafın arkasında.

pic2

 

pic3

Sonra bir boşuk gelir albümde. Sanki hayat durmuş gibi. Askere giden oğlanlardan yalnızca Leon döner. Üzerinden Varlık Vergisi geçer. Öncesinde ailenin bir arada olduğu, bir düğünde çekilmiş o fotoğraflar gelir aklıma o sırada. Dönüp bakmaya cesaret edemem. Bir sinagogun kapısında kadınlı erkekli ailemin fertleri, gülümseyen yüzleri ile obejtife poz verirler o fotoğraflarda. Kürk yaka mantoları, topuklu ayakkabıları, şık elbiseleri, minik şapkaları ile şıklık yarışında ki ailemin kadınları ile takım elbiseleri, baton şapkaları, beyaz eldivenleri ile yanlarında göz dolduran ailemin erkekleri gülümserler o mutlu günün anısına. Ama sayfalar değiştikçe değişir herşey. Önce insanlar gider tek tek, sonra da sahip olunan o varlıklar. Doğup büyünülen o ev, eşyalar… Herşey birer birer terk eder.

Her felaket gibi Varlık Vergisi de izini, tek tek her eve, her zihne kazıdıktan sonra yürürlükten kaldırılmıştır. Kimilerinin kalan borçları affa uğramış, kimileri sürgün gittiği Aşkale’den yorgun, yaşlanmış dönmüş ve herkes hayata yeniden başlamıştır. Her felaket sonrası alışık olunduğu gibi yeniden başlamıştır hayat. Peki sorarım size; devlet borçları affetti ve herşey bitti mi? Biz affettik mi? Fotoğraflarda kalan geçmişi hatırlamak canımızı acıtıyorsa hala affetmek mümkün mü?

 

Varlık Vergisi hakkında hazırladığımız dosyanın içinde yer alan diğer yazılara buradan ulaşabilirsiniz.

Bunları da beğenebilirsiniz...